Haberler

Dünyaya 1.000 Yıl Daha Asteroid Çarpmayacak

İnternette gezinirken, her ay Dünya’nın yakınından bir göktaşı veya başka bir cismin geçeceği haberleriyle karşılaşırız. Hatta bazı komplo teorileri, bu cisimlerin Dünya'ya çarpma ihtimalinin yüksek olduğundan bahseder. Fakat bu sefer, önümüzdeki 1.000 yıl boyunca bunun gerçekleşmeyeceğini söyleyen iyi bir haberle karşı karşıyayız. NASA ve diğer gözlemevleri, Güneş Sistemi’nde keşfedilen her nesnenin yörüngesini izliyor ve özellikle “yakın Dünya nesneleri” (NEO’lar) olarak adlandırılan daha büyük boyuttaki nesneleri yakından takip ediyor. Çünkü bu nesneler, Dünya ile kesişirse yıkıcı etkilere neden olabileceği için dikkatle incelenmesi gerekiyor. Astrofizikçiler, nesnelerin gelecekteki yörüngelerini tahmin edebildikleri için, Güneş Sistemi’mizin bir bölümüne girip girmeyecekleri hakkında öngörüde de bulunabiliyor.Astronomlar, bu zamana kadar nesnelerin gelecekteki yörüngelerini yaklaşık 100 yıl ileriye kadar tahmin edebildiler. NASA’nın açıkladığına göre, önümüzdeki 100 yıl içinde Dünya’ya 140 metreden daha büyük boyutta hiçbir asteroit çarpmayacak. Daha iyi bir haber ise; Colorado Üniversitesi’nde Oscar Fuentes-Muñoz önderliğindeki bir ekipten geliyor: Önümüzdeki 1.000 yıl içinde asteroitlerin yolunun Dünya ile kesişme ihtimali yok. Daha uzun zaman ölçeklerinde bu tahmini yapmak kolay değil, çünkü yörünge belirsizlikleri sıklıkla yaşanabiliyor. Fakat ekibin aktardığına göre, bu sınırlamayı aşmak için Minimum Yörünge Kesişim Mesafesi’nin (MOID) gelişimi analiz ediliyor. MOID, bir asteroit veya kuyruklu yıldızın Dünya'nın yörüngesiyle en yakın noktada kesiştiği mesafeyi ifade ediyor. Bir cismin Dünya'ya olan potansiyel yakın geçişlerini ve çarpma riskini değerlendirmek için kullanılan önemli bir ölçüt olarak kabul ediliyor.Bu yöntemi kullanarak, ekip gelecek 1.000 yıl içinde NEO’ların çoğunun gezegenimize çarpma olasılığını yok etti. Bize çarpması en muhtemel 7482 (1994 PC1) isimli nesnenin ise sadece %0.00151 olasılığı bulunuyor. Tahminlere göre, 1 km üzerindeki nesnelerin %95’i keşfedilmiş durumda. Bu yüzden, henüz bulunamayan nesnelerden birinin doğrudan bize yöneliyor olma ihtimali de söz konusu. Ancak, büyük bir asteroidin Dünya’ya çarpma olasılığı oldukça düşük. Yine de NASA, her türlü olasılığa karşı hazırlık yapıyor. Geçtiğimiz yıl, DART görevi kapsamında bir uzay aracını asteroide çarptırarak, asteroidin yönünü değiştirmeyi başarmışlardı. Kaynak:İHA

Ahşap Uydular Uzayın Çöplerini Temizleyecek

Uzay, romantik tarafından bakmayı bırakınca epey acımasız bir yer. Haliyle oraya gönderdiğimiz tüm uzay araçlarının, uyduların dayanıklı malzemelerden üretilmesi gerekiyor. Durum buyken de kimsenin aklına malzeme olarak ahşap kullanmak gelmemiş. Ancak Japonya'da LignoSat isimli bir proje yürüten araştırma ekibi, yaratıcı bir bakış açısıyla esnek, dayanıklı ve hafif bir malzeme olarak ahşabın kullanılabileceği düşüncesi üzerine çalışmaya başlamış. Tabii ki üzerinde çalıştıkları spesifik bir ağaç var; manolya ağacı ve ondan elde edilen ahşap. Ahşap uyduların hayata geçirilmesi durumunda yörüngemizde biriken dev uzay çöplerinin de sorun olmaktan çıkabileceği düşünülüyor. Çünkü uyduların atmosfere girerek yanmaya başladığı sırada geride bıraktığı kimi parçalar yanmadan uzay boşluğunda kendi mini yörüngelerinde sıkışıp kalabiliyor ve bu da zaman içinde dev uzay çöplüğünün bir parçası olmalarına neden oluyor. Ancak tahmin edeceğiniz üzere, ahşap bir materyal için bu söz konusu değil.Yürütülen proje kapsamında Uluslararası Uzay İstasyonu'nda bir modülün etrafına numune ahşap parçaları yerleştirildi. 290 gün boyunca uzayda yüksek radyasyona maruz kalan ve test edilen parçalar, dünyaya geri getirildi ve incelendi. İncelemeler ve dayanıklılık testleri, numune ahşap parçalarında herhangi bir deformasyon, bozulma ya da hasar tespit edilmediğini ortaya koydu. Ekip, NASA ve JAXA ortaklığında 2024 yılında gerçekleştirilecek bir görevde de teste devam edecekler. Ayrıca nano ölçekte hasar olup olmadığının anlaşılması için de çeşitli incelemeler gerçekleştirilecek. Ancak şimdiye kadar elde edilen veriler, özellikle sayısı epey fazla olan küçük ve orta ölçekli uydular için ahşabın umut vadeden bir materyal olduğunu ortaya koyuyor. Kaynak:Basın Bülteni

Yerli Uydu Çalışmaları Geleceğimizi Yönlendirecek

Milli teknoloji hamlesi sayesinde dijitalleşme yolunda ciddi yol alan Türkiye, bu meseleyi bir devlet politikası olarak da ele aldı. Böylece, farklı alanlarda yerli teknoloji ürünleri birbiri ardına hayata geçirildi. Bunların başında ise uydu sistemleri ve yazılımları geliyor. Türkiye sadece haberleşme alanında değil savunma sanayiinden tarıma kadar farklı sektörleri ilgilendiren uydu yatırımlarıyla son dönemin öne çıkan ülkeleri arasında yer alıyor. Türkiye uzay teknolojileri özellikle haberleşme ve veri güvenliği alanlarında ülkemize gelecek dönemde avantaj sağlayacak. Uzun vadede ise uzay yarışı içindeki devler liginde yer almamızı sağlayacak. SAVUNMA SANAYİİ İÇİN HAYATİ ÖNEMDE TÜRKSAT 6A, Türkiye’de yerli olarak geliştirilen ve ülkemizin uzay alanındaki yeteneklerimizi daha da ileri götürmeyi amaçlayan ilk haberleşme uydusu projesi olarak öne çıkıyor. Türkiye bu proje sayesinde uzaydaki yerini alırken, özellikle savunma sanayii alanında yüzde yüz bağımsızlık alanında önemli bir adım atacak. Çünkü İHA ve SİHA’lar başta olmak üzere birçok savunma sanayii ürünü yeri uydu iletişimi ile hareket edecek ve ülkemiz istihbarat alanında da önemli kazanım sağlayacak. Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK) UZAY tarafından tasarlanıp, geliştirilen Türkiye'nin ilk yerli ve milli yüksek çözünürlüklü görüntüleme uydusu İMECE’nin uzaya fırlatılması da uluslararası alanda ses getirdi. MİLLİ HABERLEŞME AĞI 1994 yılında göreve başlayan TÜRKSAT 1B ve takip eden TÜRKSAT 1C, 2A, 3A, 4A, 5A ve 5B uyduları, yurtdışı firmalardan temin edildi. Son olarak 5B uydusunu Ocak 2021’de uzaya fırlattık. TÜRKSAT 6A projesinde ise TÜBİTAK UZAY, daha önceki RASAT ve GÖKTÜRK-2 projelerinde kazanılan uzay alanındaki tecrübelerinden de faydalanarak, proje ortakları TUSAŞ, ASELSAN ve CTECH firmaları ile birlikte milli haberleşme uydu platformunu geliştirdi. 2024 BAŞINDA FIRLATILIYOR Yerli imkanlarla üretilen TÜRKSAT 6A, 2024’ün ilk aylarında fırlatılacak. Böylece ülkemiz kendi uydu teknolojisine sahip ender ülkelerden biri olacak. Yakıt dâhil, 4 tonun üzerinde bir kütleye sahip olacak olan uydu, 42 derece doğu boylamında yer sabit yörüngeye yerleştirilecek. TÜRKSAT 6A Uydusu, Türkiye’nin yanı sıra Avrupa, Kuzey Afrika, Orta Doğu ve Asya kıtasının büyük bir bölümündeki son kullanıcılara hizmet edecek. Proje kapsamında, uydu üzerinde kullanılacak yeni geliştirilen birçok alt sisteme uzay ve uydu tarihçesi kazandırılacak ve söz konusu alt sistemler, milli haberleşme uydularının alt yapısını oluşturacak. Projede son aşama olan Uçuş Modeli testlerine başlanmış, uydunun uzay koşullarına uygunluğu ve işlevselliğine yönelik testlerde artık son aşamaya gelindi. UZAYDA YER KAPMA YARIŞI 1950’li yıllardan itibaren uzayda çalışma yürütmeye başlayan ülkeler, yeni keşifler yapmak, gezegenler, galaksiler ve derin uzay hakkında daha fazla bilgiye sahip olmak için kıyasıya yarışıyor. Türkiye de 2018’de Türkiye Uzay Ajansı’nı kurarak uzay ve havacılık bilimi ve teknolojilerine yönelik amaçlar doğrultusunda çalışmaya başladı. UYDULAR ARASI HABERLEŞME SİSTEMİ Türkiye’nin uydu alanındaki çalışmalarına bakıldığında, TÜRKSAT-6A Milli Haberleşme Uydu Projesi’nin gereksinimler doğrultusunda ve proje takvimine göre süren faaliyetleri, proje paydaşları ve ilgili kurumlarca yakından takip ediliyor. TÜRKSAT-6A’nın da başarıyla fırlatılması hedefleniyor. Kaynak:AA

Türkler'in İlk Uzay Yolculuğu

Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mustafa Varank da Gezeravcı ve Atasever’in eğitim sürecini yakından takip ediyor. ABD’de sıkı eğitimden geçen Türkiye’nin ilk uzay yolcuları, görevlerine ilişkin Houston’da eğitim gördükleri merkezde değerlendirmede bulundu. İLANI TESADÜFEN GÖRDÜ Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nın resm internet sitesinde yer alan habere göre, Uluslararası Uzay İstasyonu’na gidecek Alper Gezeravcı, Hava Kuvvetleri Komutanlığı bünyesinde görevine devam ederken uzay görevine katıldığını söyledi. Uzay yolculuğuna başvurma sürecinin tesadüf eseri olduğunu belirten Gezeravcı, “Bir gece yarısı uçuş görevinden döndükten sonra televizyon ekranında Cumhurbaşkanı’mızın yapmış olduğu açıklamadan, ‘Türk Astronot ve Bilim Misyonu’ kapsamında uzaya gönderilecek ilk Türk’ün seçim aşamalarına yönelik halkımıza yapılan davet ve ilanından haberdar oldum. Ertesi sabah tekrar haberlerde aynı içeriğe ilişkin kesitleri gördükten sonra internet sayfasında Türkiye Uzay Ajansının detaylı kriterlerini inceledim. Kriterlere yeterlilik gösterdiğimi gördükten sonra, 2-3 hafta civarında, halihazırda bu mesleği, uzay kapsamında çalışmaları icra etmiş geçmiş yıllardaki astronotların bilgilerini inceleyince karara varıp programa başvurdum.” ifadelerini kullandı. Gezeravcı, seçim sürecinde her ne kadar her aşamayı bitirdikten sonra mutlu, gönül rahatlığıyla ayrılmış olsa da seçilmeye yönelik herhangi bir öngörüsü olmadığını dile getirdi.  ABD’deki eğitime gelmeleriyle sürece ilişkin resmi çok daha net görme imkanları olduğunu vurgulayan Gezeravcı, kendilerini bekleyen süreçler, fiziki şartlar, görevin icrası ve beklenmeyen senaryolara ilişkin de çok daha net fikir sahibi olduklarını anlattı. Gezeravcı, uzay görevinin 2023’ün son çeyreğinde gerçekleştirilmesinin planlandığına işaret ederek, net takvime ilişkin yakın zamanda bilgi edinme imkanının olacağını belirterek, “Önümüzde 6 aylık takvim var. 6 ay içi çok dolu, çok fazla eğitim içerikleriyle bezenmiş bir süreç, dolayısıyla sürecin nasıl geçtiğini dahi anlamayacağız.” dedi. EĞİTİM İÇERİKLERİ Eğitim içeriklerine de dikkati çeken Gezeravcı, “Eğitim içeriklerinde vakıf oldukça bizi şaşırtan birçok kısım var. Daha önce böyle bir sürecin içinden geçmemiş olmamız ve izlediğimiz açık kaynak bilgilerde de erişemediğimiz detaylara vakıf oldukça, şu an çok da fazla telaffuz edemeyeceğim bazı detaylar vesilesiyle eğitimin ne derece kapsamlı içerik ve detay barındırdığı konusunda şaşkınlığımızı gizlemiyoruz.” diye konuştu. UZAYDA 14 GÜN KALMASI PLANLANIYOR Gezeravcı, uzay görevi için fırlatmanın Florida’daki Kennedy Uzay Merkezi’nden gerçekleşeceğini belirterek, uzayda 14 gün kalmasının planlandığını, bu süreçte TÜBİTAK tarafından seçilen deneylerin gerçekleştirileceğini bildirdi. Uzay görevinde herhangi bir konunun kendisini özel olarak zorlayacağını düşünmediğini vurgulayan Gezeravcı,  “Bu zamana kadar zaten icra etmiş olduğum görevim, günlük yaşam şartlarının dışında, ekstrem şartlarda icra edilmesi gereken görev içeriklerini, koşullarını barındırıyordu. Bunun haricinde alışık olmadığımız yer çekimsiz ortam ya da ‘mikrogravity’ çok minimal oranda yer çekiminin olduğu ortamda, hareketin belki değişik gelebilecek dinamiğini yaşama, tecrübe etme şansı olacak ama bunların hiçbirini zorlayacak şartlar olarak görmüyorum” şeklinde konuştu. NİHAİ HEDEFİM AYA GİTMEK Tuva Cihangir Atasever de uzay yolculuğu rüyasının nasıl başladığını anlattı.Atasever, “Esasında çocukluğumdan beri ‘Astronot olacağım, uzaya gideceğim gibi bir hayalim vardı’ diyemem. Benim için uzay yolculuğu rüyası 2014 yılında ilk olarak cereyan etti. Benim nihai hedefim ve arzum Ay’a gitmek. Ay’a yolculukta da alçak dünya yörüngesinde gerçekleştirilecek bir misyonun parçası olmak rasyonel adımlardan birisiydi. İlk bu şekilde karar verdim diyebilirim.” diye konuştu. Türkiye’nin ilk insanlı uzay misyonu açıklandığı zaman çok heyecanlandığını aktaran Atasever, “Milli Uzay Programı açıklandığı, bir Türk uzay yolcusu seçileceği ilk duyurulduğu zaman kafama koymuştum zaten başvuru yapmayı. Mayıs 2022’de başvuru süreci başlayınca da başvurdum. Başvuru süreci oldukça uzundu. Son derece yoğun, zorlu testlerden, eleme aşamalarından geçtik. Hem uzaktan yapılan birtakım zeka testleri, analitik düşünce testleri, psikolojik testler, daha sonra da fiziksel olarak yapılan birtakım çevresel testler, mülakatlar gibi eleme süreçlerinden geçtik. Toplamda 10 aya yakın süren bir süreçti, sonucunda burada olmak muazzam.” ifadelerine yer verdi. Kaynak:AA

Türk Öğrenciler ISEF Bilim ve Mühendislik Yarışması'nda Ödül Kazandı

TÜBİTAK'tan yapılan açıklamaya göre, Amerika Birleşik Devletleri'nin Dallas şehrinde düzenlenen yarışmaya 64 ülkeden 1307 projenin sahibi 1638 öğrenci katıldı. TÜBİTAK tarafından desteklenen 3 projenin sahibi Türk öğrenciler Regeneron ISEF büyük ödülünü, 3 projenin sahibi Türk öğrenciler ise özel ödül kazandı. Gaziantep Özel Sanko Koleji öğrencilerinden Sude Naz Gülşen ve Ekin Asyalı, "Vücutta ve İçeceklerde Bulunan Yabancı Maddelerin Tespitini Yapabilen Akıllı Hidrojel Sentezi ve Hidrojelli Bileklik Tasarımı" projeleriyle hem kimya alanında yarışma birinciliğini hem de Sigma Xi (The Scientific Research Honor Society Third Physical Science Award) özel ödülünü elde etti. Biyokimya alanındaki yarışmada üçüncülük ödülüne Balıkesir Şehit Prof. Dr. İlhan Varank Bilim ve Sanat Merkezi'nden Azra Demirkapılar ve Aslı Ece Yılmaz, "Yeşil Sentezle Grafen Kuantum Noktalarının Eldesi ve Gqds-Kalsiyum Aljinat Filmlerinin İlaç Salınım Özelliklerinin İncelenmesi" projeleriyle hak kazandı. Robotik ve Akıllı Makineler alanında ise üçüncülük ödülünü alan İstanbul Atatürk Fen Lisesi'nden İrem Duran, İbrahim Utku Derman ve Kerem Arslan, "Bana Alfabemi Öğret" projeleriyle ISEF Büyük Ödülü'ne de layık görüldü. Kocaeli Fen Lisesi'nden Ahmet Kağan Altay "Dört Ayaklı İnsansız Kara Aracı Tasarımı" projesiyle King Fahd University of Petroleum and Minerals (KFUPM) özel ödülüne layık bulundu. TÜBİTAK Özel Ödülü'nü de malzeme bilimi (Materials Science) alanında "Radyoterapi Uygulamaları İçin Yeni Bir Bolusun Geliştirilmesi (Development of a Novel Bolus Material for Radiotherapy Applications)" projeleriyle İzmir Özel Çakabey Koleji'nden Arda Yeşilyurt ve Selin Yılmaz kazandı. Erdoğan'dan Ödül Alan Gençlere Tebrik Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da Uluslararası Regeneron ISEF Bilim ve Mühendislik Yarışması'nda ödül alan gençleri tebrik etti. Kaynak:Basın Bülteni

Üsküdar Üniversitesi TRGENMER'in Projesi Uzay Yolcusu Seçildi

Üniversite açıklamasına göre, Türkiye Cumhuriyeti'nin 100'üncü yılında bir Türk astronot Uluslararası Uzay İstasyonu'nda belirlenen projeler hakkında araştırmalarda bulunacak. Uzay, havacılık ve teknoloji festivali TEKNOFEST'te uzaya gidecek bir asil ve bir yedek isim ilan edildi. Buna göre Türk uzay yolcuları Gezeravcı ve Atasever (yedek), Uluslararası Uzay İstasyonu'nda yaklaşık 2 hafta boyunca üniversite ve araştırma kurumları tarafında hazırlanan 13 farklı deney gerçekleştirecek ekip arasında olacak. Uluslararası Uzay İstasyonu'nda, 14 gün boyunca 13 proje üzerine yoğunlaşacak olan Türk astronotların gerçekleştireceği deneyler arasında Üsküdar Üniversitesi TRGENMER tarafından geliştiren 'Message (Microgravity Associated Genetics) Bilim Misyonu' projesi de yer aldı. Uzaya gidecek araştırma başvuruları TÜBİTAK, TUA ve Axiom Space uzmanlarından oluşan bir komisyon tarafından değerlendirildi. Bilimsel katkı, değer, maliyet, takvim, yapılabilirlik ve Uluslararası Uzay İstasyonu altyapılarına uyumluluk gibi kriterlerin proje seçiminde etkili olduğu biliniyor. Üsküdar TRGENMER Araştırmacıları, Büşra Tekirdağlı, Özge Demir, Ebru Çam, Fatmanur Erkek, Berranur Sert ve Gamze Gülden tarafından geliştirilen proje, uzaydaki gelecek açısından önemli bir alana dikkati çekiyor. Açıklamada görüşlerine yer verilen Proje Yöneticisi Dr. Öğr. Üyesi Cihan Taştan, şu değerlendirmeyi yaptı: 'Deney ile Türk astronotumuzun genetik profilinin analizi ve mikro yerçekimi ortamı sağlayan akustik levitasyon cihazında anti-kanser, proliferasyon ve immunojenik etkilerinin araştırılmasını hedeflemekteyiz. Yerçekimsiz ortamdan etkilenen henüz işlevi keşfedilememiş genlerin tespit edilmesi ve uzay görevlerinde, bağışıklık hücrelerinden hangilerinin yer çekimi tarafından direkt olarak etkileneceğini, CRISPR gen mühendisliği yöntemleri ile araştıracağız. Kaynak:AA

Avrasya’nın Biyoteknoloji Üssü Yükseliyor

Türkiye'nin biyoteknoloji sektöründeki önemli adımlarından biri olarak karşımıza çıkan İstanbul Tuzla'daki Biyoteknoloji Vadisi, büyük bir hızla ilerliyor. 2625 dönüm alan üzerine yayılan bu vadide, sektörün çeşitli alt sektörlerinden gelen 150'den fazla biyoteknoloji firması üretim faaliyetlerini gerçekleştirecek. Ayrıca, biyoteknoloji ile ilgilenen yaklaşık 300 küçük firma da bu özel bölgede kendilerine yer bulacak. Biyoteknoloji Sanayicileri Derneği Liderliğinde İlerliyor Biyoteknoloji Vadisi'nin oluşumunda öncülük rolünü üstlenen Biyoteknoloji Sanayicileri Derneği, sektörün büyümesi ve gelişimi için önemli bir paydaş olarak öne çıkıyor. Bu özel vadide OSB (Organize Sanayi Bölgesi) statüsü geçerli olacak ve yapılan çalışmalar sonucunda OSB tüzel kişiliği kazanmış durumda. Vadinin yönetim kurulu başkanlığını ise Ercan Varlıbaş üstleniyor. Biyoteknoloji Vadisi Doluluk Rekoru Kırıyor Mayıs ayının sonuna gelinmesiyle birlikte arazi satın alma ve kamulaştırma çalışmalarının başlayacağı Biyoteknoloji Vadisi'nde, sektörün bütün alt sektörlerine yer verilecek. Bu özel merkezde, biyoteknolojiye yönelik katma değeri yüksek ürünler üretilecek. Ayrıca, teknoloji geliştirme bölgesi, test ve kalibrasyon merkezi, laboratuvarlar, start-up merkezleri ve araştırma-geliştirme ofisleri gibi önemli tesisler de burada yer alacak. Avrasya'nın En Büyük Biyoteknoloji Üssü Biyoteknoloji Vadisi, sadece Türkiye'nin değil, Avrasya'nın da biyoteknoloji üssü olmayı hedefliyor. Bu nedenle, sektörün yerli ve yabancı lider firmaları da bu merkeze taşınacak ve işbirlikleri gerçekleştirilecek. Vadinin henüz kamulaştırma sürecinde olmasına rağmen, şaşırtıcı bir şekilde yüzde 85 doluluk oranına ulaşmış durumda. Bu, sektörün Biyoteknoloji Vadisi'ne olan güvenini ve talebini gösteren önemli bir gösterge olarak karşımıza çıkıyor. “Türkiye, Biyoteknoloji Arenasında Yeni Bir Döneme Hazırlanıyor!” Biyoteknoloji Vadisi'nin Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Ercan Varlıbaş, kurulacak olan biyoteknoloji vadisi ve ekosistemiyle ilgili önemli bir değerlendirmede bulundu. Dr. Varlıbaş, şunları söyledi: “Biyoteknoloji Vadisi, Türkiye'nin biyoteknoloji alanındaki potansiyelini maksimum düzeyde kullanmayı hedefleyen önemli bir girişimdir. Bu vadide, sektörün öncü firmalarını bir araya getirerek, inovasyon ve Ar-Ge çalışmalarını destekleyecek bir ekosistem oluşturmayı amaçlıyoruz. Amacımız, biyoteknoloji sektörünün güçlenmesine katkı sağlamak, yeni ürünler ve teknolojiler geliştirmek ve Türkiye'yi biyoteknoloji alanında bir merkez haline getirmektir. Biyoteknoloji Vadisi, özel teşvikler ve avantajlı koşullar sunarak, sektörde faaliyet gösteren firmaların rekabet gücünü artıracak. Aynı zamanda, işbirlikleri ve ortak projelerin önünü açacak bir platform sunarak, sektördeki paydaşları bir araya getireceğiz. Bu vadide yer alacak olan firmalar, yüksek lisans ve doktora derecesine sahip nitelikli çalışanlarla çalışacak ve biyoteknoloji alanında katma değeri yüksek ürünler üretecek. Biyoteknoloji Vadisi'nin, Türkiye'nin ve Avrasya'nın biyoteknoloji üssü olması için büyük bir fırsat olduğunu düşünüyoruz. Burada faaliyet gösterecek olan firmalar, sektördeki yenilikleri ve teknolojik ilerlemeleri yakından takip edecek, uluslararası düzeyde rekabet edebilecek ve Türkiye'nin biyoteknoloji sektöründeki itibarını artıracaktır. Ayrıca, Biyoteknoloji Vadisi'nin, üniversiteler ve araştırma kurumlarıyla işbirlikleri içinde olması, bilimsel ve akademik alanda da büyük bir ivme sağlayacaktır. Biyoteknoloji Vadisi'nin kurulmasında emeği geçen herkese teşekkür ederiz. Türkiye'nin biyoteknoloji arenasında yeni bir döneme hazırlandığına inanıyoruz ve bu vadide yer alacak olan firmaların büyük başarılara imza atacaklarına inancımız tam.” Kaynak: Basın Bülteni

Türkiye Göz Damlası Üretmeye Başladı

Global ilaç şirketi AbbVie, Abdi İbrahim’in Esenyurt’taki bir kampusunda dev bir üretim tesisi kurdu. Uluslararası arenada immünoloji, Onkoloji, Hematoloji, Nöroloji gibi zorlu hastalıklar için ilaç üretimi gerçekleştiren şirket, bugüne kadar Türkiye’ye ithal ettiği göz damlası grubundaki ürünlerin tamamını artık Türkiye’de üretecek. İHRACAT YAPACAK 20 milyon Euroluk yatırımla hayata geçirilen tesisin dünyadaki sayılı göz damlası üretimi tesislerinden biri olacağını söyleyen AbbVie Türkiye Genel Müdürü Mete Hüsemoğlu, ‘‘Bu tesisi çok ciddi bir teknoloji transferiyle birlikte kuruyoruz. Pilot üretimlere başladık. Ticari üretimlere de bu yıl sonunda veya önümüzdeki senenin başında başlayacağız’’ dedi.Üretim tesisinde iki farklı hat bulunacağını vurgulayan Mete Hüsemoğlu, “Bir hatta damlalık şeklinde çoklu dozların olduğu, alerjiler için kullanılan göz damlaları üretilecek. Diğer hatta ise gözyaşı damlaları gibi tekli dozla kullanılan göz damlaları olacak. Tekli dozların yıllık üretim kapasitesi 50 milyon kutu civarında. Çoklu dozların kapasitesi yıllık 9 milyon adet olacak. Bu bizim yıllık tüketimimizin yüzde 50’sine denk gelen bir rakam. Dolayısıyla burada oluşacak kapasite ihracatta da değerlendirilebilir’’ şeklinde konuştu. AR-GE BÜTÇESİ 10 MİLYON EURO 2013’te kurulan genç bir şirket olan AbbVie 70’in üzerinde ülkede faaliyet gösteren bir şirket. Şirketin globalde 50 binin üzerinde, Türkiye’de ise 480 çalışanı bulunduğunu ifade eden Hüsemoğlu, ayrıca 30’un üzerinde ilacı piyasaya sundukları bilgisini de verdi. Hüsemoğlu, “Çok güçlü bir araştırma geliştirme harcamamız var. Türkiye’de klinik çalışmalar için 10 milyon Euro'nun üzerinde bütçemiz bulunuyor. Ancak Türkiye’nin ilaç Ar-Ge’si konusunda dünyadan çok daha fazla pay alması gerektiğini düşünüyorum” ifadelerini kullandı. 1 MİLYAR DOLARLIK FON GELEBİLİR Hüsemoğlu, ilaç sektörünün dünyada araştırma geliştirmeye en fazla kaynak ayrılan sektörlerden biri olduğuna dikkat çekti. Dünyada her yıl ilaç Ar-Ge’sine 200 milyar doların üzerinde bir bütçe harcandığını söyleyen Hüsemoğlu, şöyle devam etti: “Türkiye’de satılan ilaçların dünya ilaç pastasındaki payının binde 7 civarında olduğunu düşünürsek, sadece ilaçtan aldığımız payı Ar-Ge’den de alsak Türkiye’ye her sene aşağı yukarı 1 milyar Dolar civarında bir fon gelirdi. Şu an için bu pay alınmıyor ama Türkiye bu konuda iyi gelişim gösteren ülkelerden biri. Türkiye’deki sağlık otoritelerinin, klinik araştırmaları artırma konusunda çok ciddi bir isteği var.’’ İLAÇ BULMA SIKINTISI YOK Mete Hüsemoğlu, son dönemde Türkiye’de bazı ilaçların bulunamadığına dair yorumları hatırlattığımızda ise şunları söyledi; “Benim iki şapkam vardı. Biri AbbVie genel müdürlüğü, diğeri de Araştırmacı İlaç Firmaları Derneği’nin (AIFD) yönetim kurulu başkanlığı. Bu şikâyetleri ben de medyadan duyuyorum. Ancak biz dernek olarak bugüne kadar böyle bir sorunla hiç karşılaşmadık. Herhangi bir tedavide ilaç bulunması gibi bir sorunumuz olmadı. Dernek başkanı olarak bir ilaç sorunu yaşandığına dair bilgi de gelmedi.” Kaynak:AA

NASA'dan Şaşırtan Araştırma

Mashable internet sitesinde yer alan habere göre, 1986'da Uranüs'ün yakınlarından geçen Voyager 2 uzay aracının gönderdiği onlarca yıllık verileri inceleyen bilim insanları, söz konusu uydulardan Titania ve Oberon'da yaşamı destekleyecek sıcaklıklarda su olabileceğini tespit etti. Yeni bilgisayar modelleme tekniklerini kullanan araştırmacılar, Voyager 2'nin verilerini yeniden analiz etti ve buz devinin 27 uydusundan dördünün çekirdek ile kabukları arasında muhtemelen sıvı halde su bulunabileceği sonucuna vardı. Araştırmacıların kullandığı yeni bilgisayar modellerinde Satürn'ün uydusu Enceladus ve cüce gezegen Ceres dahil olmak üzere Güneş Sistemi'ndeki okyanus dünyalarının keşfedildiği daha önceki görevlerde elde edilen verilerden yararlanıldı. Araştırmada Ariel, Umbriel, Titania ve Oberon uydularında kilometrelerce derinlikte tuzlu su okyanuslarının bulunabileceği belirlendi. Söz konusu uydular, gün geçtikçe genişleyen Güneş Sistemi'nde bulunan okyanus dünyaları listesine dahil edildi. NASA'nın Güney Kaliforniya'daki Jet Tahrik Laboratuvarı Baş Araştırmacısı Julie Castillo-Rogez, yeni verilerin 1126 ila 1600 kilometre çapındaki uyduların sıvı okyanusları destekleyebilecek sıcaklıklara ulaşamayacağına yönelik görüşleri değiştirdiğine işaret etti. Castillo-Rogez, "Cüce gezegenler ve uydular gibi küçük gök cisimleri düşünüldüğünde gezegen bilimciler, daha önce cüce gezegenler Ceres ve Pluto ile Satürn'ün uydusu Mimas dahil olmak üzere pek çok imkansız yerde okyanus olduğuna dair kanıtlar elde etmişti yani sürekli olarak henüz anlayamadığımız olgular karşımıza çıkabiliyor." dedi. Uranüs'ün en büyük beş uydusundan sadece Miranda'nın bir okyanus için yeterli ısıyı muhafaza edemeyecek kadar küçük olduğu düşünülüyor. Araştırmacılar, ayrıca teleskoplardan alınan, muhtemelen Ariel'in buzlu volkanlarından yükselerek yüzeye doğru akan maddeleri gösteren kanıtlar tespit etti. Öte yandan bilim insanları, buz devi ve uydularındaki suların donmasını engelleyen ısının kaynağının ne olduğu da dahil olmak üzere çözülmesi gereken daha birçok konunun bulunduğunu vurguladı. Araştırmada Uranüs'ün çekim kuvvetinin bu ısıyı sağlamak için yeterli olmadığı belirlendi. Uzmanlar, buzlu Uranüs'ün en büyük uydularında muhtemelen yaygın bulunan tuz ve amonyağın antifriz görevi gördüğünü, ısı kaynağının da uyduların yer kabuğundan yükselen sıcak sıvılar olduğunu düşünüyor. NASA, bu yıl gelecekteki uzay görevleri için Uranüs ve uydularına öncelik verdi. Buna yönelik bir görevin en erken 2031 veya 2032'de başlayabileceği öngörülüyor. James Webb Uzay Teleskobu da yakın zamanda 7. gezegen Uranüs'ün etrafındaki 11 halkanın görüntüsünü yakalamıştı. NASA, gelecekteki görevlere hazırlanmak için Dünya'dan yaklaşık 3 milyar kilometre uzakta olan eğimli buz devi hakkında daha fazla bilgi edinmeye çalışıyor. Araştırmanın sonuçları, Journal of Geophysical Research dergisinde yayımlandı. Kaynak:AA

8 Mayıs Dünya Talasemi Günü Nedir

8 Mayıs Dünya Talasemi Günü dolayısıyla açıklama yapan Prof. Dr. Kılınç, "Talasemi, genetik bir bozukluk sebebiyle hemoglobin zincirinden en az birinin gerekenden az üretilmesi sonucu ortaya çıkan bir hastalıktır" dedi. Prof. Dr. Kılınç, Türkiye'de taşıyıcı oranı yüksek olduğundan, evlilik öncesi eşlerin, özellikle akraba evlilikleri durumunda aynı genetik materyali taşıyan bireylerin her birinin talasemi testi yaptırmasının zorunlu kılındığına dikkat çekti.Talasemi genetik geçişli bir hastalıktır Talesemide eşlerin her ikisinin de taşıyıcı olduğu durumların risk oluşturacağını belirten Prof. Dr. Kılınç, şu bilgileri paylaştı: "Talasemi, kalıtsal genetik geçişli hastalık olup, hasta bebek doğması için hem annenin hem de babanın taşıyıcı durumda olması gerekir. Eşlerin her ikisinin taşıyıcı olduğu durumda yüzde 25 hasta, yüzde 25 sağlam, yüzde 50 taşıyıcı çocuk doğma ihtimali vardır ve bu ihtimal her gebelikte aynıdır.Eğer eşlerden biri taşıyıcı, diğeri sağlamsa doğacak bebek yüzde 50 sağlam, yüzde 50 taşıyıcı olur. Eşlerin her ikisinin de taşıyıcı olduğu durum risklidir, doğum öncesi tanı gerektirebilir. Gebeliğin 8-12'nci haftaları arasında perinatoloji (yüksek riskli gebelik) hizmeti veren kadın doğum kliniklerine başvurması gerekir. Talaseminin ağır formunda, yani çocuğun yaşamın ilk üç yılında kan nakline başlandığı ve hayat boyu alyuvar nakline bağlı olduğu duruma "talasemi majör" denir. Hastalık ilk kez Akdeniz çevresi ülkelerde tanımlandığı için de "Akdeniz Anemisi" adıyla da anılır. Kalıtsal bir hastalık olduğundan, akraba evlilikleri sonucu, hasta çocuk doğma riski artar. Çocuğun yaşamın 3-6'ncı ayları arasında soluk, karaciğer ve dalak büyüklüğüne bağlı karın şişliği ile huzursuzluk sorunu yaşayabileceğine değinen Prof. Dr. Kılınç, "Çocuk, yaşamını devam ettirebilmesi, büyüme ve gelişimini normal sürdürülebilmesi için düzenli alyuvar aktarımına ihtiyaç duyar. Ancak her alyuvar aktarımında vücuda demir alınır, her 1 ml alyuvar ile 1.16 mg demir de vücuda alınmış olur" ifadelerini kullandı. Tedavi edilmezse komplikasyonlara yol açar. Hastaya aktarılan her bir ünite eritrosit ile yaklaşık 200 mg. demirin vücuda girdiğini kaydeden Prof. Dr. Kılınç, tedavi ve takip süreciyle ilgili şunları söyledi: "Düzenli kan aktarımları sonucu vücutta karaciğer, kalp, endokrin organlarda (sistemi oluşturan salgı bezleri, hipotalamus, hipofiz, tiroit, paratiroit, pankreas, yumurtalıklar, böbreküstü bezi, vb.) demir birikir ve yerleştiği organda hasara sebep olur. Deri altından enjeksiyon uygulamasında, tablet, granül veya süspansiyon formlarında demir bağlayıcı ajanlar vardır. Bu aşamada hastanın klinik ve laboratuvar tetkiklerinin tam teşekküllü bir sağlık kuruluşunda takibi gerekir. Hematolog yoksa çocuk hekimleri veya dâhiliye uzmanları da hastayı izleyebilir. Her ay kontrolle ferritin ve komplikasyonlar izlenmelidir."Her başlanan ilacın etkisi hakkında yorum yapabilmek için en az üç ay tek ilaç veya kombine tedavi uygulanmasını ve sık ilaç değiştirilmemesi gerektiğine vurgu yapan Prof. Dr. Kılınç, hastanın 10 yaşından itibaren sıkı takibi ve yılda en az bir kez tüm sistemlerinin, özellikle endokrin komplikasyonlarının tetkiklerle izlenmesinin büyüme ve gelişme takibi açısından önemli olduğunu ifade etti. Erken tanı ve tedavi büyük önem taşıyor. Talasemide erken tanı ve tedavinin büyük önem taşıdığının altını çizen Prof. Dr. Kılınç, sözlerini şöyle sürdürdü: "Talasemi, mutasyonu klinik seyrine göre "talasemi majör" veya "talasemi intermedia" olarak adlandırılır. Talassemi intermedialı hasta da homozigot durumda olduğu halde eritrosit transfüzyonlarına ihtiyaç duymaz veya başka sistemik hastalıkların eşlik ettiği durumda transfüzyon ihtiyacı olabilir. Ağır seyirli talasemi majorlu hastalar ise klinik yönden daha dikkatle izlenmelidir. Tedavide, doğum öncesi tanı programı ile ağır hastaların doğması önlenebilir. Her iki eş taşıyıcı ise gebe olduğu anlaşılır anlaşılmaz, gebeliğin erken dönemlerinde doğum öncesi tanı merkezlerine başvurulmalıdır." Doğum öncesi tanılamanın önemine de değinen Prof. Dr. Kılınç, şunları kaydetti: "Doğum öncesi 8-13'üncü haftalar arası chorion villus örneklemesi (plasentadan biyopsi alınması), 16-20'nci haftalarda kordosentezle olabilir. Bütün tetkik ve tedaviler 20'nci haftada tamamlanmalıdır. Çocuğun ağır mutasyonları taşıdığı biliniyorsa en kati çözüm doku grubu tutan kardeşler veya akrabaları varsa kök hücre naklidir. Bu seçeneği kullanamayan hastalar düzenli transfüzyon ve şelasyon tedavisi ile normal yaşam sürdürebilir. Erken tanı ve tedavinin başlandığı hastalarda komplikasyonlar da önlenebilir. Talasemi erken tanı konulduğu ve tedavi edildiği durumda korkulacak bir hastalık değildir. Düzenli takip ve tedavilerini almak üzere, hastaların çalışmalarında da sakınca yoktur." Kaynak:İHA

Uzaya Çıkacak İlk Türk'ün Yapacağı Deneyler

Türkiye’nin uzaya gidecek ilk yolcuları, geçtiğimiz hafta düzenlenen Teknofest İstanbul’da açıklanmıştı. Bu isimler, Hava Kuvvetleri’nde F-16 pilotu olarak görev yapan Alper Gezer Avcı ve Roketsan’da sistem mühendisi olarak çalışmış Tuva Cihangir Atasever idi. Özel uzay şirketi Axiom Space ortaklığıyla, SpaceX uzay aracıyla Uluslararası Uzay İstasyonu’na gönderilecek isimlerin burada gerçekleştireceği deneyler de açıklandı. TÜBİTAK, 13 deneyin tanımını da paylaştı. İlk Türk uzay yolcusu, Uluslararası Uzay İstasyonu’nda bu görevleri yapacak: 1. UYNA (Uzay İçin Yeni Nesil Alaşımlar) Yüksek sıcaklıklara dayanıklı, yüksek mukavemetli alaşımların üretilmesi çalışması, KIBO modülünde bulunan ELF kullanılarak gerçekleştirilecek. Ergitme ve katılaşma prosesleri sırasında termofiziksel ve kristal büyümesi gibi özellikler üzerinde yerçekimsiz ortam etkileri araştırılacak. Ülkemizin uzay, havacılık ve savunma sanayii için yeni nesil malzeme geliştirme kabiliyeti kazanmasında önemli katkısı olması hedefleniyor. 2. gMETAL (Katı Fazdaki Parçacıkların Bir Akışkan İçindeki Dinamiğine Yerçekimsiz Ortam Etkisi) Kimyasal tepkimesiz koşullarda, katı parçacıklar ile akışkan ortamı arasında homojen bir karışımın oluşturulmasına yerçekiminin etkisi araştırılacak.  Böylece uzay araçlarının itki sistemlerinin daha verimli hale getirilmesi sağlanacak. 3. UzMAn (Uzay Görevleri İçin Mikroalgal Yaşam Destek Üniteleri) Dünyada zorlu koşullara adapte olan mikroalg türlerinin yerçekimsiz koşullar altında büyüme ve dayanıklılık testlerinin gerçekleştirilmesi, metabolik değişikliklerinin incelenmesi, CO2 yakalama performanslarının ve O2 üretim kabiliyetlerinin belirlenmesi için Bilim Misyonu ortağı TÜBİTAK MAM ile birlikte yaşam destek sistemi geliştirilmesi hedefleniyor. 4. EXTRAMOPHYTE (Ekstrem Halofit olan Schrenkiella Parvula’nın Tuz Stresine Verdiği Yanıtların Uzay Ortamında Araştırılması) Uzayda ve yeryüzünde yetiştirilen ve de tuz stresine maruz bırakılan A. thaliana ve S. parvula bitkilerinde yeni nesil dizileme ile (RNA-seq) transkriptomun ortaya konulması ve mikro yerçekiminde glikofitik ve halofitik bitkilerin tuz stresine verdikleri bazı fizyolojik ve moleküler yanıtların karşılaştırması hedefleniyor. 5. METABOLOM (Uzay Görevlerinde Bulunan Astronotların Metabolom/Transkriptomlarındaki Değişimlerin Analizi ve Ulusal Omik Veri Setlerinin Oluşturulması) Uzay koşullarının insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkilerinin ortaya çıkarılması amaçlanıyor. Ayrıca bu olumsuz etkilerin azaltılmasına yönelik olarak, uzay görevine katılan astronotumuzun, uzay ortamı koşullarının etkisiyle gen ekspresyonlarında ve metabolizmalarında gerçekleşen fizyolojik ve biyokimyasal değişimlerin incelenmesi hedefleniyor. 6. MİYELOİD (Uzay Misyonuna Katılan Bireylerde Radyasyona Maruz Kalmanın Kanser İçin Öncül Lezyonlar Olan Periferik Kandaki Miyeloid-Kökenli Baskılayıcı Hücrelere Etkisinin İncelenmesi) Miyeloid kökenli baskılayıcı hücreler (MKBH) kanser gibi kronik inflamasyon süreçlerinde yüksek düzeyde üretilerek immün baskılama yapan, kanser progresyonunu ve metastazı destekleyen, heterojen immatür miyeloid hücre popülasyonudur. Bu çalışma ile, uzay misyonu katılımcılarının maruz kalacağı yolculuk ve uzay koşulları, kozmik radyasyon hasarının immünolojik olarak MKBH hücreleri düzeyinde ölçülmesi ve değerlendirilmesi amaçlanıyor. 7. MESSAGE (Microgravity Associated Genetics Science Mission/Mi̇kroyerçeki̇mi İli̇şki̇li̇ Genetik Bi̇lim Misyonu) Yerçekimsiz ortamdan etkilenen henüz işlevi keşfedilememiş genlerin tespit edilmesi ve uzay görevlerinde, bağışıklık hücrelerinden hangilerinin yer çekimi tarafından direkt olarak etkileneceğinin, CRISPR gen mühendisliği yöntemleri ile belirlenmesi hedefleniyor. 8. ALGALSPACE (Uzay Koşullarında Antarktika ve Ilıman Mikroalg Yetiştiriciliğinin Karşılaştırmalı Bir Çalışması) Uzayda, Antarktik ve ılıman bölge mikroalglerinin büyüme verileri karşılaştırılarak, literatürde ilk kez kutup alglerinin uzayda kullanımına yönelik bir çalışma gerçekleştirilecektir. Uzayda algler: CO2'den O2 rejenerasyonu, Ek gıda temini, Su iyileştirme, Yaşam destek alanlarında kullanılmak amaçlarıyla araştırılacaktır. 9. CRISPR - GEM (Mikro Yerçekimi Altında Bitkilerde CRISPR Gen Düzenleme Verimliliğinin Araştırılması) İnsanlığın uzaydaki geleceği için aşılması gereken en büyük engellerden bir tanesi olan, uzun süreli uzay görevlerinde sürdürülebilir bir sistemin sağlanamaması sorununu çözmek amacıyla tasarlanan biyorejeneratif yaşam destek sistemlerinin iskeleti olan bitkilerin, uzay görevi sırasında meydana gelen biyolojik ve biyolojik olmayan stresler karşısındaki savunma mekanizmalarının anlaşılması ve geliştirilmesine yönelik olarak, moleküler biyolojinin modern gen düzenleme tekniklerinden bir tanesi olan CRISPR tekniğinin mikro yerçekimi ortamda bitkiler üzerindeki etkinliğinin araştırılmasını amaçlanıyor. 10. PRANET (Propolisin Anti bakteriyel Etkisi) Propolis, çeşitli rahatsızlıkların tedavisinde yaygın olarak kullanılan, haricen kullanılmasında da herhangi bir yan etki bulunmayan bir maddedir. Bilim misyonu ile,  propolis maddesinin mikro yerçekimi ortamındaki bakteriler üzerindeki etkisi araştırılacak. Kontrol ve deney grupları oluşturularak propolisin anti bakteriyel etkisi test edilecek, sonuçların yer çekimli ortam ile benzer sonuçlar verip vermeyeceği karşılaştırılacak. 11. VOKALKORD (Uzay’da Yaşamaya Karşı Oluşan Hayati Tepkimelerin Vokal Kord Kaynaklı Değişimler İle Tespiti Ve Düşük Yerçekimsizliğin Sebep Olduğu Rahatsızlıkların Ses Frekansları İle Tanımlanması) Solunum sistemi fizyolojisi içerisinde yapay zeka desteği ile Seste meydana gelen frekans değişiminden rahatsızlıkların tespit edilmesi ve yerçekimsiz ortamın etkilerinin insan sesi üzerine etkilerinin araştırılması hedefleniyor. 12. OKSİJEN SATURASYONU (Solunum Sistemi Fizyolojisi İçerisinde Yapay Zeka Desteği İle Verilen Havanın Oksijen Seviyesini Hesaplayarak Düşük Yer Çekiminin Sebep Olduğu Rahatsızlıkların Tanımlanması) Hastalıkların tedavisinde erken teşhisin önemi hayatidir. Yapay zeka desteği ile verilen havanın oksijen seviyesini hesaplayarak düşük yer çekiminin sebep olduğu farklılıklar ve  rahatsızlıkların tanımlanması hedefleniyor. 13. MİYOKA (Mikro Yerçekimi Ortamında Kurşunsuz Lehimleme Araştırması) Mikro yerçekimi ortamında gerçekleştirilecek kurşunsuz lehimleme deneyi ile ilk Türk Uzay yolcusu UUİ’de elektronik kart üzerine kurşunsuz bileşen montajı gerçekleştirecek. Uzay görevi sonrası dünyaya getirilecek elektronik kartlar TUBİTAK UZAY tarafından ayrıntılı incelemeye tabii tutularak mikro yerçekiminin kurşunsuz lehimleme sürecine etkileri bilim dünyasının kullanımına sunulmak üzere raporlanacak. Kaynak:DHA

TUSAŞ Uzay Bilimleri ve Uydu Teknolojileri Laboratuvarı Açıldı

TUSAŞ'tan yapılan açıklamaya göre, şirket, AR-GE alanındaki işbirliklerini artırmaya devam ediyor. Erciyes Üniversitesi ile imzalanan protokol kapsamında Havacılık ve Uzay Fakültesi'nde yer alan TUSAŞ Uzay Bilimleri ve Uydu Teknolojileri Laboratuvarı, Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar'ın da katıldığı törenle açıldı. Laboratuvarda 20 araştırmacı görev yapacak ve TUSAŞ mühendislerinin geliştirdiği özgün platformlarda kullanılacak ileri AR-GE çözümlerinin akademisyen ve öğrencilerle geliştirilmesi sağlanacak. Protokol kapsamında uydularda kullanılan kompozit parçaların analizi, agresif yörünge kabiliyet analizi ve optimal yörünge elde edilmesi için algoritmalar geliştirilmesi ve açık kaynak kod yazılım geliştirilmesi gibi çok önemli projelere temel teşkil edecek çalışmalar yer alacak. Protokol, şirket için stratejik konularda çalışan lisans üstü öğrenci ve doktora sonrası araştırmacı yetiştirilmesi, lisans bitirme projelerinin geliştirilmesi ve öğrenciler için proje bursiyerliği imkanı sağlanmasını da kapsıyor. Ayrıca bu laboratuvarda yapılacak ileri AR-GE çalışmaları için TUSAŞ'ın sahip olduğu toplam 70 bin çekirdekli bilgisayar sisteminden 5 bin çekirdek tahsis edilecek. "Laboratuvarlarda AR-GE çalışmalarımızı beraber olgunlaştırıyoruz" TUSAŞ Genel Müdürü Temel Kotil, Türkiye'nin sahip olduğu genç nüfusu ile dinamik bir ülke olduğunu belirterek, "Savunma sanayi alanında üniversitelerimiz ile önemli iş birlikleri gerçekleştirerek gençlerimizden faydalanmaya çalışıyoruz. Aslında üniversitelerde açtığımız laboratuvarlarda güncel bilgilerle AR-GE çalışmalarımızı beraber olgunlaştırıyoruz. Böylece üniversitelerimiz TUSAŞ ailesinin bir parçası oluyorlar. Son imzaladığımız işbirliği protokolü ile Kayseri'de bulunan Erciyes Üniversitesi de ailemize katıldı. Bu işbirliğinde emeği geçen tüm akademisyenlere ve çalışma arkadaşlarıma teşekkür ediyorum." değerlendirmesinde bulundu. Kaynak:İHA

Türkiye Patent Haritası'na Ege Üniversitesi İmza Atıyor

Ege Üniversitesi, “Türkiye Patent 2020” raporuna göre patent tescillenme oranı en yüksek üniversiteler arasında birinci, ticarileşen patentler kategorisinde de ikinci oldu. Ege Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Budak, “Patent Effect’in ‘Ticarileşen patent ürünler, ülkemiz ekonomisinde katma değer yaratıyor ve üniversitemizdeki diğer araştırmalar için kaynak oluyor. Bu bağlamda bu başarıyı elde etmemizde emeği geçen tüm çalışanlarımıza teşekkür ediyorum” dedi. Patent Effect tarafından hazırlanan “Türkiye Patent Raporu 2020” göre Ege Üniversitesi yüzde 49’luk patent tescil oranıyla patent tescillenme oranı en yüksek üniversiteler arasında birinci, ticarileşen patentler kategorisinde de ikinci sırada yer aldı. EÜ bu oranla birinciliği Sabancı Üniversitesi ile paylaşırken patent portföyleri içerisinde de ticarileşen patentler kategorisinde Orta Doğu Teknik Üniversitesinin ardından ikinci oldu. Patent ve faydalı model sayılarının araştırma üniversitesi olma  hedefinde önemli bir kriter olduğunu ifade eden Rektör Budak, “Göreve geldiğimiz ilk günden itibaren üzerinde önemle durduğumuz patent konusu ile ilgili çalışmalarımızın meyvelerini bugün aldık.  Türkiye Patent 2020 raporuna göre patent tescillenme oranı en yüksek üniversiteler arasında birinci, ticarileşen patentler kategorisinde de ikinci olduk. Üniversitelerde geliştirilen ürünlerin patentle korunarak tescillenmesi, ticaret yapma bilincini de geliştiriyor. Bu bağlamda ticarileşen patent ürünler, ülkemiz ekonomisinde katma değer yaratıyor ve üniversitemizdeki diğer araştırmalar için kaynak oluyor. Ayrıca araştırma üniversitesi olma yolunda da önemli kriterlerden birisi. Akademisyenlerimizi, araştırmacılarımızı ve öğrencilerimizi patent geliştirme konusunda teşvik ediyor, onları heyecanlandırmaya ve cesaretlendirmeye çalışarak destek oluyoruz. Oluşturduğumuz Ar-ge ve inovasyon kültürü büyümeye devam ececek. Bugün bu başarıda emeği geçen herkesi tebrik ediyorum” dedi. Patent Effect firması Türkiye'de faaliyet gösteren firmaların, kurumların, üniversitelerin ve kişilerin patent başvurularının analiz ederek Türkiye'nin teknolojik yetkinlik haritasına yön veriyor.   Kaynak:AA

Türk İlaç Endüstrisi Engellerle Mücadele Ediyor

Pandemi sebebiyle 2020 yılında başlayan ve halen tam olarak çözülemeyen küresel ticaret ve tedarik zincirindeki aksamalar nedeniyle hammaddeye erişmekte, ambalaj malzemelerinin temininde büyük sorunlar yaşıyoruz. Emtia fiyatları ve üretim maliyetlerindeki aşırı artışlar her sektör gibi endüstrimizi de öngörülemez nitelikteki ciddi finansal ve mali yüklerin altına sokuyor. Bunlara bir de, 2021 yılı son çeyreğinden itibaren TL’nin hızlı değer kaybı ve uzun yıllardır görmediğimiz yüksek enflasyon eklendi. Tüm bu zorlukların ötesinde, maalesef 6 Şubat 2023 tarihinden bu yana ülke olarak çok acı bir gündemin içerisinde yaşıyoruz. 11 ilimizi derinden etkileyen deprem felaketlerinin derin üzüntüsü içerisindeyiz. Ülkemiz tarihinin en büyük afetlerinden biri olan ve on binlerce insanımızın vefatına, yüzbinlerce insanımızın yaralanmasına neden olan depremler, başta bölgede yaşayan insanlarımız olmak üzere tüm ülkemiz için tam bir yıkım oldu. Bu vesile ile bir kez daha depremde kaybettiğimiz vatandaşlarımıza Allah’tan rahmet, yakınlarına ve tüm ülkemize başsağlığı diliyoruz. Yaşadığımız bu felakette; devletimizin tüm kurumları, merkezi ve yerel yönetimler, iş dünyamız, sivil toplum örgütlerimiz ve vatandaşlarımız güçlü bir dayanışma ve iş birliği örneği göstererek fedakârca çalışmalar yürüttü, yürütmeye de devam ediyor. Biz de İlaç Endüstrisi İşverenler Sendikası olarak deprem felaketinden etkilenen bölgemize ilk günden itibaren tüm imkanlarımızı seferber ettik. Bu doğrultuda Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu, Kamu Hastaneleri Genel Müdürlüğü ve Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü koordinasyonunda, üyelerimizle birlikte deprem bölgesine milyonlarca kutu ilacı bağış olarak ulaştırdık. Bu sürecin kısa mesafe koşusu değil bir maraton olduğunun bilinciyle ihtiyaçlar doğrultusunda hızla organize olarak sevkiyatlarımıza devam ediyoruz. Bunun yanı sıra, üyesi olduğumuz Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu’nun (TİSK) koordinasyonunda bölgede ihtiyaç duyulan yardım malzemelerini taşıyan tırımız da çok kısa sürede bölgeye ulaştı. Üye firmalarımız da bir yandan depremden etkilenen çalışanlarına ekonomik ve sosyal destek verirken bir yandan da bölgede depremden etkilenen tüm vatandaşlarımıza yönelik bağışlar yapmaya devam ediyor. Felaketin etkilediği bölgede yaraları sarmak, ihtiyaçları gidermek çok uzun soluklu bir mücadele olacak. Bunun bilincindeyiz. Bu zor süreci birlik içinde aşacağımıza inanıyoruz. Bu yolda her zamanki gibi devletimizin ve milletimizin yanında olmaya, her türlü desteği sağlamaya devam edeceğiz. Sekörün temel sorunları nelerdir? Yaşanan bu acının yanında ilaç endüstrimizi doğrudan ilgilendiren pek çok teknik konumuz ve sorunumuz mevcut. Bu zorlu ekonomik ortamda endüstrimiz çok uzun zamandır sırtında büyük bir yük olarak taşıdığı, son yıllardaki sıkıntılarla artık katlanılmaz hale gelen ilaç kuru sorunuyla baş etmeye çalışıyor. Bildiğiniz gibi geçtiğimiz yıl ilaç kuru ilk kez 3 defa güncellendi. Aralık ayındaki son güncellemeyle 10,76 TL‘ye ulaştı. Bu güncelleme, az da olsa ilaç endüstrimize nefes aldırdı. Ancak güncel piyasa kurunun sadece %51’ine tekabül eden bu oran endüstrimizin varlığını sürdürmesi için kesinlikle yeterli değil. Bu konuda halen ilave adımlar atılması gerektiğini düşünüyor ve buna dair çözüm önerilerini ilgili kamu kurumlarımızla paylaşmaya devam ediyoruz. Hepimiz biliyoruz ki ilaç endüstrisinin üretiminin devamı hem ülke ekonomisi hem de toplum sağlığı adına büyük önem arz ediyor. Avro bugün itibarıyla 22 TL’nin üzerine çıkmış durumda, ilaç kuru ise 10,76 TL’de. Dolayısıyla, bir önceki yılın döviz kuru gelişmelerine dayanılarak yılda bir kere ilaç kuru belirlenmesi uygulamasının sürdürülebilir olmadığını artık net biçimde görüyoruz. Güncellemenin yıl içinde düzenli olarak en az 2 defa gerçekleştirilmesinin önemine inanıyoruz. İlaveten, ilaç kurunu belirlemede kullanılan ve 2019 yılında %60’a düşürülen oranın, gecikmeksizin %70’e yükseltilmesi önem taşıyor. İlaç kuru uygulamasına ilave olarak bir de SGK tarafından uygulanmakta olan yüksek oranlı iskontolar nedeniyle büyük bir mali yükün altında ezilmekteyiz.  Dolayısıyla kısa vadede atılması gereken bir diğer adım da %41’lere varan kamu kurum iskonto oranlarında indirim yapılması. Ekonomik gerçekliklerden uzak ilaç kuru, fiyatlandırma ve geri ödeme politikaları nedeniyle ülkemizdeki ilaç fiyatları 20’ye yakın ülkede referans fiyat olarak kullanılmaya başlandı ve hammadde ithal ettiğimiz Hindistan’ın bile altına düşmüş durumda.  2023 yılında devletimizin, başta ilaç kuru ve SGK iskontoları olmak üzere ilaç fiyatlandırması konusunda yaşadığımız sorunları kalıcı, yapıcı ve sürdürülebilir şekilde çözüme kavuşturacağına inanıyoruz. Biyoteknolojiye son yıllarda çok fazla önem verdiniz ve özel platformda oluşturdunuz durum özeti alabilir miyiz? Endüstrimiz için bir diğer çok kritik konu da tüm dünyanın gündeminde olan biyoteknolojik ilaçlar. Gururla ifade etmeliyiz ki, ülkemizde yüksek üretim teknolojisine ve kapasitesine sahip, kendi kendine yeten, küresel rekabette gücünü korumak için sürekli yatırım yapan ve çalışan çok köklü ve güçlü bir ilaç endüstrisi bulunuyor. Endüstrimizde bugün yerli ve yabancı 785’in üzerinde işletme var. Uluslararası standartlarda 103 ilaç, 13 hammadde üretim tesisimiz ve 41 Ar-Ge merkezimiz mevcut. Ancak, ne yazık ki ülkemiz pazarındaki biyoteknolojik ürünlerin neredeyse tamamı ithal ürünlerden oluşuyor. Türk ilaç endüstrisi olarak ülkemiz adına bu durumu değiştirmemiz, bu ilaçları ülkemizde geliştirmemiz ve üretmemiz şart. Dolayısıyla uzun yıllardır bütün birikimimizi, deneyimimizi ve sermayemizi bu alana yatırıyoruz. Endüstrimizin biyoteknoloji alanında bugüne kadar aldığı yatırım teşvik belgesi tutarı 1,1 milyar dolara ulaştı. Fiziki yatırımların yanı sıra yoğun şekilde teknoloji transferi, know-how ve insan kaynağı yatırımı gerçekleştiriyoruz. Yatırımlara yurt dışında da devam ediyor ve dünyanın önde gelen biyoteknoloji firmaları ile stratejik ortaklıklar kuruyoruz. Tüm bu çabalarımız sonucunda ülkemizde önemli bir üretim kapasitesi oluşmuş durumda. Halihazırda bu alanda üretim süreçlerine başlamış 6 aktif tesisimiz bulunuyor. Bu tesislerimizde 32 biyobenzer ilacın üretimi yapılıyor. Bunun yanı sıra 9 adet tesisimizin de yapım süreçleri tamamlanma aşamasına geldi. Bu alandaki ana hedefimiz, büyük oranda ithalatına bağımlı olduğumuz bu ürünlerde hem ülkemizin ihtiyaçlarını yurt içi üretimle karşılamak hem de ülkemizi bu ürünlerde önemli bir ihracatçı konumuna getirmek. Ancak elbette bu alanda sadece firmalarımızın gayretleri yeterli değil. Biyoteknoloji de başarılı olabilmemiz için; kamunun, endüstrinin ve üniversitelerin koordinasyon ve iş birliğiyle aynı hedeflere yönelmesi gerekiyor. Bu kapsamda hem İEİS hem de Türkiye Biyoteknolojik İlaç ve Aşı Platformumuz çatısı altında uzun zamandır kamu-üniversite-sanayi iş birliklerinin güçlendirilmesi için çalışıyoruz. Kamu otoritelerimizle yakın iletişim içerisinde ilaç endüstrimizin gelişimi için destekleyici politikaların uygulamaya konulması için yoğun çaba gösteriyoruz. Endüstrimizin uzun yıllardır biyoteknoloji alanındaki en temel engeli, ülkemiz koşullarına özgü bir ruhsat mevzuatının olmamasıydı. Bu konu, 2021 yılında yayımlanan mevzuat ile büyük ölçüde çözüme kavuşmuş durumda. Bu alanda ruhsat mevzuatı yanında geri ödeme mevzuatının da çabalarımızı anlamlı kılacak nitelikte düzenlenmesi sanayimiz açısından hayati önemde. Bu kapsamda son Sosyal Güvenlik Kurumu İlaç Geri Ödeme Yönetmeliği’nde yer verilen biyobenzer ürünlerin geri ödeme başvurularının değerlendirilmesinde biyoteknolojik ürünün birim fiyatının en az %30 altında birim fiyatı ile başvurduğu takdirde önceliklendirileceği hükmü, endüstrimizin bugüne kadar biyoteknolojik ve biyobenzer ilaç geliştirmek ve üretmek için yaptığı tüm yatırımları ve çalışmaları anlamsız hale getirmiş durumda. Bu ibarenin, biyobenzer ürünlerin ülkemizde geliştirilmesini, üretilmesini ve dünya pazarlarında yer bulmasını engelleyeceğini düşünüyoruz. Söz konusu uygulama ayrıca önemli hastalıkların tedavisi için vazgeçilmez olan yüksek teknolojili bu ilaçları fiyat manipülasyonlarına maruz bırakacaktır. Bu itibarla, idare hukuku açısından da gerekli adımları attık. Endüstri olarak diğer beklentileriniz ve talepleriniz nelerdir? Bir başka önemli beklentimiz ise teşviklerin değişen koşullara ve endüstrinin ihtiyaçlarına uyumlu hale getirilmesidir.  Bugüne kadar verilen yatırım teşvikleriyle ciddi yatırımlar yaptık. Bundan sonrasında beklentimiz, biyobenzer ürünlerimizin istenen hızda piyasaya sunulması için vergisel teşviklerin yanında nakdi finansal desteklerin sayısının ve miktarının arttırılması ve yatırımlarda düşük faizli kredi desteği gibi ek teşvikler getirilmesidir. Son olarak ihracat alanındaki son gelişmelere de değinmek isterim.  Türk ilaç endüstrisi olarak bir yandan vatandaşlarımızın ilaçlarının kesintisiz sağlanması için üretmeye devam ederken diğer yandan da ihracatımızı artırmak, ülkemize döviz kazandırmak için var gücümüzle çalışıyoruz. Firmalarımızın bu alandaki gayretli çalışmalarıyla, 2015 – 2022 arası dönemde ülkemiz ilaç ihracatı %74,7 artışla, aynı dönem Türkiye toplam ihracat artış oranı olan %68,3’ün üzerine çıkmış, güçlü bir performans sergilemiştir. Bununla beraber, ne yazık ki son iki senedir büyüme hızının geçmiş yıllara göre yavaşladığını görüyoruz. 2022 yılında sadece %0,6 oranında büyüyen ilaç ihracatımız 1,92 milyar dolar ile bir yıl önce ulaştığı en yüksek tarihsel seviyesini korumuştur. Dünya standartlarında üretim gücümüz, kapasitemiz ve ülkemizin gelişmekte olan pazarlara yakınlığı çerçevesinde edindiğimiz lojistik avantajlarımız göz önünde bulundurulduğunda endüstrimiz, dünya ilaç ihracatı içindeki payını çok daha yukarılara taşıyacak potansiyele sahip.  Yüksek teknoloji sınıfında olan katma değeri yüksek ilaç sektörünün ihracatının arttırılması ülkemiz dış ticaret açığının azaltılması açısından da büyük önem taşıyor. Bu alanda endüstrimizin gelişimi için hem İlaç Endüstrisi İşverenler Sendikası hem de koordinasyonumuzda faaliyetlerini yürüten Türkiye İlaç İhracatçıları Platformumuz çatısı altında çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Bu alanda gündemimizdeki öncelikli engel, son dönemde ilaç ihracatına yönelik getirilen sınırlamalar. Sağlık Bakanlığımız tarafından ilaç ihracatına getirilen sınırlandırma, özellikle yurtdışından ihale alan, sözleşmeleri bulunan ve teşvik ve DİR Belgesi gibi kapatılması gereken belgeleri olan firmalarımız için sıkıntılı bir durum yaratıyor. Söz konusu sınırlandırmanın en kısa sürede kaldırılması endüstrimiz için büyük önem taşıyor. Benzer şekilde, tamamen vatandaşlarımız için oluşturulan fiyatlardan iç pazara verilen ürünlerin, bazı ecza depoları tarafından ruhsat sahibi firmanın izin ve onayı olmadan daha düşük bir fiyatla dış pazarlarda satılması olarak önümüze çıkan izinsiz ihracat uygulaması da ihracatımız açısından büyük sorun oluşturuyor. Bu durum üretim yapan ve ürettikleri ilaçları uzun süreli ve yüksek maliyetli uğraşlarla ihraç eden ilaç firmalarımızı haksız bir rekabetle karşı karşıya bırakıyor. Bunun yanında, belirli durumlarda dış pazarlarda sahte ilaçların da ortaya çıkmasına sebebiyet vererek sektörümüzün bölgesel ve küresel paydaşlar nezdinde yarattığı kaliteli Türk ilacı imajı üzerinde, hiç istemediğimiz olumsuz bir algı yaratma potansiyeli taşıyor. Bu itibarla, yasal ruhsat sahibinden bir beyannamenin ihracata eşlik eden zorunlu belgelere dahil edilmesini düzenleyen bir mevzuat değişikliğine gidilmesinin, ilgili sorunun çözümünde önemli bir adım olacağını değerlendiriyoruz. KAYNAK:Basın Bülteni

AstraZeneca Türkiye En İyi İşverenler Arasında Zirvede

Great Place to Work (GPTW) Enstitüsü Türkiye’de 11. kez düzenlenen “Türkiye’nin En İyi İşverenleri – Great Place to Work Listesi”ni 9 Mayıs 2023 tarihinde açıkladı. Araştırma, geliştirme, temel ilaçların ve uzmanlık ürünlerinin üretimi ve sağlığın hizmetine sunulması alanında faaliyet gösteren, dünyanın önde gelen yenilikçi ve araştırmacı ilaç şirketlerinden biri olan AstraZeneca Türkiye, listenin 500 – 999 çalışan kategorisinde yerini alarak altı yıldır üst üste listeye girme başarısını gösterdi ve bu yıl bulunduğu kategoride zirveye yerleşti. AstraZeneca Türkiye bu başarısının yanı sıra şirket içerisinde uyguladığı çeşitlilik, eşitlik ve kapsayıcılık politikaları nedeniyle Diversity Özel Ödülü’ne de layık görüldü.“Çeşitlilik, kapsayıcılık ve fırsat eşitliği kültürünü teşvik ediyoruz” AstraZeneca Türkiye’nin başarılarının arkasındaki en önemli faktörün insana saygı ilkesini temel alan kurum kültürü olduğunu söyleyen AstraZeneca Türkiye İnsan Kaynakları Direktörü Feyza Aysan, “AstraZeneca’da herkesin kendisini açıklıkla ifade edebildiği, aidiyet duyduğu, eşitlikçi, çeşitlilik ve kapsayıcılığın bulunduğu bir ortam yaratarak inovasyon yoluyla büyümeyi sağlıyoruz. Bu bakış açımızla, çeşitli ve benzersiz yeteneklere sahip çalışanlarımızın yenilik üretme konusunda özgür olabilmesi adına fikirlere saygı duyulan, insanların desteklendiği ve güvenli hissettiği iyi bir çalışma ortamı sağlamayı hedefliyoruz. Bilime tutkuyla bağlı çalışanlarımıza değer veriyor; çeşitlilik, kapsayıcılık ve fırsat eşitliği kültürünü teşvik ediyoruz. Cinsiyet, ırk, milliyet, yaş, cinsel yönelim gibi konulardan bağımsız hakkaniyetli, eşit, dürüst, samimi, nazik, özenli, saygılı ve itibarlı bir yaklaşım sergiliyoruz.”dedi. “Çalışanlarımızı potansiyellerine ulaşmaları için destekliyoruz” Herkesin en iyi performansı gösterebileceği bir iş ortamını teşvik etmeye büyük önem verdiklerinin altını da çizen Aysan, “İşe alım, ücretlendirme, ödüllendirme, bireysel gelişim, atama ve terfi konularındaki bütün kararları kişinin yeteneği, deneyimi, davranışı, iş performansına göre alıyoruz. Yaşam boyu öğrenim kültürümüz kapsamında sağladığımız eğitimlerle çalışanlarımızın yeteneklerini geliştiriyor ve herkesi potansiyeline ulaşması yolunda destekliyoruz. Yenilikçi fikirleri ve geri bildirimleri dinleyerek, gerekli aksiyonları alıyoruz. Çalışanlarımızın memnuniyetini sürekli ölçüyor, geri bildirim ve önerileri anketlerle düzenli olarak takip ediyoruz.” şeklinde konuştu. “Sunduğumuz fırsatlarla istihdam dünyasının öncüleri arasındayız” Güvenli, sağlıklı ve emniyetli bir çalışma ortamı için güçlü ve etkin sağlık, emniyet ve çevre (SEÇ) yönetim sistemlerini kullandıklarını da aktaran Aysan açıklamasının devamında şunları söyledi: “Bilimsel gelişimi ve kurum içi etkileşimi ilerletmek için yapay zekâ, metaverse gibi çığır açan teknolojilerin imkânlarından sonuna kadar faydalanıyoruz. AstraZeneca Türkiye olarak, sadece ilaç keşfi alanında değil insan kaynakları alanında da en yeni trendleri takip ederek kendimize uyarlıyor, çalışanlarımızı iş hayatlarında destekleyerek başarılı olmalarını sağlayacak fırsatlar sunuyoruz. Bu nedenle, sadece bilimsel çalışmalarımızla değil, aynı zamanda çalışanlarımıza yaptığımız katkı ve sunduğumuz gelişim fırsatlarıyla istihdam dünyasının da öncüleri arasındayız. İş yeri kültürü ve çalışan deneyimi konusunda küresel çapta faaliyet gösteren GPTW gibi önemli bir kurum tarafından yıllardır üst üste ödüllere layık görülmemizden sonra bu yıl sektörümüzde lider ilan edilmemiz ve ayrıca Diversity Özel Ödülü’ne layık görülmemiz bu öncü çalışmalarımızın başarısının teyidi niteliğindedir.” Kaynak:AA

James Webb Teleskobu Gezegenlerin Oluşumuna Dair İpucu Verecek

Göz kamaştırıcı uzay yolculuklarına olan ilgi, James Webb Uzay Teleskobu ile daha da artıyor. Teleskobun son keşfi, genç bir yıldızın etrafındaki toz halkaları oldu. Bu bulgular, gezegenlerin nasıl oluştuğuna dair ipuçları sunabilir. Webb teleskobunun verileri, uzayın sırlarını çözmek için çıktığı bu yolculukta bilim insanlarının en büyük yardımcısı olmaya devam ediyor. James Webb Teleskobu, Fomalhaut Yıldızı Çevresindeki Toz Halkalarını KeşfediyorJames Webb Uzay Teleskobu, uzaya açıldığından bu yana birçok keşifte bulundu ve son olarak genç bir yıldız olan Fomalhaut'un etrafındaki toz halkalarını gözlemledi. Fomalhaut, Galaksi'deki en parlak yıldızlardan biri ve Güneş'ten 16 kat daha parlak. Yıldızın yaşının, sadece Güneş'in onda biri kadar olduğu düşünülüyor ve yaklaşık olarak ömrünün yarısı geride kalmış. Webb teleskobu, 1983'te keşfedilen en uzaktaki toz halkasının yanı sıra, yıldızın etrafındaki 2 farklı toz halkasını da gözlemledi. Bilim insanları, bu halkaların gezegenlerin oluşumuna dair ipuçları sağladığını ve sonunda gezegenlere dönüşebileceğini belirtiyor. Bu keşifler, gökbilim camiasını heyecanlandırıyor ve Güneş Sistemi'nin nasıl oluştuğuna dair daha derin bir anlayışa yol açabilir. Fomalhaut sistemindeki ötegezegen arayışı hayal kırıklığına yol açarken, bilim insanları ilginç bir keşif yaptı. Hubble Uzay Teleskobu tarafından keşfedilen ilk dış gezegen olan Fomalhaut b, daha sonra kayboldu ve bir toz bulutuna dönüştü. Ancak, Fomalhaut'un çevresindeki toz halkaları, gezegenlerin yerçekimi etkisi tarafından oluşturulduğunu düşündürüyor. Bilim insanları, keşiflerin devam ettiği Fomalhaut sisteminin, gezegenlerin oluşumu hakkındaki sırların çözülmesine yardımcı olabileceğini umut ediyorlar.Fomalhaut: Antik Persler tarafından 'kraliyet yıldızı' olarak kabul edilen parlak yıldız Görkemli ve parlak bir yıldız olan Fomalhaut, gökbilimciler ve amatör gözlemciler tarafından büyük ilgi görüyor. Antik çağlardan beri keşfedilen ve takdir edilen yıldız, günümüzde de astrolojide önemli bir yere sahiptir. Fomalhaut'un parlaklığı, Güneş'ten 16 kat daha fazla olması ve neredeyse 2 kat daha büyük olması nedeniyle dikkat çekicidir. Kaynak:AA

Boğaziçi’nin Mikroalg Çalışmaları Uzaya Taşınıyor

Türkiye’nin Millî Uzay Programı çerçevesinde Boğaziçi Üniversitesi yürütücülüğünde TÜBİTAK Marmara Araştırma Merkezi (MAM) ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi (İMÜ) ortaklığında hayata geçen “Uzay Görevleri için MikroAlgal Yaşam Destek Üniteleri” (UzMAn) projesi de uzaya gidecek 13 çalışma arasında yer aldı. Ay ve Mars gibi gezegen ya da uydulara gerçekleştirilecek insanlı uzay misyonlarında mikroalglerin kullanım alan ve etkinliği, ilk Türk astronomlar Alper Gezeravcı ile Tuva Cihangir Atasever nezaretinde UUİ’de teste tabi tutulacak. Boğaziçi Üniversitesi Çevre Bilimleri Enstitüsü Dr. Öğr. Üyesi Berat Zeki Haznedaroğlu, projenin dünyada ilk olduğunu ve geliştirdikleri mikroalglerin yer çekimsiz ortamdaki kabiliyetleri ile metobolik değişikliklerinin analiz edileceğini ifade ederek; “Mikroalglerle ilgili olarak Boğaziçi Üniversitesi İstanbul Mikroyosun Biyoteknolojileri Araştırma ve Geliştirme Birimi’nde (İMBİYOTAB) kapsamlı çalışmalar gerçekleştiriyoruz. Yakın zamanda Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı ile Avrupa Komisyonu tarafından sağlanan desteklerle Biyoekonomi Odaklı Kalkınma için Entegre Biyorafineri Konsepti (INDEPENDENT) gibi birçok öncü projeyi hayata geçirdik. Şimdi farklı paydaşlarımızın yer aldığı bu yeni projemiz bizi oldukça heyecanlandırıyor. Çünkü UzMAn projesi Türkiye’nin Millî Uzay Programı çerçevesinde uzaya taşınacak 13 öncü projesinden biri oldu. Uluslararası Uzay İstasyonu’nda mikroalg türlerinin yerçekimsiz ortamda yüksek oranda karbondioksit özümseme ve oksijene çevirme kabiliyetleri ile fotosentetik performansları ölçülecek. Deneyin son kısmında 14 gün boyunca UUİ’da mikrogravite koşullarına maruz kalan mikroalglerde oluşan metabolik değişiklikler yeni nesil RNA dizileme teknikleri kullanılarak belirlenecek ve dünyada gerçekleştirilecek kontrol deney grubu ile karşılaştırılacak.” dedi.“Mars’a insanlı yolculuk için çok değerli.” Görev kapsamında beş farklı mikroalg türünün test edileceği bilgisini paylaşan Dr. Öğr. Üyesi Haznedaroğlu, projenin ulusal ve uluslararası alanda dünyada ilk olduğunu da belirtti. Mikroalglerin Ay ve Mars’a düzenlenmesi planlanan insanlı uzay misyonlarında gıda üretim, atık su arıtım, hava iyileştirme, biyo-madencilik ve 3 boyutlu biyomalzeme üretimi gibi birçok kritik sistemde kullanılabileceğini de sözlerine ekleyen bilim insanı, “Proje, Türkiye ve dünya için öncü bir niteliğe sahip. Özellikle insanlı uzay misyonları için mikroalglerin performansını şimdiden değerlendirmemiz bizim için çok önemli veriler sağlayacak. Beslenme açısından yüksek protein içerikli, vitamin ve Omega yağ asit değerleri zengin canlılar olan mikroalgler mürettebat için gıda kaynağı olmalarının yanında, uzay istasyonlarında ortaya çıkan atık suyun arıtılması, diğer tohum ve bitki türleri için biyogübre olarak kullanılabilirken kabin içi hava iyileştirme sistemlerine de destek oluyor. Mars gibi uzun sürmesi öngörülen insanlı yolculuklarda mikroalglerin bize sağlayacağı avantajların tespiti için Uluslararası Uzay İstasyonu’nda yer çekimsiz ortamdaki bu deneyler çok değerli. Ayrıca Millî Uzay Programı kapsamında uzaya ilk Türk astronotları tarafından taşınacak 13 projeden biri olarak seçilmenin de ekip olarak haklı gururunu yaşıyoruz.” diye konuştu. Kaynak:Basın Bülteni

Türk Uzay Yolcusu Bir İlke İmza Atıyor

Türk uzay yolcuları belirlendi. Konuyla ilgili yapılan açıklamalardan uzay yolcularının isimlerini ve uzayda kaldıkları süre içinde hangi deneyleri yapacaklarını öğrendik. Türkiye'nin ilk uzay yolcuları Alper Gezeravcı (asil) ve Tuva Cihangir Atasever (yedek) oldu. Bu noktada, uzay yolcularının seçimleri kadar uzayda yapacakları deneylerin seçimleri de önem taşıyordu. Türk uzay yolcularının uzayda gerçekleştireceği deneyler için yapılan çağrıya başvurular; Türk Uzay Ajansı ve TÜBİTAK uzay uzmanlarından oluşan bir komisyon tarafından değerlendirildi. Yapılan seçimde öneriler; bilimsel katkı, değer, maliyet, takvim, yapılabilirlik ve Uluslararası Uzay İstasyonu altyapılarına uyumluluk gibi kriterler çerçevesinde değerlendirildi.Seçilen deneylerden biri de Hacettepe Üniversitesi Kanser Enstitüsü Temel Onkoloji Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Güneş Esendağlı liderliğinde gerçekleşen "Miyeloid" deneyi oldu. Deneyi gerçekleştiren araştırma ekibi; Sağlık Bilimleri Üniversitesi Gülhane Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Kerim Bora Yılmaz, Etlik Şehir Hastanesi Genel Cerrahi Kliniği'nden Doç. Dr. Erhan Güven ve Hacettepe Üniversitesi Kanser Enstitüsü Temel Onkoloji Ana Bilim Dalından Uzm. Biyolog Hamdullah Yanık'tan oluşuyor. Deney kapsamında, uzay yolcularının kan dolaşımından, uzay yolculuğu sırasında vücudun maruz kaldığı stres ve radyasyon hasarına bağlı oluşabilecek bağışıklık sistemindeki değişimler izlenecek ve kanser riskini belirleyecek araştırmalar yapılacak. Bu immünolojik deneylerle uzay ortamı ve radyasyon hasarına bağlı ortaya çıkan özel bir hücre tipi olan "miyeloid kökenli baskılayıcı hücrelere" yönelik hücresel, transkriptomik ve fonksiyonel analizler gerçekleştirilecek. UZAY ORTAMININ TEHLİKESİ VAR MI? Araştırma ekibinin bu deneyi planlama amacının, uzay yolcularının sağlık durumlarının çeşitli faktörlere bağlı olarak etkilenebileceği olduğu belirtiliyor. Güneşin ultraviyole ışınları, galaktik kozmik radyasyon, yer çekimi değişiklikleri, yolculuk sırasındaki basınç farklılıkları ve uzay görevindeki bireylerin soludukları hava ve ortam nemi uzay görevindeki astronotların sağlıklarına etki edebilecek faktörler arasında bulunuyor. Güneşten gelen solar kozmik ışınlar, yüksek enerjili protonlar ile galaktik kozmik ışınlara maruz kalmanın uzun dönemde radyasyon etkisine bağlı genetik hasara, bağışıklık sistemi reaksiyonlarına ve kanser riskine kadar varabilecek değişimler ortaya çıkarabileceğine dikkat çekiliyor. "Miyeloid" deneyi sorumlusu ve proje yöneticisi Prof. Dr. Güneş Esendağlı, "Olası uzay yolculuğu sırasında değişebilecek bağışıklık sistemi özelliklerinin, radyasyon hasarının ve uzay ortamının olası risklerini 4 ana başlıkta toplayabiliriz. Atmosferin koruyucu etkisi olmadığı uzay ortamının, insanlar için tehlikeleri ve radyasyonun organizma üzerindeki etkileri aşağıdaki gibidir" diyor. 1-) Radyasyon karsinoenezi (kanser riski) 2-) Akut veya geç başlangıçlı merkezi sinir sistemi etkileri 3-) Katarakt, sindirim ve dolaşım sistemi sorunları gibi diğer dejeneratif bozukluklar (görme problemleri başta olmak üzere) 4-) Akut radyasyon hasarı (cilt yaralanmaları başta olmak üzere)DÜNYADA BİR İLK OLACAKMyeloid deneyi; uzayda aylar ve hatta yıllar geçiren astronotların kanser riskinin belirlenmesi ve erken müdahale edilmesi ile insanlığın uzaydaki geleceği açısından dünyada bir ilk olma özelliği taşıyor. Prof. Dr. Güneş Esendağlı, "Uzay istasyonunda yapılan deneylerde radyasyon ölçümlerinin yörünge irtifası ve solar sikluslara bağlı olarak değişkenlik gösterdiği ortaya konmuştur. Miyeloid kökenli baskılayıcı hücreler, kanser gibi kronik inflamasyon süreçlerinde başta kanda olmak üzere yüksek düzeyde üretilerek immün baskılama yapan, kanser ilerlemesi ve yayılımını destekleyen, heterojen immatür miyeloid hücre popülasyonudur. Kapsamlı ve detaylı bir inceleme sonucunda elemeyi geçerek yapılmasına karar verilen bu deney; uzay çalışmaları ve tıp alanında bir ilki oluşturuyor" diyor. Kaynak:AA

Tarım ve Orman Bakanlığı Gıda Denetimlerini Arttırdı

Uzay sektöründeki en son yenilikler, teknolojiler ve ürünlerin sergilendiği uzay teknoloji fuarı, ABD'nin Kaliforniya eyaletindeki Long Beach'te Çarşamba ve Perşembe günleri arasında düzenlendi.Kuzey Amerika'nın önde gelen etkinliklerinden biri olan fuarda, dünya genelinden 250'den fazla katılımcı ve 3300'den fazla ziyaretçi yer aldı.Fuarda uzay araçları, uydu ve fırlatma sistemleri için uzay teknolojileri ve hizmetleri ile sivil, askeri ve ticari uzay görevlerine Bakanlıktan yapılan açıklamaya göre, Gıda ve Kontrol Genel Müdürlüğü, 7 bin 570 gıda denetim görevlisiyle çalışmalarını aralıksız sürdürüyor. Resmi kontroller risk esasına göre, önceden haber verilmeksizin, Bakanlık ve il müdürlüklerinin yıllık numune alma programları, Ulusal Kalıntı İzleme Planı (UKİP), TİMER, CİMER, Alo 174 Gıda Hattı, WhatsApp İhbar Hattı'na gelen ihbar ve şikayetler kapsamında gerçekleştiriliyor. Ekipler, yılın 4 ayında gıda işletmelerine toplam 375 bin 743 resmi kontrol gerçekleştirdi. Denetimlerde 3 bin 966 olumsuzluk tespit edilirken, gıda işletmelerine 3 bin 918 adet idari para cezası uygulandı, 48 işletme için Cumhuriyet savcılıklarına suç duyurusunda bulunuldu. Gıdaya ilişkin ihbar ve şikayetleri almak, tüketicileri bu denetim sürecine dahil etmek amacıyla 2009'da faaliyete geçirilen Alo 174 Gıda Hattı'na bugüne kadar 2 milyon 889 bin 117 başvuru yapıldı. Bu aramalardan 951 bin 309'u gıda ihbar ve şikayet kapsamında olduğu için kaydedildi ve 948 bin 584'ü sonuçlandırıldı. WhatsApp İhbar Hattı'na ise faaliyete geçtiği 8 Mart 2020'den bugüne kadar 70 bin 719 bildirim geldi. Bunlardan 18 bin 109'u gıda ihbar ve şikayet kapsamında olduğu için kayıt altına alındı ve 17 bin 766'sı sonuçlandırıldı. Tarım ve Orman Bakanlığına bağlı 39 gıda kontrol laboratuvar müdürlüğü, Bursa Gıda ve Yem Kontrol Merkez Araştırma Enstitüsü Müdürlüğü, Ulusal Gıda Referans Laboratuvar Müdürlüğü ve Bakanlıktan yetki almış 101 özel gıda kontrol laboratuvarı bulunuyor. 41 kamu laboratuvarının 40'ı ve 101 özel gıda kontrol laboratuvarının 88'i akredite olarak hizmet veriyor. Kaynak:AA

Uzay Teknolojileri Fuarı ABD'de Düzenlendi

Uzay sektöründeki en son yenilikler, teknolojiler ve ürünlerin sergilendiği uzay teknoloji fuarı, ABD'nin Kaliforniya eyaletindeki Long Beach'te Çarşamba ve Perşembe günleri arasında düzenlendi.Kuzey Amerika'nın önde gelen etkinliklerinden biri olan fuarda, dünya genelinden 250'den fazla katılımcı ve 3300'den fazla ziyaretçi yer aldı. Fuarda uzay araçları, uydu ve fırlatma sistemleri için uzay teknolojileri ve hizmetleri ile sivil, askeri ve ticari uzay görevlerine yönelik malzemeler sergilendi. Fuarda ayrıca, ek üretim yoluyla optimize edilmiş sistem tasarımı, malzeme geliştirme, alçak Dünya yörüngesi görevleri için yeni nesil robotlar ve gelecekteki uzay keşifleri için yeni geliştirilen teknolojiler gibi önemli endüstri konularını kapsayan çeşitli paneller ve sunumlar düzenlendi. Fuarda sergilenen yeni ürün ve teknolojiler arasında uydu takip anten sistemleri, titreşim izolasyon ürünleri, X-ray kontrol ekipmanları ve seramik paket çözümleri yer aldı.Özellikle iletişim, savunma ve tıp pazarlarına odaklanan elektronik parça ve alt sistemlerin küresel üreticisi İletişim & Güç Endüstrileri şirketi, fuarda en son uydu izleme anten sistemlerini tanıttı.Merkezi İsviçre'nin Cenevre kentinde bulunan küresel bir yarı iletken firması olan STMicroelectronics, uzay için uygun radyasyona dayanıklı ürünler portföyü de dahil olmak üzere yarı iletken ürünlerini fuarda sergiledi. Şirkete ait mikroçipler, elektrikli otomobiller ve uzaktan kumandalı anahtarlar, dev fabrika makineleri ve veri merkezleri, çamaşır makineleri, sabit diskler ve akıllı telefonlar gibi en gelişmiş yeniliklerde kullanılıyor. Kaynak:XHTV

Uzayda Yapılan Deney Gıda Güvencesini Kurtarabilir mi?

Geçtiğimiz yıl IAEA ve FAO uzaya bazı bitki tohumları gönderdi, kısa bir süre önce ise bu tohumlar dünyaya geri döndü. Şimdi her 2 kuruluş, gezegen ısınırken yeterli gıda üretilmesine yardımcı olacak dayanıklı bitkisel ürünler geliştirmek için çalışmalara başladı. Bitkiler doğal olarak çevrelerine uyum sağlayarak hayatta kalabilecek donanıma sahiptir. Ancak bitkiler iklim değişikliğinin mevcut hızına uyum sağlamakta güçlük çekmektedir. Dünya gittikçe ısınmakta, dünya nüfusu artmakta, çiftçiler gıda talebini karşılamakta zorlanmaktadır. Kozmik bitkisel ürünler projesi! IAEA ve FAO, çiftçileri desteklemek ve küresel gıda güvencesini iyileştirmek için harekete geçti. FAO/IAEA Gıda ve Tarımda Nükleer Teknikler Ortak Merkezi vasıtasıyla, ihtiyaç duyulan bitkisel ürünlerin doğal ve genetik adaptasyonunu hızlandırma konusunda kozmik radyasyonun etkilerini keşfetmek için uzaya bitki tohumları gönderildi. Uluslararası Uzay İstasyonu’nda (ISS) 5 ay geçirdikten sonra dünyaya geri getirilen tohumlar üzerinde bilim insanları incelemelere başladı.Araştırma için, halihazırda büyük bir bilimsel veri bankası bulunması sebebiyle Arabidopsis ve Sorgum tohumları seçildi. Tohumlar çalışmanın bu aşamasında Avusturya'nın Seibersdorf kentindeki FAO/IAEA Gıda ve Tarımda Nükleer Teknikler Ortak Merkezi laboratuvarlarına gönderilecek, burada arzu edilen özellikler aranacak ve tohumlar analiz edilecek. IAEA Genel Direktörü Rafael Mariano Grossi, “Kozmik mahsuller projesi çok özel bir proje. Projenin, daha güçlü bitkisel ürünler yetiştirmemize ve daha fazla insanı beslememize yardımcı olarak, uzak olmayan bir gelecekte insanların yaşamları üzerinde gerçek bir etkiye sahip olması bekleniyor. IAEA ve FAO bilim adamları, 60 yıldır tohumların mutasyona uğramasını sağlayarak daha iyi özelliklere sahip binlerce ürün geliştiriyor. Ancak astrobiyoloji gibi heyecan verici bir alanda ilk kez deneyler yapılıyor” diye konuştu. FAO Genel Direktörü QU Dongyu da “Proje kapsamında uzaya gönderilen tohumlar Dünya'ya geri döndüğüne göre, kozmik radyasyonun, mikro yerçekiminin ve aşırı sıcaklıkların etkilerini görebilir ve bunları ortak laboratuvarlarımızda üretilenle karşılaştırabiliriz. Bu çığır açan deneyin, iklim değişikliğine uyum sağlayabilen ve küresel gıda güvenliğini artırabilen bitkisel ürünlerin geliştirilmesine yardımcı olacağını umuyoruz” diye konuştu. Kaynak:İHA

İzmir’in Dermokozmetik Firması İtalya’da Büyük İlgi Gördü

Cosmoprof Worldwide Bologna’da dermokozmetik sektöründen standa sahip tek İzmirli firma olan International Group Nacar, özellikle ‘private label manufacturing’, yani fason kozmetik üretimi konusunda uzmanlaşmış durumda. Şu an itibarıyla 10’dan fazla ülkede 40’ın üzerinde markaya üretim yapmakta olan International Group Nacar, Türkiye’de de medikal estetik alanında en önde gelen doktorlarının markalarının üretimini gerçekleştirirken, influencer markalarını ve Esderma MD gibi profesyonel dermokozmetik markalarının da üretimini sağlıyor. Türkiye’nin lider dermokozmetik Ar-Ge laboratuvarı ve Sağlık Bakanlığı’ndan akredite GMP sertifikalı üretim tesisine sahip olan International Group Nacar, iki ayrı fabrikasında toplamda üç temiz odası ile en son teknolojiye sahip tam otomatik cihazları kullanarak üretim yapıyor. Bu temiz odalarından birinde düşük adetli üretimler yapabildiği için özellikle start-up ve kadın girişimcileri destekleyici politikalar yürütüyor. YENİLİKÇİ ÜRÜNLER Temiz odalarda, tüm üretim süreçleri hijyenik bir ortamda gerçekleştiriliyor ve ürünlerin kalitesi maksimum seviyede tutuluyor. Ayrıca, tam otomatik cihazlar sayesinde üretim süreçleri daha hızlı ve verimli bir şekilde yönetilebiliyor. International Group Nacar, üretim sürecinin her aşamasında kalite kontrol önlemleri uyguluyor ve müşterilerine en kaliteli ürünleri sunmaya özen gösteriyor. Firma, teknolojik altyapısı ve uzman kadrosu ile sektörde lider konumda bulunuyor ve müşterilerinin ihtiyaçlarını karşılamak için sürekli olarak yenilikçi ürünler geliştiriyor. Kaynak:Basın Bülteni

Genom Düzenleme Teknolojisi Başarılı Oldu

BUÜ Ziraat Fakültesi Bahçe Bitkileri Bölümü’nde çalışan öğretim üyeleri Prof. Dr. Meryem İpek, Prof. Dr. Ahmet İpek, Doç. Dr. Asuman Cansev ve doktora öğrencisi Deniz Zahide Altınşeker Acun’dan oluşan proje ekibi, yeni nesil genom düzenleme teknolojisi olan CRISPR/Cas9 tekniğini üniversitede ilk kez uyguladı. Bilimsel Araştırma Projeleri Birimi tarafından desteklenen FGA-2021-201 No’lu proje çerçevesinde önemli veriler elde edildi.Akademisyenler, bu yöntem sayesinde geliştirilen havuç genotipleri kullanılarak havuç yetiştiriciliğinde önemli bir sorun olan yabancı ot mücadelesinin daha etkin ve sürdürülebilir bir şekilde yapılabileceğini açıkladı. Proje sonuçları hakkında bilgi veren Prof. Dr. Meryem İpek, “Bugün tıp, gıda, veterinerlik, ziraat gibi birçok alanda başarılı ile uygulanabilen CRISPR/Cas9 teknolojisi genom bilgisi mevcut hemen her organizmada uygulanabiliyor. Bu genetik mühendisliği teknolojisinde genomda hedeflenen gende kontrollü mutasyonla susturma ya da söz konusu gende değişiklik yaparak istenilen özellikler organizmalarda elde edilebiliyor” dedi.Çalışmalar umut verici Proje yürütücüsü Prof. Dr. İpek, bu yöntemi kullanarak asetolaktat sentez (ALS) geninin aktivitesini bozan herbisitlere (yabancı ot ilacı) karşı tolerans sağlayacak nokta mutasyonunu havuç genomunda yaptıklarını söyledi. İpek, “ALS enzimin gen bölgesini etkileyen herbisitler, bitkilerin ölmesine sebep oluyor. Havuç bitkisindeki ALS gen bölgesinde CRISPR/Cas9 teknolojisi kullanarak meydana getirmeyi başardığımız nokta mutasyonu ile elde ettiğimiz havuç bitkileri, klorsülforon içeren herbisitlere karşı tolerans kazandı. Bu yöntemle geliştirilen havuç genotipleri kullanılarak havuç yetiştiriciliğinde önemli bir sorun olan yabancı ot mücadelesi daha etkin ve sürdürülebilir bir şekilde yapılabilecek’’ şeklinde konuştu.Prof. Dr. Meryem İpek, teknolojinin diğer bitkilere farklı agronomik özelliklerin kazandırılmasında da kullanılabileceğini ve bitki ıslahı çalışmalarında umut verici olduğunu vurguladı. Projede yer alan akademisyenler, CRISPR/Cas9 genom düzenleme teknolojisinin bitki ıslahı alanında BUÜ’de ilk kez uygulandığına işaret ederek, kendilerine katkı sunan BAP Komisyonu ve BAP Birimi’ne teşekkür etti. Kaynak:AA

TÜBİTAK Kayseri Şeker Ar-Ge Merkezini Ziyaret Etti

İstanbul Teknofest etkinliği çerçevesinde Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mustafa Varank ve TÜBİTAK Başkanı Prof.Dr. Hasan Mandal'ın katılımları ile gerçekleştirilen TÜBİTAK 1004 Programı adı altında açılan çağrıda 12 platformun desteklenmesine karar verildiği, Mükemmeliyet Merkezi Destek Programı ile Kayseri Şeker'in de "Sürdürülebilir Tarım ve Sağlıklı Gıda için Biyolojik Temelli Zirai İlaçların Üretim Yöntemlerinin Geliştirilmesi" alanında 2 adet projesi onay aldı. Türkiye'nin lokomotif sanayi kuruluşlarının, en yetkin akademik kurumlarının ve en seçkin araştırmacılarının iş birliği yapmalarının hedeflendiği S-ATP çatısı altında Kayseri Şeker "Sürdürülebilir Tarım ve Sağlıklı Gıda için Biyolojik Temelli Zirai İlaçların Üretim Yöntemlerinin Geliştirilmesi "proje tabanında sorumlu olarak "Biyopestisit Geliştirilmesi, Optimizasyonu ve Silisyum Hidrojel temelli yavaş ilaç Salınımlı Nanormateryal Geliştirilmesi olarak 2 adet projesi yer alıyor. Kayseri Şeker Ar-Ge Merkezi'nden Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı Oğuzhan Ulu, konuya ilişkin yaptığı açıklamada şu görüşlere yer verdi: "Kayseri Şeker Ar-Ge Merkezi, Kayseri Pancar Ekicileri Kooperatifi Yönetim Kurulu Başkanı Hüseyin Akay'ın belirlediği vizyon çerçevesinde nitelikli ve yenilikçi projeler ortaya koyarak şeker sektöründe fark oluşturmaya devam etmektedir. Proje çerçevesinde sürdürülebilir ve yeşil mutabakat hedefli "Biyolojik Temelli Zirai ilaç Üretimi'' hedefi ile Kayseri Şeker Ar-Ge Merkezi olarak çalışmalarımız planlanmıştır. Projeler Erciyes Üniversitesi ERFARMA, Akdeniz Üniversitesi Ziraat Fakültesi Tarımsal Biyoteknoloji Bölümü, TÜBİTAK-MAM ile etkileşimli olarak yürütülecektir. Sonuç olarak iki farklı projenin çıktısı yine bu projenin girdileri arasında yer alacak olup, ülkemizde nitelikli ve katma değerli ürünlerin geliştirilebilmesi için sürdürülebilir bir sistemin oluşmasında önemli bir katkı sağlayacaktır. TÜBİTAK 1004 Mükemmeliyet Merkezi Destek Programı çerçevesinde geliştirilen ürünlerin ve teknolojilerin özel sektöre transfer edilebilmeleri ve ticari olarak değer kazanması açısından, Kayseri Şeker önemli bir rol üstlenmiştir." Kayseri Şeker'in bu araştırma programının yöneticisi olan Erciyes Üniversitesi Tarım Araştırma ve Uygulama Merkezi başta olmak üzere Türkiye'nin saygın üniversiteleri ODTÜ, Ege, Çukurova, Marmara ve İstanbul Üniversiteleri ile işbirliği içerisinde olacağının bilgisi de verildi. Kaynak:AA

AbdiBio Grup Başkanı Biyoteknolojik İlaçta da Türkiye’nin Bir Numarası Olmak İstediklerini Belirtti

Türkiye’de ilaç sektörünün lideri olan Abdi İbrahim, uzun soluklu planlama ve stratejilerle dünyada etkili bir oyuncu olma hedefiyle çalışmalarını sürdürüyor. Şirketin odağında yer alan biyoteknoloji çalışmaları ise AbdiBio çatısı altında toplanıyor.  Biyoteknolojinin Abdi İbrahim ve Türk ilaç sektörünün geleceği için büyük önem taşıdığını belirten AbdiBio Grup Başkanı Dr. Ali Özüer, şirketin 2025 stratejisi çerçevesinde, Türkiye’nin bir numaralı biyoteknolojik ilaç üreticisi olma hedefiyle çalıştıklarını söyledi. Özüer açıklamasında şu ifadeleri kullandı:  “AbdiBio, Türk ilaç sektörünün 21 yıldır kesintisiz lideri olan Abdi İbrahim’in yenilikçi ve vizyoner bakış açısının eseri. Biyoteknoloji, değişen dünya şartlarında devletlerin milli öncelikler kapsamına aldığı bir alan. Biz de 2018’de 100 milyon dolarlık yatırımla açılışını yaptığımız AbdiBio’da kendi biyoteknolojik ilaçlarımızı geliştirip uluslararası standartlarda üretmeyi hedefliyoruz. Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği ülkeleri başta olmak üzere global pazarlara ihracat yaparak çifte katma değer yaratmak istiyoruz. Özetle dışarıya döviz vermektense, döviz kazanma vizyonumuzla projelerimizi sürdürüyoruz.” Türkiye’nin en büyük biyoteknolojik ilaç üretim tesisi: AbdiBio Esenyurt’ta son teknoloji ile üretim yapan AbdiBio’nun, Türkiye’nin en büyük biyoteknolojik ilaç üretim tesisi olarak yalnızca şirkete değil, Türk ilaç sanayisine de rehberlik ettiğini ve büyük katkı sunduğunu söyleyen Dr. Ali Özüer, tesisle ilgili şu bilgileri verdi: “AbdiBio, 13.500 metrekarelik alana yayılan bir biyoteknolojik üretim tesisi. Tesisin mevcut yıllık üretim kapasitesi ise 11 milyon flakon, 11 milyon şırınga, 16 milyon kartuş ve 1 milyon liyofilize ürün.”  "İnsanların ilaca erişimini kolaylaştırmayı hedefliyoruz" Türkiye'nin biyoteknoloji alanında dışa bağımlılığını azaltmayı, yerel kaynaklı tedavi alternatiflerini artırmayı ve en önemlisi de insanların ilaca erişimini kolaylaştırmayı hedeflediklerini ifade eden Özüer; “Pazarda bulunan biyoteknolojik ürünlerin tamamına yakını ithal. AbdiBio tesisimizi hayata geçirirken, ithal ettiğimiz bu ürünlerin ülkemizde geliştirilmesi ve üretilmesini hedefledik. Bu sayede hem hastaların ilaçlara erişimini kolaylaştırdığımıza hem de ülke ekonomisine değer kattığımıza inanıyoruz. Bunun sonuçlarını da kamuoyu ile paylaştığımız 2020 Sosyoekonomik Etki Raporumuzda çok net gördük. 2018 yılında onkoloji alanındaki ilk biyobenzer ilacımız sayesinde ülkenin sağlık harcamalarında 80 milyon dolar tasarruf sağlandı” diye konuştu. “Demir eksikliğinde kullanılan bir ilacın üretimine başladık” AbdiBio’nun gündemdeki konuları ile orta ve uzun vadeli hedeflerine de değinen Dr. Ali Özüer şöyle devam etti: “2021 yılında, hücre bankasından başlayarak geliştirdiğimiz biyoteknolojik ürünün temel çalışmalarını yapacağımız Proses Geliştirme Laboratuvarı’nı açtık. Ağustos 2023’te faaliyete geçecek olan mAb üretim alanımız için reaktörler ile yardımcı ünitelerin alımı ve kurulumunu yapıyoruz. Bununla birlikte, halihazırda bitmiş olan formülasyon ve paketleme alanımızda, demir eksikliği tedavisinde kullanılan ve bugüne kadar ithal edilen önemli bir ilacın aseptik şartlarda ticari üretimine Nisan 2023 itibarıyla başladık. Bunun yanı sıra ilk etapta yurt dışında 12 ülkeye ihraç etmeyi planladığımız bir biyoteknolojik ilaç ile Avrupa’ya ihraç edeceğimiz bir kimyasal ilacın teknoloji transferi ve deneme üretimlerini de 2023 yılının sonuna kadar gerçekleştireceğiz.” Ali Özüer ayrıca, şirketin onkoloji alanında ilk biyobenzer molekülü olan mAbdi #2 ile uluslararası pazarda en iyi performans gösteren ilk 5 biyofarma ürünü içinde yer almayı hedeflediklerini söyledi. Özüer, orijinal ürünün ilk biyobenzerlerinden birini piyasaya sürerek 2026 yılına kadar yaklaşık 31 milyar dolarlık hacme sahip pazarın önemli küresel aktörlerinden biri haline gelmeyi amaçladıklarını da kaydetti. "Sağlıklı yaşam herkesin hakkı" Biyoteknolojik ilaçta, hücre bankasından nihai ürüne kadar tüm süreçlerle ilgili lisans almayı, teknoloji transferi yapmayı, ortaklık veya satın almalarla büyümeyi planladıklarını belirten Özüer sözlerine şöyle devam etti:  “Bilgiyi, beceriyi ve ürünleri, nitelikli uzmanlarla ve doğru ortaklarla buluşturmamız gerekiyor. Abdi İbrahim güçlü finansal yapısı ve yatırımcı kimliği ile böyle bir stratejiyi hayata geçirebilecek Türkiye’deki belki de tek ilaç şirketi. Biz bu süreçte bir ilke imza atarak İsviçreli OM Pharma’nın yüzde 28,5 hissesini satın aldık. ABD’de Colorado Üniversitesi ve Illinois Üniversitesi ile güçlü bağlantılara sahip olan, biyolojik ve gen tedavisinde kullanılan ilaçlar geliştiren Amerikalı biyoteknoloji start-up’ı Ocugen firmasına yatırım yaptık. Bu yatırımlara yenileri de eklenecek. Biz, AbdiBio olarak gücümüzü liderliğimiz, tutkumuz, cesaretimiz ve sorumluluğumuzdan alıyoruz. ‘Sağlıklı yaşam herkesin hakkı; bunu gerçekleştirmek ise bizim işimiz!’ mottosunu kendimize ilke edindik. Bu doğrultuda bilimin ışığında, inovasyonu odağımıza alarak yüksek teknoloji ile geliştirdiğimiz tedavi yöntemlerini her insan için erişilebilir kılmak hedefiyle var gücümüzle çalışmaya devam edeceğiz.” Kaynak:Basın Bülteni

TÜBİTAK Bursiyerlerine Sigorta Müjdesi

Yükseköğretim kurumları araştırma altyapılarının, AR-GE, ve tasarım merkezleri ve kamu AR-GE birimleri ile iş birliği yaparak ihtisaslaşması ve mükemmeliyet merkezi haline gelerek geliştirdikleri ürün ve teknolojileri özel sektöre transfer edebilmelerini sağlamak amacıyla oluşturulan TÜBİTAK 1004-Mükemmeliyet Merkezi Destek Programı devam ediyor. Program kapsamında yeni patentler çıkması, yerli ve milli ürünler geliştirilmesi ve Türkiye'nin uluslararası platformlarda rekabet gücünün artırılması amacıyla "TÜBİTAK 1004 Programı-Yüksek Teknoloji Platformları" çağrısına çıkılmıştı. Programın ikinci çağrısı kapsamında desteklenen 12 platform, TEKNOFEST kapsamında düzenlenen TÜBİTAK 1004 Programı Yüksek Teknoloji Platformları Deneyim Paylaşım ve Tanıtım Töreni'nde açıklandı."TEKNOFEST'te bugün rekor kırmayı hedefliyoruz" Törende konuşan Sanayi ve Teknoloji Bakanı Varank, bu güzel etkinliği TEKNOFEST kapsamında gerçekleştirdiklerini belirterek, "Müthiş bir TEKNOFEST oluyor. Dün 600 binden fazla ziyaretçiyi misafir ettik. Bugün rekor kırmayı hedefliyoruz. Zaten toplantıya biraz geç kaldım. Kusuruma bakmayın. Yollar tıkalı olduğu için bir trafik motorcu arkadaşımızın arkasına binip böyle buraya gelebildim" dedi. Türkiye'nin Milli Teknoloji Hamlesi rehberliğinde büyük atılımlar yapmaya devam ettiğini aktaran Varank, Uluslararası Uzay İstasyonu'na gidecek ilk Türk yolcuların açıklanması, Türkiye'nin batarya üretim kampüsünün temellerinin atılması, Yeni Altay tankının testler için Türk Silahlı Kuvvetleri'ne teslim edilmesi, TÜBİTAK Aşı ve İlaç Geliştirme Kampüsü'nün açılması, İMECE'nin uzaya fırlatılması gibi önemli gelişmelerden bahsetti. Varank, bunlar gibi nice başarıları kamuoyu ile paylaşmaya devam ettiklerini, her zaman olduğu gibi eser ve hizmet siyasetine devam ettiklerini belirterek, "'Türkiye yüksek teknolojide, katma değerde yerinde sayıyor' diyenlere inat daha güçlü, daha müreffeh bir Türkiye'ye, yani Türkiye Yüzyılı'na doğru kararlı bir şekilde ilerlemeye devam ediyor" dedi."1004 Programı ülkemizin yüksek teknoloji üretimini artıracak" Mustafa Varank, bu süreçte herkese kritik roller düştüğünü, TÜBİTAK'ın da Türkiye'nin milli araştırma kurumu olarak omzunda en fazla yük olan kurumlar arasında yer aldığını aktararak, sözlerini şöyle sürdürdü: "Bugün bir araya gelmemize vesile olan 1004 Programı da ülkemizin yüksek teknoloji üretimini artıracak TÜBİTAK'ın etkin destek programlarından bir tanesi. 1004 Programı ile kamu, sanayi ve akademiden paydaşları bir araya getirip aynı hedef doğrultusunda iş birliği yapmalarını teşvik ediyor, onlara öncülük etmeye çalışıyoruz. Yüksek teknoloji içeren ithal ürünler yerine uluslararası pazarlarda rekabet edebilecek yerli ürünlerin teknoloji platformları aracılığıyla geliştirilmesini sağlıyoruz. Böylelikle araştırma altyapılarımızın ihtisaslaşmasını ve birer mükemmeliyet merkezine dönüşmelerini istiyoruz. Halihazırda kamu, özel sektör ve üniversite AR-GE merkezlerini bir araya getirdiğimiz yüksek teknoloji ve sanayi yenilik ağları platformlarına 1,5 milyar liraya yakın kaynak aktaracağız." Varank, bu programların kendine özgü yanları, Türkiye'de ilk defa başlattıkları yönleri bulunduğunu, birlikte geliştirme ve başarma yaklaşımıyla kamu, özel sektör ve üniversite AR-GE merkezlerinin bir araya gelmesini istediklerini ifade etti. "Daha önce desteklediğimiz platformlar, doğru yolda olduğumuzu şimdiden bize gösterdi" Sanayi ve Teknoloji Bakanı Varank, Türkiye'nin lokomotif sanayi kuruluşlarının, en yetkin akademik kurumlarının ve en seçkin araştırmacılarının iş birliği yapmalarını ve odaklanarak ihtisaslaşmalarını istediklerini belirterek, şu değerlendirmelerde bulundu: "Bu uzmanlıkta geliştirdikleri ürün veya teknolojiyi mutlaka ve mutlaka ticari şekilde özel sektöre transfer etmelerini istiyoruz. Burada kamu, sanayi ve akademik paydaşlar bir araya geldiği için birbirinden bağımsız yürüyen aynı işlerin de önüne geçmiş oluyoruz. Yani kamu kaynaklarının aynı işlerde farklı yerlerde harcanmasının da önüne geçmiş oluyoruz. Program kapsamında geliştirilen ana ürünlerin, yani platformların yanında birtakım ara teknolojilerin üretilmesi de bizim açımızdan önem arz ediyor. Geliştirilen yerli ve milli ürünlerin yanı sıra desteklenen araştırmacı ve kursiyerler sayesinde yüksek teknoloji alanlarında çalışacak insan kaynağımızın da kapasitesini artırmış oluyoruz." Varank, TÜBİTAK 1004 Programı kapsamında bugüne kadar iki çağrıya çıktıklarını ve 2018'deki ilk çağrıda toplam 8 platformun desteklenmesine karar verdiklerini anımsatarak, "Desteklenen 8 platform çatısı altında 14 üniversite, 19 özel kuruluş, 2 kamu AR-GE enstitüsü ve 4 AR-GE ve tasarım merkezi olmak üzere 39 kuruluş yer alıyor. Bu platformlarda 984 araştırmacıyı, 536 bursiyeri destekliyoruz. Çalışma alanlarının içerisinde kanserde hedefe özgü ilaçlar, yüksek verimli silisyum tabanlı güneş hücresi üretimi, nano malzemeler, hücresel tedavi ürünleri ve klinik uygulamalar gibi geleceğin teknolojileri var. Henüz proje destek sürelerinin yarısı tamamlanan bu platformlarımız, geliştirmeye başladıkları ürün ve teknolojilerle doğru yolda olduğumuzu aslında şimdiden bize gösterdi" sözlerini kullandı. "Program kapsamında 1.279 araştırmacı ve 111 bursiyeri destekleyeceğiz" Mustafa Varank, 2021'de açtıkları çağrıda 12 platformun desteklenmesine karar verdiklerini belirterek, burada üniversitelerden, özel sektörden, kamudan, AR-GE ve tasarım merkezlerinden oluşan 77 kurum ve kuruluşun görev alacağını bildirdi. Program kapsamında 1.279 araştırmacı ve 111 bursiyeri destekleyeceklerini aktaran Varank, şu bilgileri verdi: "12 platformumuz döngüsel ekonomi, akıllı şehirler, elektrikli araçlar ve batarya teknolojileri, nanoteknoloji, gıda arzı güvenliği, sürdürülebilir tarım teknolojileri, nöroteknoloji gibi araştırma alanlarında faaliyetler yürütecek. Şüphesiz Türkiye'nin önde gelen kuruluşlarının oluşturduğu bu platformlar, Türkiye'nin ihtiyacı olan teknolojilerin karşılanmasında başrolü oynayacaklar. Bu vesileyle Türkiye Yüzyılı'nda itici güç olacak yüksek teknoloji ürünlerinin rol oynayan tüm paydaşlarımızı tekrar yürekten tebrik ediyorum." "Yarın Yapay Zeka Ekosistem çağrısının ikincisine çıkıyoruz" Sanayi ve Teknoloji Bakanı Varank, sürdürülebilir bir yapay zeka ekosistemi inşa ettiklerini ve TÜBİTAK Yapay Zeka Enstitüsü kurduklarını, daha sonra ekosistemi daha ileriye taşımak için tüm paydaşları aynı anda harekete geçirecek yeni yaklaşımlara ihtiyaç duyulduğunu tespit ettiklerini bildirdi. Bunun için yepyeni bir destek modeli olarak kurguladıkları Yapay Zeka Ekosistem Çağrısı'nı geçen yıl başlattıklarını anımsatan Varank, ilk defa uygulanan bu destek modeliyle bilgiyi geliştiren, üreten ve ihtiyaç duyan tarafları bir araya getirdiklerini, sanayiye yönelik açtıkları bu çağrı kapsamında üretim, finansman, iklim değişikliği, tarım ve gıda alanlarını öncelikli alanlar olarak belirlediklerini bildirdi. Varank, çağrı kapsamında 10 konsorsiyumu desteklemeye başladıklarını, destek tutarının an itibarıyla 20 milyon liraya ulaştığını belirterek, şunları kaydetti: "Yoğun ilgi gösterilen bu yapay zeka çağrımızın ikincisini, akıllı eğitim teknolojilerini de ekleyerek, inşallah yarın itibarıyla tekrar açıyoruz. Tabii bu çağrımızı diğerlerinden ayıran önemli özellikler var. Bu da bu çağrımızın destek modeli. Bu destek modelinde bir tarafta yapay zeka çözümlerine ihtiyaç duyan bir kamu kurumu olacak, diğer taraftan da bu müşteri kuruma hizmet edecek, ihtiyaç duyulan çözümü geliştirecek teknoloji firmaları, teknoloji sağlayıcıları ya da üniversiteler olacak. İşte bu sayede yarın itibarıyla kamuya dönük olacak bir yapay zeka ekosistem çağrımızı açmış olacağız. Kamunun ihtiyaç duyduğu çözümleri üniversitelerimiz ve şirketlerimiz aracılığıyla geliştireceğiz ve inşallah çok güzel projelere Türkiye ve dünyada örnek olacak yapay zeka çözümlerini hep birlikte kavuşmuş olacağız." "Bursiyer araştırmacıların isteğe bağlı sigortalarının yüzde 50'si TÜBİTAK'tan" Mustafa Varank, araştırmacı insan kaynağına yönelik önemli bir müjdeyi kamuoyu ile paylaşmak istediğini ifade ederek, "Halihazırda bir kurumda çalışmadan bizden burs alan doktora ve doktora sonrası araştırmacılarla karşılaştığımızda sürekli bizlere söylediği bir sorun vardı; 'Sayın Bakanım, biz sizden burs alıyoruz, ciddi manada çalışmalar yapıyoruz ama bizim sigortamız başlamıyor. Buna bir çözüm bulur musunuz' dediler. Biz de arkadaşlarımızla oturduk, bir çözüm geliştirdik. Fiili olarak bir yerden maaş almadan sadece bizim verdiğimiz burslarla geçinen araştırmacılarımızın isteğe bağlı yaptıracakları sigortalarının bedelinin yüzde 50'sini bundan sonra TÜBİTAK olarak biz ödeyeceğiz. Bu sayede arkadaşlarımız emekli olma yolunda biraz kendileri katkı verecek, biz de katkı vereceğiz. Böylece hep o bizden talep ettikleri emeklilik süreçleri başlamış olacak" şeklinde konuştu. "TÜBİTAK 1004 Programı Türkiye'deki ekosistemin dönüşümü için önemli bir fırsat" TÜBİTAK Başkanı Prof. Dr. Hasan Mandal da TÜBİTAK 1004 Programı'nı, Türkiye'deki ekosistemin dönüşümü için önemli bir fırsat olarak gördüğünü söyledi. Mandal, bu programın Türkiye'nin ihtiyacı olan yüksek teknoloji alanlarında açıldığını belirterek, "1004 Programı'nı yürütürken TÜBİTAK'ın diğer destek programlarıyla da bir aile oluşturmaya çalışıyoruz. O yüzden ekosistemi değiştirirken bunun da çok kıymetli olduğunu düşünüyoruz" dedi. Desteklenecek 12 platform açıklandı TÜBİTAK 1004 Programı kapsamında desteklenecek 12 yüksek teknoloji platformu şöyle: "Uludağ Üniversitesi (BATEG)/Elektrikli Taşıtlar İçin Batarya Teknolojileri Araştırma ve Geliştirme Platformu. İTÜ/Çevreye Uyumlu Sürdürülebilir İleri Araç Teknolojileri Platformu. Erciyes Üniversitesi (S-ATP)/Türkiye Tarımsal Üretiminde Küresel İklim Değişikliğine Uyumlu Sürdürülebilir Tarım Teknolojileri Platformu. Ankara Üniversitesi/Tr.Aqua: Gıda Arzı Güvenliği Çerçevesinde Su Ürünlerinde Yenilikçi ve Sürdürülebilir Uygulamalar Platformu. SUNUM (LignoNano)/Sürdürülebilir Döngüsel Ekonomi İçin Katma Değerli İleri Nanoteknolojik Malzemeler ve Sistemler Platformu. ODTÜ MEMS- Maestro/Mikro Medikal Teknolojiler Platformu. Hacettepe Üniversitesi/Sağlıklı Yaşam İçin Yeni Nesil Biyomalzeme Teknolojileri Araştırma Ağı Platformu. İstanbul Cerrahpaşa Üniversitesi/Nöron Hasarına Yol Açan Hastalıkların Tanı, Tedavi ve İzlemine Yönelik Biyobelirteç ve İleri Teknolojik Uyarı Sistemlerinin Geliştirilmesi Platformu. Boğaziçi Üniversitesi/İnsan Fonksiyonunu Tehdit Eden Zorluklara Karşı Nöroteknolojik Çözümler Platformu. İBG/Korunma ve Tedavi Ulusal Platformu. İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü (Kuantay )/Kuantum Çağlayan Lazerler, Aygıtlar ve Uygulamaları Platformu. ODTÜ (SÜİT)/Sürdürülebilir Kentler İçin İleri Teknolojiler Platformu." Törene Sanayi ve Teknoloji Bakan Yardımcısı Mehmet Fatih Kacır, ASELSAN Yönetim Kurulu Başkanı ve Genel Müdürü Haluk Görgün, İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü Rektörü Yusuf Baran, Bursa Uludağ Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Ahmet Saim Kılavuz, TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Yusuf Sarınay, Hacettepe Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mehmet Cahit Güran, TÜBİTAK Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Ahmet Yozgatlıgil, Sağlık Bilimleri Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Cevdet Erdöl, Ankara Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Necdet Ünüvar, İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa (İÜC) Rektörü Prof. Dr. Nuri Aydın ve ODTÜ Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Mehmet Zeyrek'in yanı sıra ilgili platformları oluşturan kamu kurum ve kuruluşları ile şirketlerin yetkilileri katıldı. Kaynak:DHA

Sığır Aort Damarından İnsan Aort Damarı Üretildi

Ankara Üniversitesi Kimya Bölümü Biyokimya Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Burak Derkuş ile yüksek lisans ve doktora öğrencilerinden oluşan ekibi, İngiltere'nin Nottingham Üniversitesi, İsviçre'den AO Araştırma Enstitüsü ile Orta Doğu Teknik Üniversitesi ve Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi araştırmacıları iş birliğiyle, sığır aort damarlarından insanda kullanılabilecek doğal aort damarı üretti. Kesimhanelerden elde edilen sığır aort damarları, laboratuvar ortamında 'deselülerizasyon' teknolojisiyle hücrelerinden arındırılarak, yenilikçi bir biyomalzemeye dönüştürülüp, 3D biyoyazıcı aracılığıyla yeni aort damarları oluşturuldu. Elastik bir yapıya sahip yeni aort damarları, mekanik olarak dayanıklı yapısını yosun kaynaklı bir biyopolimerden, üstün biyolojik özelliklerini ise hücresizleştirilmiş aort dokusundan aldı. "Aort damar eş değerleri üretim gerçekleştirdik" Doç. Dr. Burak Derkuş, aort damarının kalpten çıkan ve vücuttaki diğer tüm atardamarları besleyen en büyük damar olduğunu söyledi. Doç. Dr. Derkuş, aort damarının bir insan ömründe ortalama 200 milyon litre kanın aktarımından sorumlu olduğunu ifade ederek, "Özellikle sağlıksız beslenme, sigara kullanımı ya da genetik geçişli hastalıklardan dolayı bazen aort daralması gibi problemler ortaya çıkabilmektedir. Bu tür durumlar ileri aşamalara geçerse ve özellikle cerrahi işlemlere gereksinim duyulursa, burada sentetik aort greftleri ya da damar vasküler greftler kullanılmaktadır. Bunlar da bir aort damarının gösterdiği biyolojik aktiviteyi ya da fonksiyonu gösterememektedir. Bizim çıkış noktamız burasıydı. Biz ekibimizle birlikte sentetik aort greftlerine alternatif yüzde yüz doğal, aort damarının kendisinden üretebilen ultra elastik, dikişlenebilir, sızdırmaz aort greftlerini tasarladık. Yüzde yüz doğal ve aort dokusunun kendisinin kullanımıyla ve 3 boyutlu basım teknolojisinin getirdiği avantajları da kullanarak orijinal bir aort damarının geometri ve boyutlarını da göz önünde bulundurarak aort damar eş değerleri üretimini gerçekleştirdik" dedi. 3 Boyutlu Basım Teknolojisi Sığır aortlarını kullanarak çalışmayı gerçekleştirdiklerini söyleyen Doç. Dr. Derkuş, "Burada ilk olarak aort dokusunu temizliyoruz. Ardından küçük parçalara ayırıyoruz ve çeşitli kimyasalların, deterjanların ya da enzimlerin kullanımıyla bu aort dokularını hücrelerinden arındırıyoruz. Ayrıca nükleer materyallerden de arındırıyoruz. Amacımız hem hasarlı hücrelerinden hem de immün yanıt oluşturmaması için nükleer materyallerinden arındırılmış bir aort dokusunun geri kalan baz kısmını yani biyokimyasal kısmını koruyarak elde etmektir. Ardından bunları 3 boyutlu basım teknolojisi ile yeniden işleyip yeni aort eş değerleri üretiliyor. Daha sonra bunlar kök hücreler ya da hastanın kendi hücreleri ile yeniden canlandırılarak, canlandırılmış bir biyoyapay aort damarı elde ediliyor" dedi. Kaynak:Basın Bülteni

E-bülten için aşağıdaki bilgileri doldurmanız yeterli.

Giriş Yap

Şifremi Unuttum Kayıt Ol

Kayıt Ol

Şifremi Unuttum