Haberler

Bilimin 3 Öncü İsminden Biri

Türkiye’nin ilk kanser ilaç adayını geliştiren Prof. Dr. Rana Sanyal, Cartier Women’s Initiative Programı’nın “2021 Bilim & Teknoloji Öncüsü” kategorisinde yer alan üç kadından biri seçildi. Sanyal “Geleceğe bilim ve teknoloji alanında bayrak taşıyan kadınlar imza atacak” dedi. Türkiye’nin ilk ilaç adayını geliştiren RS Research kurucu ortağı ve Boğaziçi Üniversitesi Kimya Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Rana Sanyal, dünyada bilim ve teknoloji öncüsü isimler arasına girerek büyük bir başarıya imza attı. Prof. Dr. Sanyal, dünyaya çalışmalarıyla değer katan ve rol model kadınları bir araya getiren Cartier Women’s Initiative Programı’nın “2021 Bilim & Teknoloji Öncüsü” kategorisinde yer alan üç kadından biri olmayı başardı. İlk ilaç adayı Boğaziçi Üniversitesi Kimya Mühendisliği’nden mezun olduktan sonra doktora eğitimini Boston Üniversitesi’nde tamamlayan Prof. Dr. Sanyal, Kaliforniya’da biyoteknoloji şirketi Amgen’de onkoloji ve nöroloji alanlarında ilaç kimyageri olarak çalışmalarını sürdürdü. 2004 yılında Türkiye’ye dönerek çalışmalarını sürdüren Prof. Dr. Sanyal şunları söyledi: “Laboratuvarda geliştirdiğimiz ilaç adayı molekülleri insana ulaştırmak için 2015 yılında ortağım Sena Nomak ile kurduğumuz RS Research’te, daha az yan etkiye sahip kemoterapi ilaçları ile daha etkili tedavi üzerinde çalışıyoruz. Bildiğiniz gibi kemoterapinin yan etkileri, etkin bir tedavinin önündeki en önemli engellerden biri. Biz kemoterapi ajanını hedefine, yani tümöre ulaşana kadar “paketleyen” bir teknoloji geliştirdik. Tümör yüzeyindeki reseptörleri tanıyan hedefleme modülü sayesinde hücre içine alınan nano-ilaç, etkin maddeyi burada serbest bırakıyor. RS Research ile laboratuvardaki tasarım aşamasından itibaren çalışmaları Türkiye’de yapılarak klinik araştırmalar için onayını alan ülkemizin ilk ilaç adayını geliştirmenin gururunu yaşıyoruz. Farklı kanser türlerini hedefleyen 5 ilaç adayımız var. Şu anda da bunlar arasından en önde giden molekülümüz ile klinik çalışmalara hazırlanıyoruz.” ‘İz bırakan kadınlar’ Prof. Dr. SanyalCartier Women’s Initiative Programı’na kabul edilmesini ise şöyle yorumladı: “’Bilim&Teknoloji Öncüsü’ kategorisinde yer alan öncü 3 kadından biriyim. Kategorideki diğer finalist adaylar Kanada ve Amerika’dan. Bu güçlü adayların yanına Türkiye’den bir isim yazdırmak benim için mutluluk verici. Sürecin sonunda üçer aday arasından bir derecelendirme yapılacak ancak hepimiz şimdiden çok şey kazandık. Kurduğumuz etkileşim ilham verici. Bir yandan etkimizi artırmaya yönelik eğitimlere katılıyor, bir yandan da programın bu yılki teması olarak belirlediği ‘dalga etkisi’ ile ekosistemimize daha fazla katkıda bulunmak için ufkumuzu genişletiyoruz.” ‘Bilimden vazgeçmeyin’ Prof. Dr. Sanyal kendi yolundan gitmek bilim kadınlara da şu tavsiyelerde bulundu; “Hayatta da bilimde olduğu gibi bize zaman kaybettiren ve sonuç alamadığımız uğraşları geride bırakıp, enerjimizi ayırdığımıza değecek işlere, projelere yönelmek zorundayız. Kadınları, yılmadan ve cesaretle bilime yönelmeye davet ediyorum. Geleceğe bilim ve teknoloji alanında bayrak taşıyan kadınlar imza atacak!” 'Cartier Women’s Initiative' nedir? Cartier Women’s Initiative, 2006’dan bu yana, kadınların gerçek potansiyellerine ulaşmalarına yardımcı olmanın yanı sıra, başarılarına ışık tutarak işlerini büyütmeleri ve liderlik vasıflarını geliştirmeleri için gerekli finansal ve sosyal desteği sunuyor. Cartier Women’s Initiative, kurulduğu günden bu yana, 59 farklı ülkeden gelecek vaat eden 260’tan fazla kadın girişimciye destek amacıyla 4 milyon dolardan fazla destek sundu. Kaynak : Milliyet - Meltem Günay

RS Research, Koronavirüs Mücadelesine Güç Katmaya Hazırlanıyor

İnsanlığı tehdit eden salgına karşı bilgi birikimini uzman paydaşlarının çalışmalarıyla bir araya getiren RS Research, hastalığın seyrinin ağırlaşmasını engelleyen ilacın solunum yoluyla doğrudan akciğere ulaştırılmasıyla, tedavinin kaygı uyandıran yan etkilerini azaltmayı planlıyor. Prof. Dr. Rana Sanyal liderliğinde kimyager, biyolog, eczacı ve hekimlerden oluşan RS Research araştırma ekibi, tedaviyi 2020 yılı sona ermeden hastalara ulaştırmayı hedefliyor. Boğaziçi Üniversitesi Kimya Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Rana Sanyal, Anadolu Ajansı’na verdiği demeçte "Kimyager, biyolog, eczacı ve hekimlerden oluşan araştırma ekibimizle hastalığın seyrinin ağırlaşmasını engelleyen ilacı doğrudan akciğere ulaştırarak tedavinin kaygı uyandıran yan etkilerini azaltacak teknoloji üzerinde çalışmaya başladık." dedi. Koronavirüse karşı uygulanan tedavilerin başta kalp olmak üzere farklı organlarda görülebilecek olumsuz etkilerinden bahsedildiğini belirten Sanyal, şunları kaydetti: "Kimyager, biyolog, eczacı ve hekimlerden oluşan araştırma ekibimizle hastalığın seyrinin ağırlaşmasını engelleyen ilacı doğrudan akciğere ulaştırarak tedavinin kaygı uyandıran yan etkilerini azaltacak teknoloji üzerinde çalışmaya başladık. RS Research olarak kanser alanında çalışmalarımızda kemoterapinin yan etkilerine odaklanıyoruz. Kemoterapi sırasında bizim hedefleme teknolojimizle tümöre ulaştığında etkisini göstermeye başlayan ilacın vücuttaki diğer hızlı büyüyen hücreleri etkilememesini sağlıyoruz. Yani ilacı paketleyip doğrudan adresine gönderebiliyoruz. Böylece tedavi sırasında hastaların sıklıkla yaşadığı yan etkileri azaltarak yaşam kalitesini artırmayı hedefliyoruz. Koronavirüs tehdidi karşısında araştırma ekibimizin bu bilgi birikimini paydaşlarımızın uzmanlığıyla birleştirdik." İlk deneme ‘’Hidroksiklorokin’’ ile yapılıyor Farklı hastalıklar üzerinde 5 yıldan fazla "hidroksiklorokin" etkin maddesi hakkında deneyim kazandıklarını kaydeden Sanyal, şu bilgileri verdi:  "İlk denememizi bu madde ile yapıyoruz. Geliştirdiğimiz ilaç taşıma teknolojisiyle hidroksiklorokin mikro kürecikler halinde paketlenip, solunum yoluyla doğrudan akciğere ulaştırılacak. İlaç mevcut kullanımda vücutta serbest olarak dolaşıyor ve tedavi ederken aynı zamanda diğer organlar üzerinde yan etkileri endişe yaratabiliyor. Şu anda mevcut tedavi protokollerinde etkili olduğuna dair bulgulara ulaşıldığı için biz bu olumlu etkiyi akciğere ulaştırdığımız ve olumsuz etkilerden kaçındığımız hedefleme teknolojisine çalışıyoruz’’. Sanyal, geliştirdikleri platformun farklı etkin maddelerin bağlanıp ayrılmasına elverişli bir yapıdan oluştuğunu, bu çalışmalarını sürdürürken dünya çapında klinik bulgular daha etkili bir tedaviyi ortaya çıkarırsa, teknolojiyle onu da "akıllı" hale getirmek için inceleyebildiklerini aktardı. Preklinik çalışmalar 6 ay içinde tamamlanacak İlaç geliştirme sürecinin oldukça sıkı düzenlemelere tabi bir alan olduğunu belirten Sanyal, "Koronavirüse karşı kamu başta olmak üzere tüm sağlık sektörü ile akademi ve sanayi ortak bir mücadeleye girişti. Biz klinik öncesi çalışmalarımızı 6 ay içinde tamamlamayı hedefliyoruz. Bu sürede laboratuvar araştırmaları, hücre ve hayvan deneyleriyle klinik aşamaya geçmek üzere zorunlulukları yerine getirirken 'Boğaziçi Üniversitesi Yaşam Bilimleri ve Teknolojileri Uygulama ve Araştırma Merkezi' ile 'Koç Üniversitesi Translasyonel Tıp Uygulama ve Araştırma Merkezi' altyapı ve uzmanlıklarından faydalanmayı planlıyoruz. Klinik çalışmada kullanılacak ilacın üretimi konusunda büyük ilaç şirketleriyle görüşmeye başladık. Aciliyet nedeniyle tüm çalışmalarımız eşzamanlı olarak birlikte yürüyecek. Dünya olarak bu virüse hazırlıksız yakalanmış hissetmenin umutsuzluğunu yaşıyoruz. Ancak şimdiye kadar geliştirdiğimiz bilgi birikimini transfer ederek hızla aksiyon alma yetimizi yabana atmayalım. Şu anda en büyük kaygı sağlık hizmetleri kapasitesinin önüne geçen hasta sayılarına varılması. Enfeksiyonun en yıkıcı hasarı akciğerde. Bu nedenle hastalığı ilk aşamada kontrol altına alan tedaviler büyük önem kazanmaya başladı’’ dedi. Hidroksiklorokin ile daha önceden çalıştıkları için farklı amaçlarda nasıl kullanılması gerektiğini ve farmakokinetik özelliklerini bildiklerini kaydeden Sanyal, "Bu şimdiden çalışmamızın birkaç adım ileriden başlaması demek. Ekibimiz ilk aşamada laboratuvarda daha önce sentezlediğimiz hidroksiklorokinli polimerlerle çalışmalara başlayarak nano ve mikro parçacık oluşumunu inceleyecek. Bunu, hazırladığımız mikro kürelerin akciğerdeki dağılımını takip ettiğimiz hayvan çalışmaları izleyecek." şeklinde konuştu. Sanyal, ilaç geliştirmede en hassas yönün klinik çalışmalara başlamadan, yani insanlar üzerindeki etkileri gözlemlenmeden önce öngörülebilen tüm riskleri ortadan kaldırmak olduğunu, gerekli çalışmalarının ardından Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu’na klinik araştırma başvurusunda bulunacaklarını ifade etti. Kaynak : BOUN  

Uzayda Karaciğer Dokusu Geliştirildi

Bilim insanları, gelecekte astronotları uzay ortamında tedavi etmek için karaciğer dokusu geliştirdi. Zira bir gün Mars‘ta ve Ay‘da astronotların yaşaması muhtemel. NASA‘nın yarışmasında birinci olan çalışmanın kapsamı sadece uzayla da sınırlı değil. Aynı zamanda bu dokular, organ nakli bekleyen dünyadaki hastalar için de bir yöntem. Karaciğer dokusu 30 gün yaşıyor ABD’li araştırmacılar canlı hücreleri kullanarak, küp şeklinde bir insan karaciğer dokusunu 3 boyutlu yazıcı ile laboratuvarda büyüttü. Wake Forest Rejeneratif Tıp Enstitüsünden (WFIRM) bilim ekibi, laboratuvarda 30 gün boyunca çalışabilen küp şeklinde bir doku geliştirdi. Çalışma ile ekip, NASA’nın Vasküler Doku Yarışması’nı kazandı. Ekip, hücrelerin bir ay boyunca hayatta kalabilmeleri için yeterli oksijen ve besin elde etmelerini sağlayarak hücrelerin dokuya dönüşmesine yardımcı olmak için ‘bölmelere’ sahip jel benzeri kalıplar üretti. 3D baskılı karaciğer dokusu sadece astronotları tedavi etmekle kalmayacak. Aynı zamanda Dünya’da organ nakli bekleyen hastalarda da kullanılabilir. Bilim insanları, en az on yıldır canlı hücreleri canlı insan vücudu parçalarına dönüştürmenin yollarını arıyor. 2011’de ekip kulak, kas ve çene kemikleri geliştirdi. Dr. Graça Almeida-Porada, çalışmaya ilişkin, “Önümüzdeki yıllarda NASA, Mars’a ve Dünya’ya yakın asteroitlere görevler yapacak. Ancak derin uzaydaki mevcut benzersiz koşullara maruz kalmanın astronotlara yönelik potansiyel sağlık riskleri hala iyi tanımlanmadı. Çalışma, umarım bu olumsuz etkileri nasıl önleyebileceğimizi veya azaltabileceğimizi anlamamıza yardımcı olacak.” dedi. Yapay bir karaciğer dokusunun başarısı vücuttaki dokuları ne kadar taklit ettiğine bağlı. Araştırma Uluslararası Uzay İstasyonuna ulaşırsa yeni adımları beraberinde getirecek. Gelişmiş damar sistemi ve mikro yerçekimi kombinasyonu, dünyada doku mühendisliği ve uzayda biyo-üretim için bir sonraki ilerlemeyi sağlayacaktır.

BIO KOREA 2021’de 5 Türk Biyoteknolojik İlaç Şirketi

Türkiye, T.C. Cumhurbaşkanlığı koordinatörlüğünde, İlaç Endüstrisi İşverenler Sendikası (İEİS) -Türkiye Biyoteknolojik İlaç Platformu destekleri ve 5 Türk biyoteknolojik ilaç şirketinin katılımları ile; alanında düzenlenen en büyük uluslararası etkinlikler arasında yer alan Uluslararası Biyoteknoloji Fuarı ve Konferansı BIO KOREA 2021’e katıldı. Bu yıl 15 incisi, 9-11 Haziran 2021 tarihlerinde Güney Kore’de gerçekleştirilen hibrid organizasyonda, tüm dünyadan çok sayıda firma ve ülke temsilcisi, biyoteknoloji alanındaki gelişmeleri paylaşmak, önemli ortaklıkların ilk adımlarını atabilmek ve ilgili eğitimlerden yararlanabilmek adına bir araya geldi.  BIO KOREA 2021 kapsamında, 10 Haziran tarihinde ise, çok sayıda izleyicinin katılımı ile Türkiye ülke paneli düzenlendi. Panelde T.C. Cumhurbaşkanlığı Yatırım Ofisi’nin yanı sıra; biyoteknoloji alanında mevcut faaliyetleri ile öne çıkan Türk şirketleri; Abdi İbrahim İlaç, Dem İlaç, Florabio A.Ş, İlko İlaç ve Nobel İlaç üst düzey yöneticileri sunumları ile yer aldı. Küresel alanda fırsatlar sunan gelişmekte olan bir pazar olarak Türkiye’deki biyoteknolojik ilaç endüstrisinin çalışmalarının ele alındığı oturumda; Koreli biyoteknoloji şirketlerine yatırım çağrısında bulunuldu. Son 6 yılda biyoteknolojik ilaç geliştirme ve üretimine 1,1 milyar dolardan fazla yatırım yapan Türk şirketlerinin üzerinde çalıştıkları yeni biyobenzerlerin devreye girmesiyle, pazarın önümüzdeki yıllarda yükseliş eğilimi göstereceği biliniyor. Bugün Türk ilaç firmaları, 2024 yılına kadar piyasaya sürülecek 32 biyoteknolojik ilaç (29 biyobenzer, 2 referans biyoteknolojik ilaç, 1 biyoüstün) üzerinde çalışıyor. Burak Dağlıoğlu: “Güney Koreli yatırımcıların biyoteknoloji alanındaki yetkinliklerinin ve ülkemize olan ilgisinin farkındayız” Cumhurbaşkanlığı Yatırım Ofisi Başkanı Ahmet Burak Dağlıoğlu BIO KOREA 2021 etkinliğine dair yaptığı açıklamada 100 yılı aşkın bir geçmişe sahip olan Türk ilaç sanayinin, günümüzde birçok küresel ilaç şirketine ev sahipliği yaptığını ifade ederek şunları kaydetti; “Türk sağlık sektörünün güçlü yönlerine odaklandığımızda, güçlü kamu sağlık politikaları, teşvikler, yatırım ortamını iyileştirici düzenlemeler, çevre ülkelerdeki pazarlara erişim için jeostratejik konumu ve 84 milyonluk nüfusumuz göze çarpmaktadır. Bugün, Türkiye’nin sunduğu cazip yatırım fırsatlarını ve Türk ilaç sektörünün kabiliyetlerini Asya’nın en önemli sağlık sektörü etkinliklerinden olan BIO KOREA 2021 kapsamında düzenlediğimiz ‘Avrupa ve Asya’yı Bağlayan Bölgesel Biyoilaç Merkezi’ panelimizde 5 güzide ilaç şirketimizin de katkılarıyla tanıtma imkanı bulduk. Küresel çapta biyoteknolojik ilaç üretimi önemini hızla artırmaktadır ve yakın gelecekte konvansiyonel ilaçların yerini alacağı öngörülmektedir. Türkiye de biyoteknolojik ilaç üretiminde yatırımcılar nezdinde yükselen bir yıldız olarak öne çıkmaktadır. Güney Koreli yatırımcıların biyoteknoloji alanındaki yetkinliklerinin ve ülkemize olan ilgisinin farkındayız, bu ilginin ilerleyen dönemde somut yatırımlara ve işbirliklerine dönüşeceğine inanıyoruz. Bu süreçlerde Türk sağlık sektörü başta olmak üzere ülkemizin katma değerli üretimine ve gelişimine katkı sağlayan İlaç Endüstrisi İşverenler Sendikası‘na, Türkiye Biyoteknolojik İlaç Platformu’na ve kıymetli üyelerine teşekkürlerimi iletmek istiyorum.” Nezih Barut: “İlaç sektörüne biyoteknolojik ilaçlar yön veriyor” BIO KOREA 2021’e katılarak ülkemizi temsil eden 5 ilaç şirketinden biri olan Abdi İbrahim’in ve İlaç Endüstrisi İşverenler Sendikası’nın Yönetim Kurulu Başkanı Nezih Barut ise, bu tarz etkinliklerin hem ülkemizin temsili hem de iş fırsatları açısından son derece önemli olduğunu açıkladı. Biyoteknolojinin dünya ilaç endüstrisinde büyümenin ve gelişimin lokomotifi olduğuna dikkat çeken Nezih Barut, özellikle son 10 yılda biyoteknolojik ilaçlar sayesinde birçok hastalığın tedavisinin mümkün hale geldiğini vurguladı. Barut, ilaç pazarındaki biyoteknoloji lehine dönüşümü gören tüm ülkelerin, biyoteknolojik ilaçları toplum sağlığına sunabilmek adına yoğun çalışmalar yürüttüğünü belirtti. İlaç sektörüne biyoteknolojik ilaçlar yön veriyor diyen Barut, şöyle devam etti: ‘’Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de biyoteknolojik ilaç pazarı hızla büyüyor. Buna karşılık ülkemiz, biyoteknolojik ilaçlarda büyük oranda dışa bağımlı durumda. Hastalarımızın biyoteknolojik ilaçlara daha kolay erişimini sağlamak, endüstrimizin rekabet gücünü artırmak ve kamu üzerindeki maliyet yükünü düşürmek açısından biyoteknolojik ilaçların ülkemizde geliştirilmesi ve üretilmesi kritik önem taşıyor. Konvansiyonel ilaçlara göre katma değeri çok daha yüksek olan biyoteknolojik ilaçların Türkiye’de üretilmesi, ülkemizin katma değerli ihracat hedefine büyük katkı sağlayacaktır. Ülkemizde bugün ihracatta kilo değeri 1,3 dolar seviyesinde. Oysa biyoteknolojik ilaçların ihracat kilo değeri 1.000 doların üzerinde. Yüksek katma değerli bu ürünlerin ülkemizde üretilmesi hem ithalattan kaynaklanan açığı azaltacak hem de ihracat gücümüzle döviz girdisi elde etmemize imkan tanıyacaktır. Bu nedenle de cari açığa çift yönlü pozitif bir katkı sunacaktır. Biz ilaç endüstrisi olarak bir süredir biyoteknoloji alanında büyük yatırımlar yapıyoruz. Sektör olarak, ülkemizi biyoteknolojik ilaç üretim ve ihracat üssü yapabilecek güçteyiz. Bu alanda hızla gelişmemizi sağlayacak unsurların başında; toplum sağlığı ve bilimsellikten ödün vermeden, biyoteknolojik ürünlerin pazara sunulma sürelerini mümkün olduğunca kısaltacak, ülkemize özgü bir mevzuatın uygulamaya alınması gelmektedir. Bunun yanı sıra, özellikle molekül geliştirme çalışmalarına devletimizin nakdi teşvikler yoluyla destek vermesi de son derece önemlidir. Güney Kore bu açıdan bizim için önemli bir başarı örneğidir, zira bu şekilde kısa zamanda küresel pazarda etkili yer edinen bir ülke olmuştur. İlaç Endüstrisi İşverenler Sendikası olarak, bu önemli organizasyonda ilaç endüstrimizi güçlü bir şekilde temsil etmemize destek veren Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığımıza, Cumhurbaşkanlığı Yatırım Ofisi Başkanı Sayın Ahmet Burak Dağlıoğlu ve değerli ekibine teşekkürlerimizi sunuyoruz.”  2006 yılından beri her yıl düzenlenen BIO KOREA, biyoteknoloji şirketleri için bir iş platformu olarak hizmet veriyor. Kore Sağlık ve Refah Bakanlığı tarafından desteklenen BIO KOREA, biyoteknoloji endüstrisini canlandıran, uluslararası bilgi ve teknoloji alışverişinin yapıldığı bir platform. Fuar, iş forumu ve konferans kanallarıyla bir çok konunun masaya yatırıldığı etkinlik akademisyenleri, 15’inci yılında “Yeni Normal: Biyolojik İnovasyonla Engelleri Aşmak” teması ile çok sayıda ülkeden profesyonelleri ve biyoteknoloji şirketlerinin CEO’larını bir araya getirdi.

Kimya Bilimine Yön Veren 100 Türk Araştırmasının Sonuçları Belli Oldu

Turkishtime’ın Hacettepe Üniversitesi, Kimya Bölümü, Biyokimya Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi ve TÜBA Asli Üyesi Prof. Dr. Adil Denizli liderliğinde gerçekleştirdiği “Kimya Bilimine Yön Veren 100 Türk Araştırması”, Kimya alanında önde gelen değerli bilim insanlarını bir araya getirdi. H-İndeksi değerlerinin yanı sıra, araştırma alanları, bilime ve insanlığa katkıları, aldıkları ödüller ve patentlerine de yer verildiği çalışma ile yeni nesil bilim insanları için ilham veren bir kaynak olması yanısıra, kimya endüstrisi ile kimya bilimi arasında bir köprü oluşturulması hedeflendi. 2017 yılında başlatmış olduğu Bilime Yön verenler Araştırma serisi kapsamında; 2017 yılında Bilime Yön Veren 100 Türk, 2018 yılında Tıp Bilimine Yön Veren 100 Türk araştırmasını gerçekleştirerek  sonuçlarını kitap haline getirdiği çalışmayla kamuoyu ile paylaşan Turkishtime, söz konusu seriye bu yıl Kimya Bilimine Yön Veren 100 Türk Araştırması ile devam etti. Turkishtime’ın Prof. Dr. Adil Denizli liderliğinde ve SANKO Holding - SÜPER FİLM sponsorluğunda hazırlanan araştırma kitabı, kimyanın beş ana bilim dalındaki (Organik Kimya, İnorganik Kimya, Analitik Kimya, Fiziksel Kimya, Biyokimya) Türk bilim insanlarını, araştırmalarının aldığı atıf sayısını gösteren ve evrensel kabul gören en yüksek H-İndeksi değerine (Google Scholar Veri tabanı kullanılarak) göre listelendi. Listede, DNA hasarı, DNA onarımı gibi konularda dünyanın önde gelen uzmanları arasında yer alan Prof.Dr. Miral Dizdaroğlu gibi çalışmalarını uluslararası alanda sürdüren bilim insanlarının yanı sıra, polimer kimyasında dünya çapında otorite sahibi olan Prof.Dr. Yusuf Yağcı, organik kimyanın önde gelen isimlerinden Prof.Dr. Metin Balcı gibi Türkiye'deki üniversitelerin tanınmış araştırmacıları yerini aldı. Özverili bir çalışmanın ürünü Türkiye başta olmak üzere dünyanın farklı bölgelerinde yaşayan başarılı Türk bilim insanlarını aynı çatı altında buluşturan kitapta, kimya alanında başarılı bilim insanlarının başarı öyküleri, araştırma alanları, bilime ve insanlığa katkıları ayrıntılı olarak anlatıldı.Özverili bir çalışmanın ürünü olarak ortaya çıkan Kimya Bilimine Yön Veren 100 Türk Araştırması kitabı, akademik hayatını kimya ve kimya mühendisliğine adamış birbirinden değerli bilim insanları tek tek araştırılarak hummalı bir çalışma ile hazırlandı. Bu çalışmada, özellikle uluslararası Web of Science veri tabanında yer alan, bilim insanlarının yıllardır birçok emekle yapmış olduğu yayınlarının hem üretkenliğini hem de alıntı etkisini ölçerek hesaplanan H-İndeksi verilerine göre sıralama yapıldı. Diğer yandan akademik isimlerin SCI indeksindeki çalışmalarına almış oldukları atıf sayıları da göz önünde bulunduruldu.  Kimya Bilimine Yön Veren 100 Türk Kitabı için tıklayınız Kaynak : Turkistime

Sentetik Türleşme: CRISPR-Cas9 Genetik Mühendislik Yöntemi ile Yeni Böcek Türleri Yaratmak Mümkün

Bilim tarihinden aşina olduğumuz şudur: Yeni bir organizmayı keşfetmek kolay değildir. Yeni bir türü keşfetmek istiyorsanız, yıllarınızı sahada araştırma yaparak geçirmeniz gerekir. Ancak genetik mühendisliği sayesinde "tür" dediğimiz şeyler, "bulunan şeyler" olmaktan çıkıp, "yaratılan şeyler" haline gelebilir. Gelecekte, biyoteknolojiyi kullanarak evrimsel süreci ileri sarmak mümkün olacak. Araştırmacılar, yeni bir genetik mühendisliği yöntemi kullanarak, ilk kez laboratuvarda, birden fazla yeni meyve sineği türü yarattıklarını ilan ettiler. Bu, sıtma ve diğer böcek-kaynaklı hastalıkların olmadığı bir geleceği yaratmamızı sağlayabilir. Macquarie Üniversitesi'nde sentetik biyoloji alanında doktora sonrası araştırmacı olarak çalışan Maciej Maselko, sentetik türleşme adı verilen yaklaşımın daha güvenli haşere kontrol teknolojileri oluşturmada faydalı olabileceğini söylüyor. Maselko'ya göre, geleceğe yönelik olası senaryolardan birinde sentetik türleşme, bitkileri tozlaştırabilen ve hatta kara mayınlarını tespit edebilen, tasarlanmış organizmaları üretmek için bile uygulanabilir! Maselko ve ekibi, bulgularını Nature Communications dergisinde yayınladı.Minnesota Üniversitesi'nden moleküler biyolog ve araştırma ekibinin bir üyesi olan Michael Smanski, şöyle diyor: Türleşme, gezegende milyarlarca kez meydana geldi; ancak bugüne kadar hiçbir tür, mühendislik yöntemleriyle tasarlanarak türleşmedi. Maselko, Smanski ve meslektaşları, 2018 yılında maya mantarlarını kullanarak "yeni bir türmüşçesine" farklılıklar üretmek için benzer bir yöntem kullanmışlardı; ancak yeni sonuçlar ile bu konseptin çok hücreli bir hayvanda mümkün olduğu ilk kez kanıtlandı.Smanski, bu yöntemin binlerce yıl yerine, sadece birkaç ay içinde çok sayıda yeni hayvan türleri üretebileceğini söylüyor.  Yeni meyve sineği türlerini yapmak için araştırmacılar, sineklerin DNA'sına mutasyonlar ekleyerek onları yeni türlere dönüştürmek için CRISPR-Cas9 adlı genetik bir kes-yapıştır aracı kullandılar.  Türler, genellikle, artık melezleşemediklerinde veya sağlıklı yavrular üretemediklerinde "farklı türler" olarak kabul edilir. Bu deneyde üretilen mutant sinekler ile vahşi/değişmemiş sinekler çiftleştiğinde, yavrular hayatta kalamadı ve bu da iki tür sinek türünün genetik olarak uyumsuz olduğunu gösterdi. Ancak kritik nokta şu: Mutant sinekler, kendi başlarına sağlıklıydılar ve aynı mutasyonu paylaşan başka bir sinekle çiftleştirildiklerinde, sorunsuz bir şekilde hayatta kalan yavrular ürettiler. Bu da mutasyona uğramış sineklerin üreyebileceğini gösteriyor; ancak yalnızca birbirleriyle. Ekip, yöntemlerini 12 çeşit mutasyona uğramış sinek türü oluşturarak test etti, onları beş gün boyunca yabani sineklerle test tüplerinde barındırdı ve ardından, çeşitli yaşam evrelerinde hayatta kalan yavruların sayısını saydı. Bu varyasyonların dokuzunda, mutasyona uğramış ve yaban sinekleri arasındaki yavruların hiçbiri yetişkinliğe kadar hayatta kalamadı. Bu önemli bulgu, mutasyona uğramış türlerle melezleşen yabani türlerin ortadan kaldırılması gibi laboratuvar dışındaki genetik mühendisliği deneylerinin istenmeyen, uzun vadeli sonuçlarını önleyebilir. Araştırmacılar ayrıca, benzersiz bir mutasyon kümesi taşıyan 12 sinek suşunun her birinin, genellikle farklı bir suştan sineklerle hayatta kalan yavrular üretemediğini ve bunun sonucunda çok sayıda genetik olarak izole edilmiş soy ürettiğini buldular. Yeni yaklaşım, gen sürücüsü olarak bilinen bir genetik mühendislik yöntemini uygularken karşılaşılan yaygın bir sorunu da çözebilir. Gen sürücüsü yönteminde, mühendislik yoluyla değiştirilmiş genler üremenin sonuçlarını manipüle edebilir ve mutasyonları popülasyona hızla yayar. Araştırmacılar, sıtma sivrisineklerini ve diğer istilacı veya hastalık taşıyan zararlıları yönetmenin bir yolu olarak gen sürücüsü denen bu teknolojiyi araştırıyorlar. Ancak, sentetik mutasyonlar taşıyan az sayıda organizma bir laboratuvardan kaçıp vahşi ve mutasyona uğramamış bir popülasyonu ortadan kaldırırsa, bu popülasyonun genlerini tamamen değiştirebilir. Bu, gen sürücüsü yöntemine yönelik araştırmaları riskli hale getirebilir. Maselko, sentetik türleşmenin, melezleşme olasılığını ortadan kaldırarak, yaban hayatın genetik mühendisliği için daha kontrollü ve ekolojik olarak daha güvenli bir yol sunduğunu söylüyor. Araştırma için bir sonraki zorluk; bu yaklaşımı sivrisinekler, istilacı sazan veya ekin yiyen böcekler gibi türlere genişletmek olacaktır. Ancak bu hayvanların genomları, meyve sineklerinin genomlarından daha az çalışıldığından, bu türlerin DNA'sını düzenlemek daha zordur. San Diego'daki Kaliforniya Üniversitesi'nde sentetik türleşme üzerinde de çalışan bir laboratuvarı yöneten biyolog Omar Akbari, şöyle diyor: "Bunun mümkün olacağından umutluyum, ancak zorlayıcı olacak. Biraz zaman alacak ve biraz mühendislik isteyecek." Kaynak : Evrim Ağacı

Çin Yeni Bir Uzay İstasyonu Kuruyor

Çin tarafından nisan ayının sonunda kurulmaya başlanan uzay istasyonu biri 18, ikisi 14,4 metre uzunluğunda olmak üzere üç modülden oluşacak. Kısaca CSS olarak adlandırılan Çin Uzay İstasyonunun kontrol merkezi olması planlanan 18 metre uzunluğundaki modülde, bir seferde toplam üç astronot altı aya kadar çalışabilecek. Toplam kütlesi 100 ton civarında olması planlanan CSS’nin kurulumuna ilk olarak kontrol modülünden başlandı. Nisan ayının sonlarında gerçekleştirilen ilk fırlatmadan sonra kurulumun tamamlanması için en az 10 fırlatma daha yapılacak. İstasyonun kurulumunun 2022’nin sonlarına doğru tamamlanması ve bilimsel çalışmalara ev sahipliği yapmaya başlaması planlanıyor. Tamamlandığında CSS’nin büyüklüğü 15 ülkenin iş birliğiyle kurulan ISS’nin dörtte biri kadar olacak. CSS’nin kontrol modülünün üzerinde beş ayrı bağlantı noktası bulunuyor. Bu noktaların ikisine 14,4 metre uzunluğundaki yan modüller bağlanacak, ikisi istasyona astronot ve kargo taşıyan roketler tarafından kullanılacak. Bir bağlantı noktası ise gelecekte istasyona eklenmesi muhtemel yeni bir modül için ayrılmış. CSS’nin iç kısmında buzdolabı büyüklüğünde deney cihazlarının yerleştirilebileceği 14 raf bulunacak. Ayrıca istasyonun dış kısmında da uzay ortamında deneyler yapmak için tasarlanmış 50 iskele yer alacak. CSS’de uzay fizyolojisinden akışkanlar mekaniğine, malzeme biliminden genel görelilik ve kuantum mekaniğine kadar çeşitli alanlarda araştırmalar yapılması planlanıyor.

Recordati, Süspansiyon Hattına Yatırım Yaptı

Ülkemizde sunduğu ilaç portföyündeki ürünlerin yüzde 98’inden fazlasını yerel üretmesi ile ülkede yerelleşmeyi gerçekleştiren öncü çok uluslu firmalardan biri olan Recordati İlaç, yatırımlarına devam ediyor. Son olarak süspansiyon üretim bölümünde bir yatırıma imza attıklarını söyleyen Recordati İlaç Fabrika Müdürü Orhan Savcı, “Mevcut üretim kazanının iki katı büyüklüğünde bir üretim kazanı daha süspansiyon üretim alanına ilave edilerek kapasiteyi artırdık. Daha önce, üretim kazanında üretilen ürün tekerlekli aktarma kazanlarına aktarılıp dolum odasına taşınarak doluma alınırken artık üretim – dolum alanları arasına çekilen boru hattı ile bu transfer gerçekleşebiliyor. Boru hattında bir pigging sistemi kurularak ürün kaybının azaltılması ve temizliğin de entegre olarak yapılması sağlandı” dedi.  Şirketinizin yapılanmasını ve yakın dönem gündemini anlatmanızı rica ediyoruz.   Şirketimiz İstanbul Merkez Ofisinde 76, 7 Bölge Ofisinde 407 ve Çerkezköy Üretim Tesislerinde 233 olmak üzere toplam 715 personeliyle tüm Türkiye genelinde hizmet vermektedir.  Çerkezköy üretim tesisimiz non-steril katı (toz, granül, efervesan granül, kapsül, tablet, film kaplı tablet ve draje), sıvı (solüsyon, süspansiyon ve damla) ve yarı-katı (krem, merhem ve jel) formlarda 80 milyon kutu üretim kapasitesine sahiptir. Markanız ülkemize alanında ne gibi ilkleri kazandırdı?  Firmamız, 2008 yılında Türkiye’de direkt olarak yapılanmaya start verdiği günden bu yana pazarda dinamik bir pozisyon sergilemektedir. Bu noktada önce Yeni İlaç’ı, arkasından Dr. Feridun Frik İlaç’ı bünyesine katan şirketimiz, Türkiye’de yapılanmasını 2016 yılında Çerkezköy’de kurduğu yeni üretim tesisi ile hızlandırdı. Günümüze kadar Ar-Ge yatırımları hariç 250 milyon dolar üstünde direkt yatırım yapan Recordati, ülkemizde üroloji alanının lider firması olması dışında başta kardiyoloji, kas iskelet sistemi hastalıkları olmak üzere birçok terapötik alanların da lider firmalarından biri olmuştur. Bünyesine kattığı yeni ürünlerle ilerleyen Recordati yakın zamanda onkoloji, santral sinir sistemi ve nadir hastalıklar alanında da yeni girişimler sergilemektedir. Aynı zamanda, ülkemizde sunduğu ilaç portföyündeki ürünlerin yüzde 98’inden fazlasını yerel üretmesi ile ülkede yerelleşmeyi gerçekleştiren öncü çok uluslu firmalardan biri haline de gelmiştir. İş gündeminizi ve 2021 yılı hedeflerinizi öğrenebilir miyiz?  Genel iş gündemimiz Çerkezköy tesisimizin verimliliğini ve kapasitesini artırarak yeni ürünlerin arz edilmesine ve mevcut ürünlerin büyümesine destek vermektir. Kurulumunu tamamladıktan hemen sonra, 2018’den beri tesisimizi bölgesel bir ihracat üssü haline getirmek üzerine yoğunlaştırdığımız çalışmalarımız doğrultusunda, 2021 yılında da gerekli GMP (Good Manufacturing Practices) sertifikasyonları ve ruhsat başvuruları için hedeflerimiz ve çalışmalarımız olacaktır. Yeni üretim hattı, tesis yada teknoloji yatırımı kararı nasıl veriliyor? Yakın dönemde ne tür bir yatırıma imza attınız? Tesisimizin büyüme ve verimlilik hedeflerine uygun stratejiler geliştirilerek gerekliliklerin belirlenmesi sonucunda yeni yatırım kararları verilmektedir. Bu süreçte Türkiye ve İtalya Merkez yönetim ekiplerinin koordineli çalışmaları tesisimiz için oluşturulan stratejilerin Recordati küresel hedeflerini de desteklemesini sağlamaktadır. Yakın dönemde tesisimizde süspansiyon üretim bölümünde kapasite ve verimliliği daha yukarıya taşıyacak bir yatırım yapılmıştır. Ayrıca kalite kontrol laboratuvarımıza analiz kapasitemizi artırmak amacıyla iki adet HPLC yatırımı yapılarak mevcut sisteme entegrasyonları sağlanmıştır. Bunların yanında hem teknolojik güncellemeleri hem de güncel kalite gerekliliklerini takip amaçlı donanım ve yazılım yenileme yatırımları yapılmıştır (yeni nesil, veri bütünlüğünü sağlayan pharmacode okuyucu, check-weigher, yazıcılar, vb). Makina parkurunuz hakkında bilgi vererek, son dönemde bu alanda yaptığınız yatırımları ve sağladığı avantajları anlatır mısınız?    Son dönemde tesisimizde süspansiyon üretim bölümünde kapasite ve verimliliği daha yukarıya taşıyacak bir yatırım yapılmıştır. Bu üretim alanında üretim, süzüm, aktarma ve temizlik işlemleri büyük ölçüde entegre bir sistem olarak gerçekleştirilebilecektir. Mevcut üretim kazanının iki katı büyüklüğünde bir üretim kazanı daha süspansiyon üretim alanına ilave edilerek kapasite artırılmıştır. Daha önce, üretim kazanında üretilen ürün tekerlekli aktarma kazanlarına aktarılıp dolum odasına taşınarak doluma alınırken artık üretim – dolum alanları arasına çekilen boru hattı ile bu transfer gerçekleşebilecektir. Boru hattında bir pigging sistemi kurularak ürün kaybının azaltılması ve temizliğin de entegre olarak yapılması sağlanmıştır. Kaynak : ST Endüstri - Cem Karatay Röportaj

Deniz Salyasından Gübre, Tarım İlacı ve Temizlik Malzemesi Yapacaklar

Bursa Teknik Üniversitesi (BTÜ) Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi, Biyomühendislik Bölümü laboratuvarlarında, deniz salyasından biyoteknolojik ürün geliştirmek için çalışmalar yürütülüyor. Deniz salyası üzerine uzun zamandır çalışma yürüttüklerini belirten Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mete Yılmaz, “Deniz salyasından yapılan gübreyi toprağa katarak verimini artırmaya çalışacağız” dedi. Marmara Denizi’nde şubat aylarında görülmeye başlanan ve yaklaşık 3 aydır etkili olan deniz salyası, tedirginliğe neden oldu. Bursa Teknik Üniversitesi (BTÜ) Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi Biyomühendislik Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mete Yılmaz, deniz salyasının kaynağı olan mikro alglerin ekonomiye kazandırılması için laboratuvarlar çalışmalarına hız kazandırdı. Prof. Dr. Yılmaz, araştırma görevlisi Kübra Şentürk ve doktora öğrencisi Vesile Esra Dökümcüoğlu ile deniz salyasından aldıkları numuneleri mikrobiyolojik, toksikolojik ve kimyasal testleri yaparak, saf hale getirdi. Laboratuvar sonuçlarına göre geliştirilecek deniz salyasının gübre, tarım ilacı ve temizlik malzemesi olarak kullanılması hedefleniyor. ‘TOPRAĞIN VERİMİNİ ARTIRMAYA ÇALIŞACAĞIZ’ Prof. Dr. Mete Yılmaz, “Müsilaj çeşitli mikroorganizmalar tarafından oluşturulabilen bir yapı. Özellikle denizdeki mikro algler, plankton dediğimiz canlılar ortam koşulları sağlandığında aşırı derece çoğalabiliyorlar ve bazıları müsilaj maddesini salgılayabiliyor. Marmara özelinde düşünürsek, Marmara Denizi'ndeki kirlilik baskısı ve iklim değişikliğinden dolayı olan sıcaklık artışı bu canlıların üremesini çoğaltabiliyor. Canlılar aşırı derecede üreyince müsilaj salgılaması da yoğun oluyor ve deniz salyası dediğimiz olay meydana geliyor. Biz uzun yıllardır bu tür canlıların oluşturdukları müsilaj yapıları üzerine çalışıyoruz. Biliyoruz ki bunları biyoteknolojinin çeşitli alanlarına kaydırabiliriz. Örneğin tarımda verim artırmak için kullanılabiliyorlar, toprağın özelliklerini iyileştirebiliyorlar ya da ağır metal tutma kapasitelerinden kaynaklı olarak kurutulduktan sonra çevre temizlemede kullanılabilir. Bunun da ötesinde bazı müsilaj yapıları ilaç ham maddesi olarak kullanılabiliyor. Antiviral, antibakteriyel özellikleri var. Marmara’daki bu olay gündeme geldikten sonra topladığımız örnekleri çeşitli testlerden geçirdik. Örneğin bunların kimyasal, mikrobiyolojik, toksikolojik analizlerini yapıyoruz. Müsilaj maddesini, diğer maddelerden ayırıp saflaştırdık. İlerleyen aşamalarda bunların biyopestisit olarak kullanılabilme özelliklerini inceleyeceğiz. Bu projemizde tarımda zararlı böceklere karşı kullanılan kimyasalların yerine doğal ve doğada bozulabilen, insanlara ve çevreye zarar vermeyen yeni maddenin gelişmesi hedefleniyor. Müsilajı da burada kullanacağız. Ayrıca toprağa katarak da verimini artırmaya çalışacağız” dedi. ‘ÖZEL HASAR MAKİNELERİ GEREKİYOR’ Deniz salyasını toplamak için sistem üzerinde çalıştıklarını belirten Prof. Dr. Yılmaz, “Doğadan toplanması ve yararlı bir ürüne dönüştürülmesi  için bir özel hasat makineleri gerekiyor. Çeşitli mühendislik birimleriyle birlikte müsilaj ve mikroalglerin hasadını gerçekleştirebileceğimiz sistemler tasarlama konusunda irtibat halindeyiz. Bunların toplanıp hem çevreye zarar vermeleri önleniyor hem de bunların bir ürüne dönüştürülmesi hedefleniyor” diye konuştu. Kaynak : DHA

GAÜ'den Marmara Denizi’ndeki Müsilaj Problemine Karşı Biyoteknolojik Çözüm

Girne Amerikan Üniversitesi (GAÜ) Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Ali Ünyayar, Marmara Denizinde meydana gelen kirlilik, ardından oluşan müsilaj ve başa çıkma yöntemleri hakkında önemli açıklamalarda bulundu. “EĞER DOĞRU ÖNLEM ALINMAZSA, BALIK ÖLÜMLERİ VE HAVAYA YOĞUN MİKTARDA SÜLFÜR GAZI YAYILIMI KAÇINILMAZ” Açıklamasında, Müsilaj probleminin nasıl ortaya çıktığına değinen Prof. Dr. Ünyayar, “Evsel atıklar ve endüstriyel atıklar arıtılmadan Marmara denizine boşaltılmaktadır. Bu organik yük, kanalizasyon kökenli olduğundan, denizdeki mavi yeşil alglerin çoğalıp üremesine sebep olmaktadır. Denizdeki fosfor ve azot miktarına da bağlı olarak artan bu bakteriler, deniz yüzeyinde büyük bir tabaka halinde yerleşip, oksijen veya karbondioksit giriş çıkışlarını engellemesi manasına gelmektedir. Deniz yüzeyinde oluşan bu müsilaj dediğimiz kalın tabaka sebebiyle, deniz yüzeyinden su altına ışık girmediği için denizaltındaki deniz canlıları için fotosentez olayı engellenmiş oluyor. Kalın tabaka sebebiyle deniz altından yüzeyine kadar bir oksijen alışverişi olmadığı için, balıklarda ölümler olup, alglerin balıkların solungaçları üzerine yapıştığı için toplu balık ölümleri de gerçekleşecektir. Bu alglerin zamanla dibe çökmesi ile sülfür kokusu oluşacak, dipteki bakteriler ile çoğalıp suların zamanla karışması sebebiyle bu tabakanın atmosfere geçmesiyle çok kötü bir koku yayılacaktır. Denizde oluşan bu toksik maddeler midyelerde birikecek ve o mideyi yiyen insanlarda bu toksinlerden zehirlenip olumsuz şekilde etkilenmiş olacaklar. Bu geçici bir kirlenme değil, bu bakteriyi ağız yoluyla vücuda geçirildiğinde ishal vb. hastalıklar meydana gelebilecek. Bunun yanında, içerisinde yoğun protein barındıran müsilaj, zamanla deniz dibine çökerek orada bakteriler tarafından parçalanıp sülfür gazı oluşumuna neden olacaktır. Bu durum, sudaki oksijen seviyesinin azalarak balık ölümlerine ve havaya çok kötü koku yayılmasına neden olacaktır.  “6 AY SONRASINDA DENİZİ GERÇEK SAHİPLERİNE BIRAKMAK MÜMKÜNDÜR” Prof. Dr. Ali Ün yayar Marmara denizi bu noktadayken ne yapılabilir sorusuna da açıklık getirerek, “Biyoteknolojik olarak en basit çözüm için tuzlu suya dayanıklı poretinaz enzimi ve bunu üreten bakterileri denize püskürterek, protein yapıdaki müsilajı parçalayıp geçici olarak bozulan bu ekolojik dengeyi tekrar bozarak 6 ay sonrasında denizi gerçek sahiplerine bırakmak mümkündür. Bu 6 ay süresi boyunca denize girdi yapılan tüm kirlilik parametrelerini iptal edip, hiçbir şekilde atık veya arıtılmamış suyun denize girmesini engelleyerek bu problemin üstesinden gelebiliriz. “BU YÖNTEM İLE MARMARA DENİZİ ESKİSİNDEN DAHA TEMİZ HALE GELEREK, OLMASI GEREKEN MİKROBİYOTANIN ORAYA YERLEŞECEĞİNİ SÖYLEYEBİLİRİZ” Bu enzimleri önermemizin nedeni, patojen olmaması ve denizdeki canlı türlerine etkisi olmaması ile birlikte, müsilajın tükenmesinin ardından kaybolacak olmasıdır. Denizi kirleten faktörlerin tamamiyle ortadan kadırarak bu sistemi uygularsak eğer, 6 ay yada 1 sene içerisinde Marmara Denizi eskisinden daha temiz hale gelerek, olması gereken mikrobiyotanın oraya yerleşeceğini söyleyebiliriz. GAÜ Tıp Fakültesi olarak bu konuda her türlü yardıma hazırız. Yeter ki çevremizi ve geleceğimizi kurtaralım.” Kaynak : AA

2 Aşı Adayı, 3 Kit ve 1 İlaç için Destek Bekliyorlar

Türkiye Sağlık Enstitüleri Başkanlığı Biyoteknoloji Enstitüsü Aşı Bilim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Tarlan Mammedov, Akdeniz Üniversitesi'nde (AÜ) bitki yapraklarından üretilen 2 koronavirüs aşı adayı, 1 ilaç ve 3 kit geliştirdiklerini açıkladı. Prof. Dr. Mammedov, insanlar üzerindeki denemelerde güzel sonuçlar elde ettiklerini belirterek, aşı firmalarından destek beklediklerini söyledi. AÜ Ziraat Fakültesi Enzim ve Mikrobiyal Biyoteknoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Tarlan Mammedov ile 20 kişilik ekibi, koronavirüs aşı çalışmasında sona geldi. 3 laboratuvar, 1 iklim odasında 'Transient Bitki Ekspresyon Sistemi' kullanarak, yeni nesil aşı çalışmalarını gerçekleştiren Prof. Dr. Mammedov, bir tür tütün bitkisi olan Nicotiana Benthamiana'nın, iklim odasında 22-24 derecede yüzde 50-60 nem seviyesinde özel formülasyon içeren gübrelerle yetiştirilerek belli büyüklüğe ulaşmasını sağladıklarını anlattı. Bitkiye, yeniden düzenleme yapılıp bitki yaprağının içine solüsyon verilerek yapraklarından protein ürettiklerini aktaran Prof. Dr. Tarlan Mammedov, gerekli analizler sonucunda başarılı 2 aşı adayı ürettiklerini kaydetti. Aşının yanı sıra ilaç ve kit çalışmalarında da sona geldiklerini anlatan Prof. Dr. Mammedov, protein içerikli üretilen 2 aşı adayı, ilaç ve 3 kiti hastalar üzerinde denediklerini açıkladı. Geliştirilen ürünlerden güzel sonuçlar elde ettiklerini aktaran Prof. Dr. Mammedov, aşı firmalarından destek beklediklerini söyledi. YEŞİL BİTKİ YAPRAKLARINDAN GELİŞTİRİLDİ   Prof. Dr. Tarlan Mammedov, geliştirdikleri 2 aşı adayının testlerini hayvanlar üzerinde tamamladıklarını ve güzel sonuçlar elde ettiklerini belirterek, “Ayrıca 3 kit geliştirdik. Bu kitler, koronavirüs hastalarında antikor seviyesinin tayin edilmesi için çok önemli. Bu kitler Türkiye'ye dışardan geliyor. Bu kiti 50 koronavirüs hastası üzerinde denedik. Diğer kitlerle karşılaştırıp aynı sonuçları aldık. Buna ek olarak mühim bir ilaç geliştirdik. Bizim ürettiğimiz ilaçlar protein temelli. SARS2 virüsünün bedenimize dahil olmasına yardım eden ACE2 enzimidir. Bu enzimi bitki yapraklarında ürettik. Bu insan vücudunda çok önemli bir fonksiyon taşır. Eğer virüs tarafından ACE2 tarafından bağlanırsa vücutta birçok problem başgösterir. Hastalık oluşur. Onun için biz ACE2 enzimini, 1 kilogram bitki yaprağından üretebildik. Bu virüsün insan vücuduna geçmesini engelliyor" diye konuştu.   İlaç, aşı ve kitlerle güzel sonuçlar elde ettiklerini aktaran Prof. Dr. Tarlan Mammedov, “Şimdi ilaç şirketlerinden destek bekliyoruz" dedi. Kaynak : Basın Bülteni

E-bülten için aşağıdaki bilgileri doldurmanız yeterli.

Giriş Yap

Şifremi Unuttum Kayıt Ol

Kayıt Ol

Şifremi Unuttum