Biyoteknoloji

Türkiye ve Güney Kore arasında Biyoteknoloji İşbirliği

Türkiye biyoteknoloji alanında dev işbirliklerine imza atıyor. Türk firmaları Güney Kore’de düzenlenen en önemli biyoteknoloji fuarına katılım gerçekleştirdi. Güney Kore’nin biyoteknoloji alanındaki en önemli etkinliklerinden biri olan Bioplus Interphex Korea 2024’te Biyoteknoloji Vadisi Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Ercan Varlıbaş, Sanayi ve Teknoloji Bakan Yardımcısı Çetin Ali Dönmez, bakanlık yetkileri, Biyoteknoloji Vadisi temsilcileri yer aldı. Etkinlik 10-12 Temmuz tarihlerinde gerçekleşecek. Fuarda, Biyoteknoloji Sanayicileri Derneği’nin (BİYOSAD) üyeleri kurulacak pavilyonda yer alacak. VSY Biyoteknoloji ve İlaç Sanayi A.Ş., Atabay Kimya Sanayi ve Tic. AŞ, İlko İlaç san. ve Tic. A.Ş., TST Tıbbi Aletler San.. Ve Tic. Ltd. Şti. gibi BİYOSAD üyesi kuruluşlar pavilyonda çalışmalarını sergileyecek. TÜRKİYE GELİŞMİŞ İLAÇ ENDÜSTRİSİNE SAHİP Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı Bakan Yardımcısı Çetin Ali Dönmez Bıoplus-Interphex Korea 2024 Fuarında açıklamalarda bulundu. Bakan Yardımcısı Dönmez, biyoteknolojik ilaçların küresel tıp endüstrisinin bugününü ve geleceğini şekillendirdiğini söyledi. Dönmez biyoteknolojik ürünlerin pazar payının dünya çapında hızla %30 civarına yükseldiğini ve önümüzdeki yıllarda daha da artmasını beklediklerini açıkladı. Dönmez açıklamasında “Yaklaşık 10 yıl önce en çok satan 100 ürün arasında biyoteknolojinin payı %38 iken 2026 yılında bu oranın %57 olması bekleniyor. Bu trend doğrultusunda biyoteknolojik ilaçlar, tedavi amaçlı geliştirilen yeni ürünlerin çoğunluğunu oluşturuyor. Kanser, kardiyovasküler problemler, diyabet ve otoimmün hastalıklar gibi yaygın sağlık sorunları. Türkiye halihazırda yüksek üretim standartları, teknolojik yetkinliği ve üretim kapasitesi ile son derece gelişmiş bir ilaç endüstrisine sahiptir dedi. Biyoteknolojik ilaçların 2022 yılı itibarıyla Türkiye ilaç pazarının yalnızca %17’sini oluşturduğunu belirten Dönmez, Biyoteknolojik ürünlerin küresel payı ile karşılaştırıldığında Türkiye’de biyoteknolojik ilaç pazarının payının ve öneminin hızla artmasının beklendiğini sözlerine ekledi. 15’E YAKIN TÜRK FİRMASI FUARDA Dönmez devamında Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nın yüksek teknolojili sektörlere yatırımına öncelik verdiğini, listenin başında da biyoteknolojinin yer aldığını belirtti. Türkiye’nin Biyofarmasötik ve genetik mühendisliği alanlarında önemli ilerlemeler kaydettiğini ilaç sektöründe üretim merkezi haline gelmek istediklerini aktardı. Bakan Yardımcısı Dönmez “Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı olarak Türkiye’de yüksek ölçekli yüksek teknolojili biyoteknolojik yatırımların müzakeresine açığız. Türkiye, Koreli şirketlerin Avrupa Birliği, Orta Doğu, Kuzey Afrika ve Türk ülkelerinde yatırım yapması ve pazar payını daha da genişletmesi için coğrafi olarak mükemmel bir yerdir. 85 milyonluk nüfusuyla Türkiye de oldukça büyük bir pazar. Bunların yeni yatırım kararlarınız için çok önemli artı faktörler olduğuna inanıyorum. Kore Cumhuriyeti ile biyoteknoloji alanında ilişkilerimizi güçlendirmek ve şirketlerimiz arasında somut işbirlikleri kurmak istiyoruz. Bu serginin bu açıdan önemli bir fırsat olmasını umuyoruz. İş birliği yaptığımız ülkeler olarak amacımız biyoteknoloji alanında bugün ve gelecekte daha güçlü ilişkiler kurmaktır. Ulusal Pavilyonumuzda 15’e yakın Türk firmasıyla birlikteyiz” dedi. BİYOTEKNOLOJİ VADİSİ TANITILDI Biyoteknoloji Sanayicileri Derneği Kore teknoloji fuarında katılımcılara resepsiyon verdi. Koreli firmaların yoğun ilgi gösterdiği fuarda Samsung Biyoteknoloji firması üst düzey yetkilileri ve çok sayıda Kore ve uluslarası firma yetkileri katıldı. Resepsiyonda konuşan Biyoteknoloji Vadisi Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Ercan Varlıbaş ülkemizdeki yatırım ortamlarını anlattı. Biyoteknoloji Vadisinden bahseden Varlıbaş, proje ile ilgili çok kapsamlı bir sunum ve konuşma gerçekleştirdi. Projenin kapsamını ve önemini anlatan Varlıbaş, Koreli biyoteknoloji firmalarını Türkiye’ye yatırıma ve iş birliğini davet etti. Oldukça verimli geçen programda karşılıklı iş görüşmeleri gerçekleştirdi. BİYOTEKNOLOJİ VADİSİ NEDİR? Biyoteknoloji Vadisi inovasyonu temel alan, yenilikçi, insanlığın gelişimini sağlayacak, katma değeri yüksek ürün ve hizmetler üretmek üzere yola çıkıyor.Biyoteknolojik ürünlerin üretiminde bir üs olarak tasarlanan Biyoteknoloji Vadisi İhtisas OSB, İstanbul’un Tuzla ilçesinde 12 milyar lira yatırımla kurulacak. Vadide büyük yatırımcılardan start-up’lara kadar her seviyede firma, geniş bir ürün çeşitliliğinde faaliyet gösterecek. Türkiye ekonomisinin lokomotiflerinden biri olması planlanan projede, firmaların yer alması amacıyla Sanayi Bakanlığı’nın genişleyen Teknoloji Odaklı Sanayi Hamlesi Programı, İVME Finansman Paketi gibi birçok teşvikten de yararlanılabiliyor. Vadinin Türkiye’nin katma değerli ürünlerini üretecek ve dünya biyoteknoloji pazarından pay almasını sağlayacağı söylenirken, Türkiye’nin 2020’de gerçekleşen 36 milyar 724 milyon dolar olan cari açığının önümüzdeki yıllarda kapatılmasında etkin rol oynayacağı öngörülüyor. Küresel biyoteknoloji pazarının Tahmini Yıllık Bileşik Büyüme Oranı’nın (CAGR) 2019-2025 arasında yüzde 9,9 ve 2025 değerinin 775 milyar dolar olması bekleniyor. 2025’e kadar endüstri piyasa büyüklüğünün 727 milyar 1 milyon dolar olacağı tahmin ediliyor. Kaynak : Basın Bülteni

Yeni Nesil Gen Düzenleme Aracı SeekRNA , CRISPR Teknolojisini Geride Bırakıyor

CRISPR'ın Ötesinde: seekRNA, doğru gen düzenleme için yeni bir yol sunuyor. Programlanabilir araç, genetik dizileri hassas bir şekilde hedefleyebilir ve yerini değiştirebilir. SeekRNA 'Gerçek bir Oyun Değiştirici' Sidney Üniversitesi'ndeki bilim adamları, tıp, tarım ve biyoteknolojide genetik mühendisliğinde devrim yaratan endüstri standardı CRISPR'den daha fazla doğruluk ve esnekliğe sahip bir gen düzenleme aracı geliştirdiler. SeekRNA, genetik dizilere eklenecek bölgeleri doğrudan tanımlayabilen, düzenleme sürecini basitleştiren ve hataları azaltan programlanabilir bir ribonükleik asit (RNA) ipliği kullanır.  Yeni gen düzenleme aracı , Yaşam ve Çevre Bilimleri Fakültesi'nden Dr Sandro Ataide liderliğindeki bir ekip tarafından geliştiriliyor . Bulguları Nature Communications'da yayınlandı  . “Bu teknolojinin potansiyeli bizi son derece heyecanlandırıyor. SeekRNA'nın seçilimi hassasiyet ve esneklikle hedefleyebilme yeteneği, mevcut teknolojilerin sınırlamalarını aşarak genetik mühendisliğinde yeni bir çağa zemin hazırlıyor" dedi Dr. Ataide. “CRISPR ile bir 'kes-yapıştır aracına' sahip olmak için ekstra bileşenlere ihtiyaç duyarsınız; oysa seekRNA'nın vaadi, bunun geniş bir yelpazede veri sunabilen daha yüksek doğrulukla bağımsız bir 'kes ve yapıştır aracı' olmasıdır. DNA dizileri.” CRISPR, hedef DNA'nın her iki ipliğinde, yaşamın çift sarmallı genetik kodunda bir kopukluk yaratmaya dayanır ve yeni DNA dizisini eklemek için diğer proteinlere veya DNA onarım mekanizmasına ihtiyaç duyar. Bu, hatalara yol açabilir. Başyazar Rezwan Siddiquee (ortada), Dr. Sandro Ataide (solda) ve Caitlin McCormack ile birlikte Ataide Laboratuvarı'nda. Fotoğraf: Fiona Wolf/Sidney Üniversitesi Dr Ataide şunları söyledi: "SeekRNA, hedef bölgeyi hassas bir şekilde parçalayabilir ve başka hiçbir protein kullanmadan yeni DNA dizisini yerleştirebilir. "Bu, daha yüksek doğruluk ve daha az hatayla çok daha temiz bir düzenleme aracına olanak tanıyor." Gen düzenleme, 10 yıldan fazla bir süre önce CRISPR'ın geliştirilmesinden bu yana tamamen yeni araştırma ve uygulama alanları açtı. Meyve ve mahsullerde hastalık direncinde iyileşmelere yol açtı, insanlarda hastalık tespitinin maliyetini ve hızını azalttı, orak hücre hastalığına çare arayışına yardımcı oldu ve (CAR) T- olarak bilinen devrim niteliğindeki kanser tedavisinin geliştirilmesine olanak sağladı. hücre terapisi. "Gen düzenlemenin neler yapabileceğini keşfetmenin ilk günlerindeyiz. Sidney Üniversitesi'nden ortak yazar Profesör Ruth Hall, gen düzenlemeye yönelik bu yeni yaklaşımı geliştirerek sağlık, tarım ve biyoteknolojideki ilerlemelere katkıda bulunabileceğimizi umuyoruz" dedi . Hassas Genetik Hedefleme SeekRNA , bakterilerde ve arkelerde (çekirdeği olmayan hücreler) keşfedilen, IS 1111 ve IS 110 olarak bilinen, doğal olarak oluşan bir yerleştirme dizileri ailesinden türetilir . Çoğu yerleştirme dizisi proteini çok az hedef seçiciliği gösterir veya hiç göstermez, ancak bu aileler yüksek hedef özgüllüğü sergiler. Bu, seekRNA'nın bugüne kadar umut verici sonuçlara ulaşmak için kullandığı doğruluktur. Bu yerleştirme dizisi ailesinin doğruluğunu kullanarak, seekRNA herhangi bir genomik diziye dönüştürülebilir ve yeni DNA'yı kesin bir yönelimde ekleyebilir. Sidney Üniversitesi'nden Dr Sandro Ataide. Fotoğraf: Fiona Wolf/Sidney Üniversitesi "Laboratuvarda seekRNA'yı bakterilerde başarıyla test ettik. Bir sonraki adımımız, teknolojinin  insanlarda bulunan daha karmaşık ökaryotik hücrelere uyarlanıp uyarlanamayacağını araştırmak olacak  " dedi Dr. Ataide. Bu çalışmada bildirilen sistemin bir avantajı, genetik yükü verimli bir şekilde taşımak için yalnızca orta büyüklükte tek bir protein artı kısa bir seekRNA ipliği kullanılarak uygulanabilmesidir. SeekRNA, 350 amino asitten oluşan küçük bir proteinden ve 70 ila 100 nükleotidden oluşan bir RNA zincirinden oluşur. Bu boyuttaki bir sistem, ilgili hücrelere teslim edilmek üzere biyolojik nano ölçekli dağıtım araçlarına (kesecikler veya lipit nanopartiküller) paketlenebilir. DNA'ya Doğrudan Ekleme Bir başka farklılaşma noktası da bu teknolojinin DNA dizilerini istenen konuma kendi başına yerleştirme yeteneğidir; bu, mevcut düzenleme araçlarının çoğuyla mümkün olmayan bir başarıdır. Makalenin baş yazarı Sidney Üniversitesi araştırma görevlisi Rezwan Siddiquee , "Mevcut CRISPR teknolojisinin uygulanabilecek genetik dizilerin boyutu konusunda sınırlamaları var" dedi.  “Bu, uygulama kapsamını kısıtlıyor.” Dünya çapında, diğer ekipler IS 1111  ve IS 110 ailesinin gen düzenleme potansiyeli konusunda benzer araştırmalar yürütüyor . Ancak Dr. Ataide, IS 110  ailesinin yalnızca bir üyesi için sonuçlar gösterdiklerini  ve çok daha büyük bir RNA versiyonuna güvendiklerini söylüyor. Sydney'deki ekip, tekniğini doğrudan laboratuvar örneklemesi ve daha kısa seekRNA'nın uygulanması yoluyla ilerletiyor.   Beyan Dr Sandro Ataide, Profesör Ruth Hall ve Rezwan Siddiquee bu çalışmayla ilgili patent başvurularının mucitleridir. Araştırma, Sidney Üniversitesi Rektör Yardımcısı (Araştırma) Stratejik Araştırma Etki Fonu ve Ulusal Sağlık ve Tıbbi Araştırma Konseyi (NHMRC) Araştırmacı hibesi tarafından desteklenmiştir. Kaynakça: https://www.nature.com/articles/s41467-024-49474-9 https://www.sydney.edu.au/news-opinion/news/2024/06/25/beyond-crispr-seekrna-delivers-new-pathway-accurate-gene-editing.html

Gen Terapisi ile İşitme Duyusu Kazandırıldı

Opal Sandy isimli doğuştan sağır bir kız çocuğu, dünya çapında ilk kez denenen bir gen tedavisiyle işitme duyusunu kazandı. Kız çocuğu, iç kulaktan beyne giden sinir uyarılarını bozan ve hatalı bir genden kaynaklanan işitsel nöropati nedeniyle hiçbir şey duyamayacak şekilde doğdu. Kız çocuğuna sadece 16 dakika süren çığır açıcı bir ameliyat sırasında genin çalışan bir kopyasını içeren bir aşı yapıldı. Kulak içine gen infüzyonu uygulanarak, Sandy’nin kalıtsal sağırlığa yol açan hasarlı DNA’sı değiştirildi. Ameliyatın ardından 18 aylık bebek neredeyse mükemmel bir şekilde duyabilmeye başladı. TEDAVİYİ ALAN İLK HASTA Opal Sandy’ye birinci yaş günü öncesinde başlayan tedavi altı ay sonra sonuç vermeye başladı. Sandy artık fısıltıları dahi duyuyor ve "anne" ve "baba" gibi kelimeleri söyleyebiliyor. Sandy’nin anne ve babası, kızlarındaki ilerlemenin akıllara durgunluk verici olduğunu söylüyor. Sandy, dünya çapında bu tedaviyi alan ilk hasta oldu. Çocuklardaki işitme kaybı vakalarının yarısından fazlasında genetik nedenler rol oynuyor. İşitme kaybı, konuşma gecikmesi gibi olasılıklar nedeniyle çocuk iki veya üç yaşına gelene kadar tespit edilemeyebiliyor. Sandy, dünya çapında bu tedaviyi alan ilk hasta oldu. Kaynak : Basın Bülteni    

Küresel Isınma ile Mücadelede Yeni Karbon Yakalama Teknolojisi: Uluslararası Alanda Tanıtılacak

AVB Biyoteknoloji şirketi, manyetizasyon tekniği ile atmosferden karbon yakalayarak saf karbon üretimi sağlayan yenilikçi bir sistem geliştirdi. Şirket sporcuların performansını artırmaya yönelik araştırmaları sırasında keşfettiği, atmosferden karbon yakalama kapasitesine sahip yeni bir teknolojiyi uluslararası alanda tanıtmaya hazırlanıyor.   Şirketten yapılan açıklamaya göre iklim değişikliği ile mücadele kapsamında firma bünyesinde yapılan çalışmalarda atmosferden karbon yakalayan ve saf karbon üretimi sağlayan yenilikçi bir sistem geliştirildi. Şirket sporcuların performansını artırmaya yönelik araştırmaları sırasında keşfettiği, atmosferden karbon yakalama kapasitesine sahip yeni bir teknolojiyi uluslararası alanda tanıtmaya hazırlanıyor. “Dr Oxygen” adı verilen sistem, havadaki karbon atomlarını manyetize ederek yakalayıp, katı halde saf karbon üretimi sağlıyor. Bu teknoloji, karbondioksitin atmosferden temizlenmesi ve değerli bir atık ürün olan saf karbonun üretilmesi konusunda önemli bir gelişme olarak öne çıkıyor. Moleküler manyetizasyon teknolojisi kullanılarak geliştirilen yöntem, çevresel sürdürülebilirliğe önemli katkılar sağlayacak bir girişim olmayı hedefliyor.   Proje hakkında açıklamada bulunan AVB Biyoteknoloji şirketi CEO'su Serkan Tunç, yapılan testlerde hava kirliliğinin yüzde 98 oranında temizlendiğini ve karbon yakalama verimliliğinin yüzde 92 gibi olağanüstü bir seviyeye ulaştığını belirtti. Tunç, bu teknolojinin özellikle yüksek karbon salımı yapan sanayi kuruluşları için bir çözüm yolu olmasının yanı sıra bir ek gelir elde etme fırsatı sunduğunu da kaydetti. Geliştirilen sistemin çimento ve demir çelikten otomotiv sektörüne, şehirlerde hava temizliğinden ev tipi kullanıma kadar geniş bir yelpazede kullanım potansiyeline sahip. Ayrıca, söz konusu teknoloji gerçek zamanlı karbon yakalama takibi ve karbon kredisi üretimi gibi ekonomik değerler de yaratıyor. Kaynak : Basın Bülteni

Küresel Çip Talebi 2024’te de Artacak

Uzmanlara göre, “silikon döngüsü “ndeki patlama ve çöküşün küresel ekonomiye yardımcı olması sözkonusu Nikkei, araştırma kuruluşları, analistler ve uzman ticaret şirketleri de dahil olmak üzere 10 kuruluş ve kişiden, bu yıl yarı iletkenlere yönelik arz ve talebi, tür ve kullanıma göre arz fazlasından arz eksiğine doğru her çeyrek için beş puanlık bir ölçekte derecelendirmelerini istedi. ABD’li araştırma şirketi Gartner’ın tahminine göre, 2023’te yüzde 5’in altında olan küresel şirketlerin yüzde 80’i 2026 yılına kadar işlerinde üretken yapay zekâ kullanacak. Microsoft, Amazon ve diğerleri yapay zekâ hizmetlerini genişletecek. Alman Statista’ya göre, yapay zekâ yarı iletken pazarının 2027 yılında 119,4 milyar dolara yükselmesi ve küresel yarı iletken pazarının yaklaşık yüzde 20’sini oluşturması bekleniyor. Omdia’dan Akira Minamikawa, “Yapay zekâ akıllı telefonlara ve bilgisayarlara kurulacak. Yapay zekâ ile ilgili üretken yatırımlar, yarı iletken pazarını canlandıracak ve büyümesini önemli ölçüde artıracak” diyor Talep beklentisi ve üretim artışı Yarı iletken devleri güçlü talep beklentisiyle üretimi artırıyor. Tayvanlı çip üreticisi TSMC’nin Üst Yöneticisi C.C. Wei, geçtiğimiz Ekim ayında bir kazanç brifinginde “Yapay zekâ sektöründen gelen talep üretim kapasitemizi aştığı için daha fazla yatırım yapacağız” dedi. Elektrikli araçlara monte edilen güç yarı iletkenlerine olan talep de 2024’ün ikinci yarısından itibaren artacak. BMW, 2030 yılına kadar elektrikli araç satışlarını toplam satışlarının yüzde 50’sine çıkarmayı hedeflerken, Toyota da 2026 yılına kadar küresel elektrikli araç satışlarını 1,5 milyon üniteye yükseltecek. Alman çip devi Infineon Technologies, Malezya’daki yeni güç yarı iletken fabrikasını bu yıl faaliyete geçirmek için 2 milyar Avro (2,18 milyar dolar) yatırım yapacak. Renesas Electronics bu yılın ilk yarısında 10 yıldır ilk kez naftalinli bir tesisini yeniden çalıştırarak tedarikini iki katına çıkaracak. Bir yarı iletken ticaret şirketi olan Ryoyo Electro, “elektrikli araçlar ve gelişmiş sürücü destek sistemleri için yüksek düzeyde otomotiv yarı iletken siparişlerinin devam edeceğini” bekliyor. Koronavirüs salgını sırasında artan talebe tepki olarak, akıllı telefonlar, PC’ler ve diğer dijital cihazlara yönelik yarı iletken talebi geçen yıl yavaşladı ve bu da yarı iletken stoklarının hızla birikmesine yol açtı. Ancak yılın ilerleyen dönemlerinde yarı iletken üreticileri üretim ve stok seviyelerini düşürdü. Kaynak:Basın Bülteni

Yaşam Bilimleri Endüstrileri Stratejik Öneme Sahip

2021 yılında, Türkiye’nin 19. sırada olduğu küresel ilaç pazarının değeri 1,4 trilyon ABD dolarına ulaşmıştır.Türkiye ilaç sektörüne ilişkin bazı önemli veriler ve rakamlar şunlardır: 2021 yılında Türkiye ilaç sektörü %28,8’lik büyüme göstererek 61,7 milyar TL’ye ulaşmıştır. Aynı dönemde birim satışlar 2,4 milyar olmuştur. Sektörde yaklaşık 500 şirket faaliyet göstermektedir. Aralık 2021 itibarıyla, en yüksek uluslararası standartları karşılayabilen 103 ilaç ve 11 hammadde üretim tesisi bulunmaktadır. Bu 103 üretim tesisinden 23’ü çok uluslu şirketlere aittir.  11 hammadde üretim tesisinden 3’ü çokuluslu şirketlere aittir.  İlaç endüstrisi 42.000’in üzerinde kişiye istihdam sağlarken 12.000’den fazla ürün üretmektedir. 2021 yılında biyoteknolojik ürünler, 40 milyon birim üzerinden 24,3 milyar TL değer ile reçeteli ürünlerin %36,8'ini oluşturmuştur.  Söz konusu biyoteknolojik ilaç pazarı 2021 yılında %28 büyüme ile toplam 10 milyar TL'ye ulaşmıştır.  Biyobenzer ilaç pazarı %68,4 büyüme ile 1,6 milyar TL olmuştur. 2017 yılında 1.02 milyon ABD doları olan ilaç ihracat hacmi, %87 gibi yüksek bir artışla 2021 yılında 1,91 milyar ABD dolarına ulaşmıştır.  Türkiye ilaç üreticileri, aralarında AB, Orta Doğu ve Kuzey Afrika (MENA) bölgesi ve BDT ülkelerinin de bulunduğu 170'ten fazla ülkeye ihracat gerçekleştirmektedir. Sektördeki yönetmelikler AB direktifleri ile uyumludur. Türkiye tıbbi cihaz sektörüne ilişkin bazı önemli veriler ve rakamlar şu şekildedir: Türkiye tıbbi cihaz pazarının değeri 2020 yılında 1,92 milyar ABD dolarını aşmıştır. Pazarın 2021-2024 yılları arasında TL bazında yılda %7,7 büyümesi beklenmektedir. Sağlık kampüsü projeleri, sektördeki artan talebi önümüzdeki birkaç yıl içinde karşılayacaktır. Büyüyen sağlık turizmi sektöründe 2022 yılının ilk üç çeyreğinde 876.000’e ulaşan turist sayısıyla birlikte, tıbbi cihaz talebinin de artması beklenmektedir. Sağlık Bakanlığı bu sayının 2023 yılına kadar 1,5 milyonu bulacağını öngörmektedir.​​ Tıbbi cihaz yönetmelikleri AB direktifleri ile uyumludur.​ Kaynak:AA

Sürdürülebilir Biyoteknoloji Çözümleri Geliştiren Şirket Yatırım Aldı

İklim değişikliğinin etkileri olağanüstü hava olaylarıyla, suya erişim problemleriyle ve kuraklıkla kendini gösterirken, yeşil ekonomiye geçişte özel sermaye şirketlerinin ve melek yatırımcıların odağı da değişti. Yatırımcılar, portföylerine döngüsel ekonomiyi destekleyecek girişim ve teknolojileri ekleme konusunda harekete geçti. Bu kapsamda, Türkiye’de 2023’ün son yatırım haberlerinden biri de su teknolojilerinden geldi. Sürdürülebilir biyoteknoloji alanında geliştirdiği patentli teknolojiler ve baz parametrelerin sağlanması konusundaki çalışmalarıyla, bugüne dek Avrupa Komisyonu dahil birçok kurum tarafından ödüllendirilen Baktek, Türkiye'deki yatırımlara odaklanan önde gelen özel sermaye şirketi PCP Teknoloji Fırsatları Fonu'ndan yatırım aldı. Su teknolojisi çözümlerine ihtiyaç artıyor Başta atık suların merkezi sistemlere salımında çevreye verilen zararı önlemek, suyun tekrar kullanımını sağlamak için yağ tutucular, atık su hatları, paket arıtmalar ve atıksu arıtma tesisleri gibi yerlere entegre edilebilen çözümler geliştiren Baktek’in Kurucu Ortağı ve CEO’su Alp Taşan, yatırımla ilgili şu açıklamayı yaptı: “Atık suların dünyamıza verdiği zararların en aza indirilmesi vizyonuyla çıktığımız bu yolculukta, yüksek teknolojilerimizle halihazırda pek çok noktada sürdürülebilirliğe katkıda bulunuyoruz. Aldığımız yatırımla Baktek’in genişleme adımlarını hızlandırmaya, tüm canlıların yaşamı için vazgeçilmez olan su kaybını engellemeye devam edeceğiz.” 100’den fazla şirket tarafından kullanılıyor Sürdürülebilir biyoteknoloji çözümleri geliştiren Baktek olarak, patentli teknolojilerle geleneksel uygulamalara kıyasla daha etkin atıksu arıtması sağladıklarını belirten Alp Taşan, “En az bakım gereksinimi, enerji verimliliği ve tak-çalıştır kolaylığıyla öne çıkan, IoT teknolojisinden güç alan BioGuy ve BioSea gibi ürünlerimiz; endüstriyel alanların, otellerin, alışveriş merkezlerinin, restoranların, hastanelerin, su dağıtım şirketlerinin, ev ve işyerlerinin de dahil olduğu onlarca noktada kullanılıyor. Türkiye’de ve yurt dışında 100’den fazla şirket Baktek’in çözümlerini tercih ediyor” ifadelerini kullandı. Uluslararası pazarları hedefliyor Baktek’in bu yatırımla uluslararası pazarlarda büyümeye, Ar-Ge ve Ür-Ge yatırımlarını artırmaya yönelik adımlarını hızlandıracağını belirten PCP Yönetici Ortağı Özlü Yalaza, şu değerlendirmeleri paylaştı: “Küresel bir biyoremediasyon çözümleri platformu oluşturulması yolunda Baktek Kurucu Ortakları Alp Taşan ve Murat Boygar Tatar ile güç birliği yapmaktan heyecan duyuyoruz. PCP olarak hızlı büyüyen, ihracat odaklı ve teknoloji destekli şirketlerin başarılı liderleri ve güçlü yönetim ekipleriyle ortak olarak, Türk şirketlerinin yurt içi ve yurt dışı büyümelerini desteklemeyi sürdüreceğiz” dedi. Kaynak:DHA

Biyoteknoloji Vadisi sektörün paydaşlarını birleştiriyor

İzmir Biyotıp ve Genom Merkezi’ni (İBG) ziyaret eden Biyoteknoloji İhtisas Organize Sanayi Bölgesi (BİOSB) ve Biyoteknoloji Sanayicileri Derneği (BİYOSAD) Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Ercan Varlıbaş, “Biyoteknoloji Vadisi’nde sektörün tüm paydaşlarını birleştirmeye devam edeceğiz” dedi. BG ziyareti esnasında BİYOSAD üyesi firmalarla ortak projeleri yerinde inceleyen Dr. Varlıbaş, bu projeleri geliştirmek üzere İBG’nin Müdürü Prof. Dr. İhsan Gürsel ve diğer yetkililer ile görüş alışverişinde bulundu.   BİOSB ve BİYOSAD Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Ercan Varlıbaş, “Verdiği danışmanlık hizmetleriyle BİYOSAD üyesi sanayicilerinin inovasyonda önlerinin açılmasına destek veren İBG, biyoteknoloji sektörünün önemli paydaşlarından biri. Biyoteknoloji Vadisi’nde sektörün tüm paydaşlarını birleştirmeye devam edeceğiz” şeklinde konuştu.   “TÜRKİYE’NİN İLK TEMATİK ARAŞTIRMA MERKEZİYİZ”  İBG Müdürü Prof. Dr. İhsan Gürsel de yaptıkları çalışmalar ve kurulan Biyoteknoloji Vadisi’nin önemiyle ilgili açıklamalarda bulundu. Prof. Gürsel, İBG hakkında şu bilgileri verdi:  “İBG olarak Türkiye’nin ilk tematik araştırma merkeziyiz. Aynı zamanda Türkiye’de yaşam bilimlerindeki tek mükemmeliyet merkeziyiz.  Amacımız, hastalıkların önlenmesi, tanısı ve tedavisi için yenilikçi teknoloji ve ürünleri geliştirmektir. Altyapımız da BİYOSAD’ın misyonu ve vizyonuna uygun. Özellikle biyoteknolojik ilaç geliştirme için çok önemli, kritik bölümlerimiz var. Klinik faz çalışmaları öncesinde tamamlanması gereken toksikoloji, farmakodinamik, farmakokinetik denilen testleri OECD akredite İlaç Analiz Laboratuvarımızda yapabiliyoruz. Ayrıca preklinik fazda gerekli olan hayvan deneylerini de yapabilecek çok modern bir vivaryum birimimiz bulunmakta. Avrupa standartlarında akredite birçok altyapımız var.  BİYOSAD üyeleri olan sanayicilerimizle iş birliği içerisinde çalışabileceğimiz birçok alanda etkinlik göstermekteyiz. “KÖKLÜ DENEYİMLERİMİZ VAR”   “Yeni biyoteknolojik aşı ve ilaç üretim süreçleri geliştirme, analiz etme ve inovatif ürün tasarlamada köklü deneyimlerimiz var. Bunun yanı sıra, firmalara özel olarak da kendilerinin finanse ettiği projelerde Ar-Ge iş birliği yapıyoruz” diyen Gürsel şöyle devam etti:   “Türkiye’deki Covid-19 döneminde iki aşıyı geliştirdik. Birincisi virüs benzeri parçacıklar teknolojisine dayalıydı, diğeri de protein temelli bir aşı oldu. Virüs benzeri parçacıklar teknolojisinde faz 1 ve faz 2 insan çalışmaları da yaptık. 500’e yakın gönüllüde bu aşı denendi ve hem etkin hem de güvenli olduğu saptandı. İBG çok büyük bir merkez, 26 bin metrekareden oluşuyor. 350’nin üzerinde çalışanı var, bünyesinde 30 araştırma grubu mevcut. Hücresel tedavilerde, kanser araştırmalarında, kompleks ve nadir hastalıklarda çalışan arkadaşlarımız var ve yeni ürünler geliştiriyoruz. Kadrolarımız çok geniş ve deneyimli. Bu bağlamda, biz de biyoteknoloji, Ar-Ge firmaları ve sanayicilerle yapacağımız iş birliklerini güçlendirmek istiyoruz.”    “İLAÇLARIMIZI ÜRETMEMİZ ÇOK ANLAMLI”  Prof. Dr. Gürsel, Türkiye’deki Biyoteknoloji Vadisi'nin kuruluşuyla ilgili olarak ise şunları söyledi:  “Dünyada kullanılan antikor, terapötik proteinler gibi FDA tarafından lisanslanmış 190 ürün var. Bunların dünya piyasasına baktığımızda her bir ilacın yıllık satış değeri neredeyse 20- 30 milyar dolarlara ulaşıyor. Bunlar, katma değeri yüksek ürünler.  Türkiye’nin de bu tip yüksek teknolojili katma değeri yüksek biyoteknolojik ürünleri orijinal olarak geliştirmesi, hem dünya piyasasında lider olmaya soyunmamız açısından hem de yurt dışından satın aldığımız ilaçları üretmemiz açısından çok anlamlıdır, diye düşünüyorum. Bu oluşum, Türkiye ekonomisine büyük destek sağlayacak niteliktedir. İBG olarak Biyoteknoloji vadisindeki tüm paydaşlarımızla yakın iş birlikleri oluşturmak için biz de burada bir ofis kurmayı planımıza almış bulunmaktayız.”    Kaynak Basın Bülteni

Rejeneratif Tıp Alanında Biyobaskılı İnsan Derisi Üretildi

Wake Forest Rejeneratif Tıp Enstitüsü (WFIRM) direktörü, baş yazar Dr. Anthony Atala, “Kapsamlı cilt iyileşmesi, dünya çapında milyonlarca kişiyi sınırlı seçeneklerle etkileyen önemli bir klinik zorluktur. Bu sonuçlar, biyomühendislik ürünü tam kalınlıkta insan derisi yaratmanın mümkün olduğunu ve daha hızlı iyileşmeyi ve daha doğal görünen sonuçları desteklediğini gösteriyor.”Keratinositler, dermal fibroblastlar, adipositler, melanositler, folikül dermal papilla hücreleri ve dermal mikrovasküler endotel hücrelerini içeren baskılı cilt, üç katmanla gerçeğini kopyaladı: ince, koruyucu dış epidermis, orta lifli ve destekleyici dermis ve alt kısım, yağlı hipodermis. Farelerde büyük bir başarı sağladı  Farelerin yaralarına nakledildiğinde basılan deri kan damarlarını ve deri desenlerini oluşturdu ve normal doku gelişimi gösterdi. Sonuç olarak yaranın daha hızlı kapanması, daha az cilt kasılması ve daha fazla kollajen üretimi, dolayısıyla daha az yara izi elde edildi. WFIRM ekibi, hücreye özgü boyamayla biyobaskılı hücrelerin iyileşme süreci sırasında yenilenmiş ciltle başarılı bir şekilde bütünleştiğini doğruladı. Bunu takiben araştırmacılar, bir domuz modelinde tam kalınlıkta bir yarayı kapatmak için daha büyük, 5 cm x 5 cm (2 inç x 2 inç) biyobaskılı domuz derisi grefti kullandılar. Benzer şekilde iyileşmeyi ve kollajen üretimini iyileştirdi ve cilt kasılmasını ve fibrozisi (veya yara izini) azalttı. İnsan tedavisinde büyük umut vaat ediyor Daha büyük, otolog greftin başarısı, vücudun diğer bölgelerinden önemli miktarda derinin alınmasının riskli ve sınırlı olduğu insan tedavisinde büyük umut vaat ediyor. Laboratuvar yapımı cilt, giderek büyüyen bir tıbbi araştırma alanıdır ve şirketler de hayvanları kullanmak yerine ürünleri test etmek için bu yönteme başvurmaktadır. Ancak klinik öncesi çalışmalarda yaranın tamamen iyileştiğini gösteren bu kadar karmaşık ve kalın bir ürün ilk kez üretiliyor. Ekip artık bunun insan çalışmaları için geliştirilmesinden umutlu. Kaynak:AA

Çin’in çip endüstrisi, ABD yaptırımları nedeniyle 5 nesil geride kaldı

2020 yılında, Çinli çip üreticisi Semiconductor Manufacturing International Corp. (SMIC), küresel liderlerin iki ya da üç nesil gerisindeydi. Ancak, 7 Ekim 2022’de ABD hükümeti tarafından uygulanan ve 2023’te Japonya ve Hollanda tarafından takip edilen kapsamlı yaptırımlar, Çin yarı iletken endüstrisini en az on yıl geriye götürdü. Bu yaptırımlar, 14nm/16nm ve altındaki nodlarda düzlemsel olmayan transistörlere sahip mantık çipleri, 128 veya daha fazla katmana sahip 3D NAND ve 18nm yarı aralıklı veya daha az DRAM bellek çipleri yapmak için kullanılan yarı iletken üretim ekipmanlarının Çinli bir kuruluşa satılmasını yasaklıyor. Bu da Çin’in yarı iletken endüstrisini 28nm ve daha büyük nodlarla sınırlıyor. SMIC, bir zamanlar 14nm ve 12nm düğümlerinde kaydettiği ilerlemelerden söz ediyordu. Ancak, 2023’ün ortalarında, bu teknolojilerden bahsedilen her şey SMIC’in web sitesinden kaldırıldı. ABD yaptırımları, Çin’in yarı iletken endüstrisi için büyük bir darbe oldu. Bu yaptırımlar, Çin’in küresel çip pazarındaki rekabet gücünü azaltacak ve ülkenin teknolojik bağımsızlığını tehlikeye atacak. Kaynak:DHA

Bilim İnsanları Domuz Embriyolarında İnsan Organı Geliştirdi

Hakemli bilimsel dergi Cell Stem Cell'de yayımlanan yeni bir çalışmaya göre, ilk defa hem insan hem de hayvan hücrelerini içeren katı bir insanlaştırılmış organ, başka bir canlı türünün içinde yetiştirildi. Ünlü bilim insanı Tao Tan, "Bu, insan-hayvan kimerizminde kayda değer bir ilerlemedir" diyerek deneyin çığır açıcı bir yönü olduğunu vurguladı. Çin'deki Kunming Bilim ve Teknoloji Üniversitesinden hücre biyoloğu Tao Tan, 2021'de ilk kimerik insan-maymun embriyosunun geliştirilmesine yardımcı olmuştu ancak bu yeni çalışmaya dahil olmadı. Dünya genelinde milyonlarca kişi organ nakli için sıra bekliyor. Bu insanların büyük çoğunluğunun böbrek nakline ihtiyacı var. Hayat kurtaran organ nakillerine yönelik bu talebi karşılamak amacıyla bilim insanları, hayvanlarda organ ve doku yetiştirmek için yeni yöntemler arıyor. Son birkaç yıldır önemli aşama kaydedildi ve farelerde sıçan organları, sıçanlarda fare organları ve domuzlarda insanlaştırılmış iskelet kası ve endotel dokusu başarıyla büyütüldü. Ancak insan hücrelerinin yabancı bir konakçı içinde gelişmesi oldukça zordur.  İNSAN ORGANLARI GELİŞTİRMEYE YÖNELİK TARİHİ BİR ADIM İnsan pluripotent kök hücreleri (iPSC), türlerin hücrelerinin farklı fizyolojik ihtiyaçlara sahip olması nedeniyle genellikle hayvanlara enjekte edildiğinde ölüyor. Science News'in haberine göre, Çin'deki Guangzhou Biyotıp ve Sağlık Enstitülerinden kök hücre biyoloğu Liangxue Lai ve ekibi, insan kök hücrelerinin hayatta kalma kabiliyetini artırmak için uzun yıllardır çalışıyor.  Domuz embriyoları hâlâ tek hücre iken ekip, böbrek gelişiminde gerekli olan iki geni düzenlemek için gen düzenleme aracı CRISPR/Cas9'u kullandı. Böylece, insan iPSC'leri boşluğa enjekte edildiğinde böbrek hücrelerine dönüşebildi. DOMUZLARDA GELİŞTİRİLEN EN YÜKSEK İNSAN HÜCRESİ SAYISINA ULAŞILDI İnsan kök hücreleri, hücreleri tutunacak bir yer edinip böbreği oluşturmaya başlayacak kadar uzun süre hayatta tutmak için apoptozu (hücre ölümünü) azaltan aktif genlere sahip olacak şekilde tasarlandı. Daha sonra 1.800'den fazla embriyo, taşıyıcı dişi domuzlara aktarıldı ve bunlardan beşi, ilk 28 gün içinde çalışma için toplandı. Beşinin de gelişim düzeylerine uygun normal böbrekleri vardı ve organlar yüzde 50 ila yüzde 60 oranında insan hücrelerine sahipti. Tao Tan, bunun bir domuzun içinde yetiştirilen herhangi bir organda şimdiye kadar gözlemlenen en yüksek insan hücresi yüzdesi olduğunu söylüyor. Araştırmacılar, daha fazla zaman verildiğinde, muhtemelen insan hücrelerinin domuz hücrelerini geride bırakmasıyla böbreklerin normal şekilde büyümeye ve gelişmeye devam etmeyeceğine dair hiçbir belirti olmadığını açıkladı. DÖNÜM NOKTASI NİTELİĞİNDE BİR ÇALIŞMA Kök hücreler, böbrek tübüler hücreleri ve gelişimsel doku da dahil olmak üzere çeşitli hücre tiplerine farklılaşırken, insan böbreği 70'ten fazla benzersiz hücre tipine sahiptir. Araştırmacılar yüzde 100 insandan oluşan bir organ geliştirilene kadar bu tür organ nakillerinin başarılı olamayacağını belirtiyor. Üstelik, yeni çalışmada birkaç iPSC'nin yanlışlıkla embriyoların beyinlerinde ve omuriliklerinde sinir hücrelerine farklılaştığı görüldü. Hücrelerin böbrek hücrelerinden farklı olarak rastgele göründüğünü söyledi ve sonucunda insan beyni olan hayvanların oluşmasının muhtemel olmadığını vurguladı.  Bu tür etik sorunlardan kaçınmak için ekip, kök hücrelerin nöronlara, genetik bilgiyi yavrulara aktaran germ hattı hücrelerine, yumurtalara ve spermlere farklılaşmasını düzenleyen genleri ortadan kaldıracağını söylüyor. Ekip aynı zamanda kalp ve pankreas da dahil olmak üzere diğer insan organ öncüllerini de domuzlarda yetiştirmenin peşinde.   Kaynak: Basın Bülteni

Bilim insanları laboratuvarda insan embriyosu yaptı

Araştırmacılar, yaşamın en erken evrelerindeki temel özelliklerin çoğuna sahip, gerçek insan embriyolarına benzeyen, sentetik (yapay) embriyo benzeri yapılar oluşturmak üzere büyük bir adım attı. İsrail'deki Weizmann Enstitüsünden araştırmacılar yeni bir çalışmada, insan embriyonik kök hücrelerini kullanan yakın tarihli bir çalışmayı referans alarak, şimdiye kadar üretilen en eksiksiz embriyoyu geliştirmeyi başardı. İspanya'nın Barselona şehrindeki Pompeu Fabra Üniversitesinden Profesör Alfonso Martinez Arias, "Bu, insana ait gelişim araştırmaları için yeni yollar arayan dönüm noktası niteliğinde bir çalışmadır" dedi. Öte yandan, bilim insanları laboratuvarda geliştirilen insan embriyoları neyi hedeflediklerini de açıklıyor. Araştırmanın amacı, yapay bir yaşamı mümkün kılmaya çalışmak değil, amaç embriyoların gelişimi hakkında daha fazla bilgi elde edebilmek.  Londra'daki Francis Crick Enstitüsünden Dr. James Briscoe, araştırmanın "birçok hamileliğin başarısız olduğu ve şimdiye kadar incelenmesi gerçekten zor olan insani gelişim dönemine bir pencere açmaya yönelik bir adım" olduğunu söyledi. YAPAY İNSAN EMBRİYOLARI NASIL GELİŞTİRİLDİ?  Çalışmada araştırmacılar, bağışlanan insan embriyolarından alınan kök hücreleri kullandı ve bunlar daha sonra kimyasallar ile 'uyarılarak' tam gelişmiş bir insanın tüm doku ve organlarını oluşturan erken embriyonun dört temel hücre tipine dönüştü. Önceki deneylerde benzer embriyolar üretilmişti ancak bunlar gerçek embriyolarda bulunanla aynı sayıda doku türü ve organizasyon düzeyinden yoksundu. En önemlisi, plasentayı oluşturan hücreler gibi 'ekstraembriyonik' dokulardan yoksundu.   Kaynak: Basın Bülteni

Biyoteknoloji girişimi Star Therapeutics, 90 milyon dolar yatırım aldı

Biyoteknoloji girişimi Star Therapeutics, 90 milyon dolar yatırım aldı. C serisi yatırım turu, Sofinnova Investments tarafından yönetildi. ABD merkezli şirketin yatırım turuna Qatar Investment Authority, Catalio Capital Management, Agent Capital, Soleus Capital, NYBC Ventures, Westlake Village BioPartners, OrbiMed, Redmile Group, RA Capital Management, New Leaf Venture Partners, Cormorant Asset Management ve Cowen Healthcare Investments katıldı. C serisi ile birlikte şirketin toplam yatırım miktarı 190 milyon dolara yükseldi.  Star Therapeutics, 2018 yılında Adam Rosenthal tarafından faaliyete geçti. Star Therapeutics, sağlık sektöründe yenilik ve tedavi seçenekleri sunmayı hedefliyor. Şirket, özellikle nadir görülen veya tedavisi zor hastalıklara odaklanarak bu hastalar için yeni tedavi seçenekleri sunma potansiyeline sahip. Şirket, antikor terapileri konusunda çalışmalar yapıyor. Antikor terapileri, çeşitli hastalıkları tedavi etmek veya önlemek amacıyla kullanılan biyolojik ilaçlar olarak tanımlanıyor. Bu da hastaların daha hızlı erişim sağlamalarını ve daha etkili tedavilere erişebilmelerini sağlıyor. VGA039 adlı bir antikor terapisi, Von Willebrand hastalığını tedavi etmeye odaklanıyor.  Star Therapeutics, sadece mevcut tedavileri geliştirmekle kalmayıp aynı zamanda yeni ve etkili tedavilerin geliştirilmesine odaklanmak için biyoteknoloji şirketleri oluşturuyor ve bunları destekliyor. Nadir hastalıkların önemli bir kısmı kesin tedavisi yok. Çünkü bu tür hastalıkların kökeni, nedeni, doğal seyri ve epidemiyolojik verileri büyük değişiklik sergilerken bazı hastalıklar için bu en temel bilgiler sınırlı. Bu yüzden şirketin geliştirdiği teknoloji önemli bir potansiyel barındırıyor.    Kaynak: Basın Bülteni

Biyoteknolog ne iş yapar?

Biyoteknologların işleri oldukça çeşitlidir ve aşağıdaki başlıklar, bu mesleğin temel görevlerini kapsar: 1. Genetik Araştırma ve Mühendislik: Biyoteknologlar, DNA, RNA ve proteinler gibi biyolojik moleküller üzerinde çalışarak genetik mühendislik projeleri yürütürler. Genetik mühendislik, bitki ve hayvanlarda genetik değişiklikler yaparak yeni özellikler eklemeyi veya istenmeyen özellikleri çıkarmayı içerebilir. 2.Fermantasyon ve Biyoprosesler: Gıda, ilaç, biyoyakıt ve kimyasal ürünler gibi birçok endüstriyel ürünün üretimi için mikroorganizmaları kullanarak fermantasyon ve biyoprosesler geliştirir ve yönetirler. 3. Genetik Tanı ve Testler: Genetik materyali analiz ederek hastalıkları teşhis etmek ve genetik bilgiyi kullanarak kişiselleştirilmiş tıp yaklaşımları geliştirmek için genetik testler ve tanılar yaparlar. 4. İlaç Geliştirme: İlaç şirketlerinde çalışarak yeni ilaçların keşfi, geliştirilmesi ve test edilmesi aşamalarında yer alırlar. Bu süreçte hücresel ve moleküler düzeyde çalışmalar yaparlar. 5. Biyoinformatik: Biyoteknologlar, büyük biyolojik veri setlerini analiz eder ve bu verilerden anlamlı bilgiler çıkarmak için bilgisayar tabanlı analiz araçlarını kullanırlar. 6. Bitki Biyoteknolojisi: Bitki ıslahı ve genetik mühendislik alanında çalışarak bitkilerin verimliliğini artırır, hastalıklara dayanıklılığını artırır ve besin değerlerini geliştirirler. 7. Çevre Biyoteknolojisi: Çevre kirliliğini kontrol etmek ve biyolojik olarak parçalanabilir atıkları yönetmek için biyoteknoloji uygularlar. 8. Deneysel Araştırma: Laboratuvarlarda deneyler yaparak yeni bilimsel bilgileri keşfederler. Bu çalışmalar, hastalık mekanizmalarının anlaşılması, yeni tedavi yöntemlerinin geliştirilmesi ve temel bilim araştırmalarını içerebilir. 9. Kalite Kontrol ve Güvence: Biyoteknologlar, ürünlerin ve süreçlerin kalite kontrolünü ve güvencesini sağlarlar. Ürünlerin güvenli ve etkili olduğunu doğrulamak için testler yaparlar. 10.  Eğitim ve Danışmanlık: Üniversitelerde veya araştırma kuruluşlarında eğitim verirler veya biyoteknoloji alanında şirketlere danışmanlık yaparlar. Biyoteknologlar, biyoloji ve teknolojiyi birleştirerek sağlık, çevre, gıda üretimi ve daha birçok alanda önemli katkılarda bulunurlar. Bu meslek dalı, bilimsel araştırmalardan endüstriyel uygulamalara kadar geniş bir yelpazede iş fırsatları sunar.   Kaynak : Basın Bülteni

İTÜ’de Uluslararası BioGate Yarışması Düzenleniyor

İstanbul Teknik Üniversitesi, 250. yaşını kutlarken uluslararası alanda öncü çalışmalar ortaya koymaya devam ediyor. Türkiye’nin ve İstanbul Teknik Üniversitesi’nin biyoteknoloji alanında çalışan en büyük lisans proje takımı olan GALEN, uluslararası alanda bir ilki gerçekleştirerek BioGate Biyoteknoloji ve Yaşam Bilimleri Yarışması ve Konferansı’nı aynı anda düzenleyecek. 5 farklı kategoriden oluşan, dünyada ve ülkemizde bir ilke imza atacak olan yarışma, 19-20 Ağustos tarihlerinde Süleyman Demirel Kültür Merkezi’nde gerçekleşecek. Yapay pandemi, sentetik biyoloji, astrobiyoloji, biyosensör ve hesaplamalı biyoloji alanlarına gönül vermiş Oxford, Washington, Johns Hopkins ve Aarhus gibi birçok üniversiteden akademisyenin jüri üyesi olarak görev yapacağı ve konferans vereceği yarışmada sadece biyoteknoloji değil, disiplinlerarası birçok proje sunumu da gerçekleşecek. Konferansa katılım ücretsiz olacak ve fuaye alanında projeler şirketlerle buluşma fırsatı bulacak. Kaynak:Basın Bülteni

Migros Gıda Atıklarını Hayvansal Proteine Dönüştürdü

Belediye ve Germina Tarım Teknolojileri ile 22 ayda ortaklaşa gerçekleştirilen “Siyah Asker Sineği” projesi kapsamında pilot olarak belirlenen yirmi üç Migros mağazasından toplanan gıda atıkları, biyoteknoloji aracılığıyla değerli hammadde kaynaklarına dönüştürülerek ekonomiye kazandırılıyor. Bu ileri dönüşüm sonucunda hayvansal protein, kozmetik sanayi için hammadde ve tarımsal alanlarda toprak zenginleştirici olarak kullanılan gübre elde ediliyor. Dönüştürülen atıklardan üretilen hayvansal proteinle, hem tavuk besicilerinin yem ihtiyacı karşılanıyor, hem de bakım evlerindeki hayvanlar için hipoalerjenik, besleyici, çevre dostu ve zengin protein içerikli mamalar üretilerek atıklar yeniden besin zincirine kazandırılıyor. Bu proje sayesinde bugüne kadar 74 ton gıda atığı, biyokütleye dönüştürüldü. 14 ton organik gübre ve 4 ton mama elde edildi. Üretilen mama 100 yetişkin hayvanın 70 günlük beslenmesini karşıladı. Üretimin yeni yapılacak yatırımlarla büyütülmesi hedefleniyor. Siyah Asker Sineği projesi sadece gıda atıklarının yeniden değerlendirilmesini sağlamakla da kalmıyor, aynı zamanda çevresel faydalar sunuyor. Proje sayesinde 262 ton karbondioksit emisyonu engellenerek yaklaşık 4 bin 391 ağacın bir yılda havadan temizlediği karbondioksit miktarına eşdeğer bir etki sağlandı. Ayrıca, 30 ton balık okyanuslarda korunarak insan tüketimine ayrılmış oldu. Migros Ticaret A.Ş. Kalite ve Çevre Yönetimi Direktörü Hülya Günay, “Dünyada artan nüfus ile birlikte hayvansal protein kaynaklarına olan ihtiyaç da giderek artıyor. Döngüsel ekonomiye güzel bir örnek teşkil eden, biyoteknoloji ile üretilen BSF ve yan ürünleri pazarının, Dünyada 2033 yılında 4 milyar dolarlık bir hacme ve 8 milyon tonluk bir büyüklüğe erişmesi bekleniyor. Ülkemiz için ise henüz çok yeni ve endüstriyel boyutta tesisler bulunmuyor. Ancak döngüsel ekonomiye katkı sağlayan bu proje önemli bir başlangıç yaptı. 74 ton gıda atığından 4 ton mama, rejeneratif tarımda kullanılmak üzere 14 ton organik gübre ve kozmetik sanayi için hammadde elde ettik. Proje kazanımları bununla da bitmiyor elbette. Gıda atıklarının yeniden besin zincirine kazandırılması, karbon emisyonunu azaltıyor ve temiz su tasarrufu sağlıyor” dedi. Kaynak:DHA

Kanser Tedavisinde Haritayı Genetik Testler Belirliyor

Tümörün aklı hepimizden büyük. Çok büyük bir yapay zekâ var tümörün içinde. O da hayatta kalabilmek için çok farklı yolakları kullanarak, farklı mutasyonlar geliştiriyor. Teknoloji ve genetik ilerledikçe aslında, hastalar da fark ediyorlar ki eskiden bir yakınına uygulanan tedavi, kendisinde farklılaşmış durumda. Ya da aynı hastaya bir yıl önce uygulanan bir tedavi, bir şekilde progresyon (kötüleşme) veya düzelme nedeniyle bir yıl sonra değiştirilebiliyor. Bütün bunlar aslında bilimin ışığında, bilim dayanağı ile yapılıyor. Geçtiğimiz günlerde yukarıda bahsi geçen biyobelirteç araştırma geliştirme ve moleküler tanı konusundaki gelişmeleri paylaşmak üzere Amerikan biyoteknoloji şirketi Illumina’nın katkılarıyla, Nesiller Genetik Hastalıklar Değerlendirme Merkezi ev sahipliğinde düzenlenen “Empowering Precision Oncology Through Genomics In Türkiye” başlıklı toplantı gerçekleştirildi.Toplantıda, Heidelberg Üniversitesi Patoloji Enstitüsünden Dr. Daniel Kazdal ve Türk Tıbbi Onkoloji Derneği Üyesi, Koç Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Salı Medikal Onkoloji Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nil Molinas Mandel, kanser alanında genetik ve biyoteknolojideki gelişmelerle büyük bir devrim yaşandığını kaydederek, onkoloji dünyasının kanserleri artık türlerine göre değil, hastadaki moleküler mekanizmasına göre ele aldığını vurguladı ve önemli bilgiler verdi. Nesiller Genetik Hastalıklar Değerlendirme Merkezi Kurucusu, Genetik ve Farmakoloji Uzmanı Dr. Gülay Özgön’ün ev sahipliğinde gerçekleşen toplantıda genetik testler sayesinde kanser tedavisinde başarı oranlarında yaşanan artış hakkında bilgi paylaşımı gerçekleştirildi. Toplantı hakkında açıklamalar yapan Dr. Özgön çalışmaları için, “Genetik testler, kişinin kanser olma riskini artırabilecek olası mutasyonları veya tedavi planlamasını etkileyebilecek moleküler mekanizmaları inceler. Bu anlamda, genetik testler artık kanser tedavisinin ayrılmaz ve önemli bir parçası. Çünkü risk azaltma, tarama stratejileri, tedavi seçenekleri ve takibe rehberlik ediyorlar. Biz de merkezimizde kanser hastaları ya da kalıtsal kanser riski taşıyabilecek bireyler için aile hikayesinin çıkarılması, uygun genetik testin belirlenmesi, uygulanması ve analizinin yorumlanması ile hekimlerin tanı ve tedavi kararlarına destek oluyoruz” dedi. Toplantının moderatörlüğünü gerçekleştiren Türk Tıbbi Onkoloji Derneği Üyesi, Koç Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Medikal Onkoloji Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nil Molinas Mandel, kanser alanında genetik ve biyoteknolojideki gelişmelerle büyük bir devrim yaşandığını kaydederek, onkoloji dünyasının kanserleri artık türlerine göre değil, hastadaki moleküler mekanizmasına göre ele aldığını vurguladı. Prof. Dr. Mandel, “Kanser asrımızın en korkulu hastalığı. Ama kanserde çok fazla yenilik oldu. Asrın buluşları diyebileceğimiz, hastalığın ve hastaların genetik yapılarını, moleküler özelliklerini ve değişik aşamalarda kanda dolaşan tümör hücreleri dahil olmak üzere hastalığın seyrini takipte çok büyük aşamalar ve yeni ufuklar belirdi. ‘Eskiden bizim yaptığımız konfeksiyonmuş’ diyoruz artık kendi aramızda. Şimdi, ‘butik’ çalışıyoruz; kişiye özel tedaviler planlıyoruz ve bu kişiye özel planladığımız tedavileri hayata geçirebilmek için istiyoruz ki bunu tetikleyen bir mutasyon varsa onu gösterelim. İşte bunun için de hem kanserli dokudan alınan örnekler, o yetersiz olursa kandan alınan örneklerle moleküler testler yapıyoruz. Bu, her kanser için hemen hemen artık kaçınılmaz oldu,” dedi. Kaynak:İHA

Amgen Türkiye “IamGenius” ile Gençlerin Biyoteknoloji Alanındaki Yaratıcı Fikirlerini Ödüllendirdi

Amgen Türkiye, gençleri bilimsel düşünmeye teşvik etmeye ve bu alandaki yaratıcı fikirlerini ödüllendirmeye devam ediyor. Amgen’in gelecek nesillere daha fazla bilim insanı kazandırmak amacıyla sürdürdüğü çalışmalardan biri olan IamGenius Biyoteknolojik Fikirler Yarışması bu yıl üçüncü kez gerçekleştirildi. Fen Bilimlerine ilgisi ve yaratıcı fikirleri olan lisans öğrencilerinin katılabildiği yarışma, “Sağlığın Geleceği: Biyoteknoloji” teması ile düzenlendi. Yarışmada bu yıl; Ege Üniversitesi’nden Ayça Çetinkaya birinci, Marmara Üniversitesi’nden Özge Karaçay ikinci ve Yıldız Teknik Üniversitesi’nden Hande Dallı üçüncü oldu. Gebze Teknik Üniversitesi’nden Atacan Tekin ise Jüri Özel Ödülü’nü almaya hak kazandı. Kazanan öğrenciler Amgen Türkiye’de staj ve Amgen Vakfı ile eğitim seminerlerine katılım imkanı ile ödüllendiriliyor. Amgen Türkiye Genel Müdürü Güldem Berkman, ilk iki yılda yaklaşık 400 öğrencinin katıldığı ve yaklaşık 3 milyon kişiye ulaşıldığı IamGenius yarışmasına bu yıl da yüzlerce başvurunun geldiğini vurguladı. Berkman, “Bir bilim şirketi olarak, bilime olan tutkumuzu yaymak, bilimin olağanüstü boyutlarını göstermek bizler için çok önemli. Türkiye’nin dört bir yanında, bilime meraklı olan ama fikirlerine güvenmeyen birçok gencimiz var. Amgen olarak bu gençlere ulaşmayı, onları motive etmeyi, öne çıkmalarını sağlamayı en önemli görevlerimizden biri olarak görüyoruz. IamGenius bize gösteriyor ki gençlerimiz bilimi seviyor ve yaratıcı fikirlerini duyurmak istiyor. Yarışmamızda her yıl pek çok ilham veren fikirle karşılaşıyoruz. Amgen olarak geleceğe daha fazla bilim insanı kazandırmak için çalışmalarımıza kararlılıkla devam ediyoruz” diye konuştu. Gençlerin yaratıcı fikirleri; İzmir Bakırçay Üniversitesi Biyomedikal Mühendisliği Bölümü Mühendislik ve Mimarlık Fakültesi Biyomedikal Teknolojiler Tasarım Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü Doç. Dr. Kadir Gök, Dokuz Eylül Üniversitesi İzmir Uluslararası Biyotıp ve Genom Enstitüsü Fonksiyonel Kanser Genomiks Grubu Araştırma Grubu Lideri Doç. Dr. Şerif Şentürk, Kalkınma Atölyesi Eğitim Uzmanı Dr. Elif Adıbelli Şahin, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Nefroloji Bilim Dalı’ndan Prof. Dr. Mustafa Arıcı, Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Romatoloji Bilim Dalı’ndan Prof. Dr. Mehmet Pamir Atagündüz, Acıbadem Maslak Hastanesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Hematoloji Bilim Dalı’ndan Prof. Dr. Mustafa Çetiner, İstanbul Medeniyet Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Onkoloji Bilim Dalı’ndan Prof. Dr. Mahmut Gümüş, Memorial Antalya Hastanesi Onkoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Mustafa Özdoğan ve TC Sağlık Bilimleri Üniversitesi İzmir Tıp Fakültesi Dermatoloji Anabilim Dalı’ndan Doç. Dr. Meltem Türkmen’in yanı sıra Amgen Türkiye Yönetim Ekibinden Genel Tedaviler İş Birim Direktörü Uğraş Güngör ve Onkoloji-Hematoloji İş Birim Direktörü Selim Özyılmaz’ın yer aldığı jüri tarafından değerlendirildi. Kaynak: Basın Bülteni

Biyoteknolojik Gübre Rekolteyi Arttırırken Maliyetleri Düşürecek

Mersin Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoteknoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç.Dr. Furkan Ayaz, Türk tarımını bağımlı hale getiren gübre sorununa çözüm bulmak için 2 yıl önce çalışma başlattı. Biyoteknolojik gübre geliştiren Doç. Dr. Ayaz, pamuk, silajlık mısır, arpa ve buğdaydan oluşan deneme tarlalarında bu ürünü deneyerek olumlu sonuçlar aldı. Deneme amaçlı ekimi yapılan tarlalarda ürüne göre yüzde 20 ile 70 arasında rekolte artırışı elde edildi. Doç. Dr. Furkan Ayaz, 2 yıl önce çıktıkları yolculuktan memnun kaldıklarını belirterek, "Tarsus Belediyesi, Birleşmiş Milletlerle ortak çalışan dernekler ve Mersin Üniversitesi Biyoteknoloji Araştırma Merkezi olarak bitki biyoteknologları ile beraber gerçekleştirdiğimiz denemeler sonucu biyoteknolojik gübreleri elde ettik. Bu gübrelerin rekolteyi ürüne göre yüzde 20 ile 70 arasında artırabildiğini gördük. Örneğin pamukta yüzde 40, silajlık mısırda yüzde 20, arpada yüzde 40, buğdayda yüzde 60 civarında sonuç elde ettik. Bu ve benzeri şekilde yüzde 70'e varan rekolte artışları tespit ettik. Bunun moleküler mekanizması üzerindeki çalışmalarımızı halen devam ettiriyoruz" dedi. HEDEF, MALİYETLERİN DÜŞMESİ Doç. Dr. Ayaz, projenin tamamlanmasıyla Türk tarımının gübre konusunda dışa bağımlılığının bitebileceğine dikkat çekerek, "Öncelikle bizim Türk tarımındaki en büyük sorunlardan biri, dışarıya bağlı bir şekilde gübre temini veya topraklarımızın aşırı gübreleme ile yorulması ve zehirlenmesidir. Biz de bilim insanları olarak bunun önüne geçmeyi hedefliyoruz. Proje ile çiftçinin maliyetleri de düşecek. Özellikle doğal, ekonomik ve milli çözümlerle, sanayi ile iş birliği halinde çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Şu anda birkaç ürünümüzde büyümeyi tetikleyebildiğimizi, rekolteyi artırabildiğimizi görüyoruz. Tarımsal Araştırmalar ve Politikalar Genel Müdürlüğü (TAGEM) ve Tarım Bakanlığı ile projeler geliştirerek, ortaklı çalışarak Türk tarımında rekolte artışını ve maliyeti düşürmeyi hedefliyoruz. Böylece dünyadaki değişen koşulları, özellikle iklim koşullarını ve pandemi ile beraber lojistik alanlarında meydana gelen durumlardan oluşan maliyet artışlarına önlem getirmeyi hedefliyor ve amaçlıyoruz" diye konuştu. Kaynak:DHA

Moleküler Biyoloji ve Genetik Üzerine Bir Analiz

I. Moleküler Biyoloji A. Temel Kavramlar: Moleküler biyoloji, canlıların genetik materyalini oluşturan DNA ve RNA moleküllerini inceler. DNA, genetik bilginin depolandığı moleküldür, ve RNA ise genetik bilginin aktarılmasında rol oynar. Protein sentezi, DNA'nın RNA'ya transkript edilmesi ve ardından bu RNA'nın proteinlerin sentezine katılması sürecidir. B. Moleküler Biyolojinin Araştırma Yöntemleri: Moleküler biyoloji araştırmalarında kullanılan yöntemler arasında PCR (Polimeraz Zincir Reaksiyonu) ve DNA sekanslama bulunur. PCR, DNA'nın büyük miktarlarda çoğaltılması işlemidir ve genetik analizlerde sıklıkla kullanılır. DNA sekanslama ise DNA'nın diziliminin belirlenmesine olanak sağlar. C. Moleküler Biyolojinin Uygulamaları: Moleküler biyolojinin birçok uygulama alanı vardır. Genetik hastalıkların tanısı ve tedavisi moleküler biyoloji teknikleri kullanılarak yapılır. Ayrıca biyoteknoloji alanında, bitkilerin genetik yapılarının değiştirilmesi ve geliştirilmesi amacıyla moleküler biyoloji yöntemleri kullanılır. II. Genetik A. Genetik Temel Kavramlar: Genetik, organizmaların özelliklerinin nesilden nesile aktarılmasını inceleyen bir bilim dalıdır. Genler, organizmaların kalıtımsal özelliklerinden sorumlu olan DNA segmentleridir. Bu genler kromozomlar üzerinde bulunur ve Mendel Yasaları gibi temel prensiplere dayanarak kalıtımın nasıl gerçekleştiğini açıklar. B. Genetik Araştırma Yöntemleri: Genetik araştırmalarda gen haritalama ve genetik modifikasyon gibi yöntemler kullanılır. Gen haritalama, genlerin kromozomlar üzerindeki konumlarının belirlenmesini sağlar. Genetik modifikasyon ise genlerin yapısının değiştirilmesi ve istenilen özelliklerin elde edilmesi amacıyla kullanılır.C. Genetik Uygulamaları: Genetik, birçok alanda uygulama bulur. Genetik testler ve tanılar, hastalıkların genetik nedenlerini anlamamızı sağlar ve tedavi planlamasında önemli bir rol oynar. Ayrıca insan kökenli izi takibi gibi alanlarda da genetik bilgi kullanılır. III. Moleküler Biyoloji ve Genetik Arasındaki İlişki A. Genetik Bilginin Moleküler Düzeyde İfade Edilmesi: Moleküler biyoloji, genetik bilginin moleküler düzeyde nasıl ifade edildiğini anlamamızı sağlar. DNA'nın transkript edilmesi ve protein sentezine katılması gibi süreçler, genetik bilginin nasıl fiziksel bir şekle dönüştüğünü gösterir. B. Moleküler Biyolojinin Genetik Araştırmalarda Rolü: Moleküler biyoloji teknikleri, genetik araştırmalarda önemli bir role sahiptir. Genlerin yapıları ve işlevleri, moleküler biyoloji yöntemleriyle ayrıntılı bir şekilde incelenebilir. Bu sayede genetik hastalıkların nedenleri ve tedavi yöntemleri daha iyi anlaşılabilir. Moleküler biyoloji ve genetik, canlıların temel yapıtaşlarını anlamamızı sağlayan önemli disiplinlerdir. Moleküler biyoloji, DNA ve protein sentezi gibi temel süreçleri incelerken, genetik ise genlerin nasıl aktarıldığını ve kalıtımın nasıl gerçekleştiğini açıklar. Bu alanlardaki araştırmalar, genetik hastalıkların tanısından biyoteknolojik uygulamalara kadar birçok alanda fayda sağlar. Kaynak:AA

Avrasya’nın Biyoteknoloji Üssü Yükseliyor

Türkiye'nin biyoteknoloji sektöründeki önemli adımlarından biri olarak karşımıza çıkan İstanbul Tuzla'daki Biyoteknoloji Vadisi, büyük bir hızla ilerliyor. 2625 dönüm alan üzerine yayılan bu vadide, sektörün çeşitli alt sektörlerinden gelen 150'den fazla biyoteknoloji firması üretim faaliyetlerini gerçekleştirecek. Ayrıca, biyoteknoloji ile ilgilenen yaklaşık 300 küçük firma da bu özel bölgede kendilerine yer bulacak. Biyoteknoloji Sanayicileri Derneği Liderliğinde İlerliyor Biyoteknoloji Vadisi'nin oluşumunda öncülük rolünü üstlenen Biyoteknoloji Sanayicileri Derneği, sektörün büyümesi ve gelişimi için önemli bir paydaş olarak öne çıkıyor. Bu özel vadide OSB (Organize Sanayi Bölgesi) statüsü geçerli olacak ve yapılan çalışmalar sonucunda OSB tüzel kişiliği kazanmış durumda. Vadinin yönetim kurulu başkanlığını ise Ercan Varlıbaş üstleniyor. Biyoteknoloji Vadisi Doluluk Rekoru Kırıyor Mayıs ayının sonuna gelinmesiyle birlikte arazi satın alma ve kamulaştırma çalışmalarının başlayacağı Biyoteknoloji Vadisi'nde, sektörün bütün alt sektörlerine yer verilecek. Bu özel merkezde, biyoteknolojiye yönelik katma değeri yüksek ürünler üretilecek. Ayrıca, teknoloji geliştirme bölgesi, test ve kalibrasyon merkezi, laboratuvarlar, start-up merkezleri ve araştırma-geliştirme ofisleri gibi önemli tesisler de burada yer alacak. Avrasya'nın En Büyük Biyoteknoloji Üssü Biyoteknoloji Vadisi, sadece Türkiye'nin değil, Avrasya'nın da biyoteknoloji üssü olmayı hedefliyor. Bu nedenle, sektörün yerli ve yabancı lider firmaları da bu merkeze taşınacak ve işbirlikleri gerçekleştirilecek. Vadinin henüz kamulaştırma sürecinde olmasına rağmen, şaşırtıcı bir şekilde yüzde 85 doluluk oranına ulaşmış durumda. Bu, sektörün Biyoteknoloji Vadisi'ne olan güvenini ve talebini gösteren önemli bir gösterge olarak karşımıza çıkıyor. “Türkiye, Biyoteknoloji Arenasında Yeni Bir Döneme Hazırlanıyor!” Biyoteknoloji Vadisi'nin Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Ercan Varlıbaş, kurulacak olan biyoteknoloji vadisi ve ekosistemiyle ilgili önemli bir değerlendirmede bulundu. Dr. Varlıbaş, şunları söyledi: “Biyoteknoloji Vadisi, Türkiye'nin biyoteknoloji alanındaki potansiyelini maksimum düzeyde kullanmayı hedefleyen önemli bir girişimdir. Bu vadide, sektörün öncü firmalarını bir araya getirerek, inovasyon ve Ar-Ge çalışmalarını destekleyecek bir ekosistem oluşturmayı amaçlıyoruz. Amacımız, biyoteknoloji sektörünün güçlenmesine katkı sağlamak, yeni ürünler ve teknolojiler geliştirmek ve Türkiye'yi biyoteknoloji alanında bir merkez haline getirmektir. Biyoteknoloji Vadisi, özel teşvikler ve avantajlı koşullar sunarak, sektörde faaliyet gösteren firmaların rekabet gücünü artıracak. Aynı zamanda, işbirlikleri ve ortak projelerin önünü açacak bir platform sunarak, sektördeki paydaşları bir araya getireceğiz. Bu vadide yer alacak olan firmalar, yüksek lisans ve doktora derecesine sahip nitelikli çalışanlarla çalışacak ve biyoteknoloji alanında katma değeri yüksek ürünler üretecek. Biyoteknoloji Vadisi'nin, Türkiye'nin ve Avrasya'nın biyoteknoloji üssü olması için büyük bir fırsat olduğunu düşünüyoruz. Burada faaliyet gösterecek olan firmalar, sektördeki yenilikleri ve teknolojik ilerlemeleri yakından takip edecek, uluslararası düzeyde rekabet edebilecek ve Türkiye'nin biyoteknoloji sektöründeki itibarını artıracaktır. Ayrıca, Biyoteknoloji Vadisi'nin, üniversiteler ve araştırma kurumlarıyla işbirlikleri içinde olması, bilimsel ve akademik alanda da büyük bir ivme sağlayacaktır. Biyoteknoloji Vadisi'nin kurulmasında emeği geçen herkese teşekkür ederiz. Türkiye'nin biyoteknoloji arenasında yeni bir döneme hazırlandığına inanıyoruz ve bu vadide yer alacak olan firmaların büyük başarılara imza atacaklarına inancımız tam.” Kaynak: Basın Bülteni

Kanser Tedavisinde Başarı Oranı Yükseldi

Lösemili Hastalar Derneği (LÖSEMA) Kurucu Başkanı Prof. Dr. Fevzi Altuntaş, kanser tedavilerinde artık biyoteknoloji, immünoloji ve hücresel tedavilere geçişin başladığını belirterek, "Bu gelişmeleri sağlayan en önemli kaynak, klinik araştırmalar. Kanser tedavisinde son 30 yıla bakıldığında yüzde 40'larda olan başarı oranı, bugün yüzde 80'leri geçti." dedi. Altuntaş ve derneğin Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Mehmet Sinan Dal, 1-7 Nisan Ulusal Kanser Haftası kapsamında sağlık muhabirleriyle iftarda bir araya geldi. Bu haftanın toplumu kansere karşı bilinçlendirmek açısından önem taşıdığına işaret eden Altuntaş, "2020 dünya kanser istatistiklerine göre, yılda yaklaşık 20 milyon yeni kanser vakası görülüyor, 10 milyon kişi de kanser nedeniyle yaşamını kaybediyor." bilgisini verdi. Kanserden ölümlerin 2030'a kadar artış göstermesinin beklendiğini ama yeni tedavi yöntemlerinin özellikle bazı kanser türlerinde çok ciddi gelişmeleri beraberinde getirdiğini anlatan Altuntaş, "Yenilikçi tedavi yöntemleriyle özellikle bazı kanser türlerinde ölüm oranları azaldı. Örneğin, rahim ağzı kanserine bağlı ölümler yüzde 65 civarında azaldı. Lenf bezi kanserlerine, lösemilere bağlı ölümler de ciddi düzeyde azaldı. Kanser rakamları artarken kansere bağlı ölümler geçmiş dönemlere kıyasla azalmakta." diye konuştu. "Lösemi tedavi edilebilir ve tamamen yok edilebilir bir hastalık" Prof. Dr. Altuntaş, artık lösemisiz bir yaşamın mümkün olduğunu vurgulayarak, şu bilgileri paylaştı: "Günümüzde lösemi, tedavi edilebilir ve tamamen yok edilebilir bir hastalıktır. Ülkemizde her yıl 1500-2 bin yeni lösemi vakası görülmektedir. Her ne kadar lösemi görülme sıklığı artmış olsa da güncel tedaviler ile uzun süreli yaşam, yüzde 60'lara kadar çıkmıştır. Bazı çocukluk çağı lösemilerinde bu oran yüzde 90'lara kadar ulaşmaktadır." Altuntaş, lösemide ilk aşamanın ilaç tedavisi olduğunu, ilaç tedavisi ile hastalık kontrol edildikten sonra bazı hastalara kemik iliği nakli yapılması gerektiğini aktardı. "CAR-T çığır açan bir tedavi" Kanserde CAR-T hücre tedavisinin Türkiye'deki klinik çalışmalarının devam ettiğine değinen Altuntaş, yurt dışında uygulanan bu tedavinin özellikle akut lenfoblastik lösemide (ALL) mükemmele yakın sonuçlar verdiğini vurguladı. Prof. Dr. Altuntaş, "CAR-T hücre tedavisi çığır açan bir tedavi. ABD ve Avrupa'daki onaylarını özellikle lösemiler üzerine aldı. Kısa dönem sonuçları yüzde 90 düzeyinde, orta ve uzun vadeli sonuçlarının da görülmesi gerekiyor." dedi. Lenfomada ise erken teşhisin çok önemli olduğuna, Hodgkin lenfoma başta olmak üzere, bazı lenfoma gruplarında bu sayede yüzde 90'a kadar tedavi başarısı sağlandığına dikkati çeken Altuntaş, sebebi bilinmeyen ateş, son 6 ayda yüzde 10 üzerinde kilo kaybı, lenf bezi büyümesi gibi belirtilerde mutlaka bir uzmana başvurulması gerektiğini söyledi. Altuntaş, "Lenfomalarda özellikle immünoterapi ve hücresel tedaviler paradigmayı değiştirecek nitelikte. Bundan 5-6 yıl sonra lenfomaların tedavisinin değişeceğini söyleyebiliriz. Kanser hücrelerinin biyolojik, immünolojik ve hücre özelliklerine göre tedavilerinin düzenlenmesi, özellikle lenfomada daha belirgin hale gelecek." değerlendirmesinde bulundu. Bir kemik iliği kanseri olan multiple myelomada da yeni tedavilerin çok olumlu sonuçlar getirdiğini belirten Altuntaş, "Multiple myelomada artık 10 yılın üzerinde bir yaşam süresi söz konusu. Yenilikçi tedaviler bu hasta grubunun yaşam kalitesini de ciddi şekilde artırıyor." diye konuştu. "Artık kanser tedavileri değişiyor" Özellikle hematolojik kanserlerde konvansiyonel tedavilerin yerini, bireyselleşmiş tedavilere bırakmaya başladığına işaret eden Altuntaş, sözlerini şöyle sürdürdü: "Önümüzdeki süreçte artık kanser tedavilerinin değiştiğini, kanserde artık yeni paradigmaların oluştuğunu söyleyebiliriz. Kimyasaldan biyoteknolojiye, immünolojiye, bağışıklık sistemine, hücresel tedavilere geçiş söz konusu. Burada bizlere düşen görev hem bu sürece hazırlıklı olmak hem de bilgilendirmelerle toplumu buna hazırlamak. Tıpta bu gelişmeleri sağlayan en önemli kaynak, klinik araştırmalar. Kanser tedavisinde son 30 yıla bakıldığında yüzde 40'larda olan başarı oranı bugün yüzde 80'leri geçti. Bunun en önemli sebebi klinik araştırmalara katılım, klinik araştırmalar kanserde sağ kalımı uzatıyor. Hastalar açısından yenilikçi tedavilere ulaşım bir şanstır, bunun asla 'denek' gibi algılanmaması lazım. Standart tedavileri tüketen hastaların bu tip klinik araştırmalara katılmaları, destek vermeleri son derece önemli." "Türkiye kanser tedavisinde oldukça iyi bir noktada" Altuntaş, "Türkiye şu an kanser tedavisinde oldukça iyi bir noktada. Erişilemeyen herhangi bir tedavi yöntemi yok hatta yenilikçi tedavilere bile erken dönemde ulaşabiliyoruz. Önemli olan bu tedavilerin kendi ülkemizde de üretilmesi, bunun için de daha çok gayret göstermeliyiz." değerlendirmesinde bulundu. Sigara, alkol, hareketsiz yaşam, sağlıksız beslenme, güneş ışınlarına fazla maruz kalmanın kanserde önemli risk faktörleri olduğuna ve bu risklerin ortadan kaldırılabileceğine dikkati çeken Altuntaş, "Bu risk faktörlerini ortadan kaldırarak kanserlerin yüzde 70 kadarını önleyebiliriz." diye konuştu. "Tedavisi devam eden kanser hastaları oruç tutmamalı" Altuntaş, kanserin erken dönemde teşhisi için de ulusal kanser tarama programlarına uyulmasının büyük önem taşıdığını dile getirdi. "Kanser hastaları ramazan ayında oruç tutabilir mi?" sorusunu çok aldıklarını da dile getiren Altuntaş, "Tedavisi tamamlanan, kanseri yenmiş, herhangi bir ilaç tedavisi almayan, kontrol altında olan hastalar istiyorlarsa doktorlarının onayını alarak oruç tutabilirler. Fakat mutlaka bu süreçte hekimlerine danışmalılar. Tedavisi aktif devam eden kanser hastalarına ise gıda ve sıvı alımları oldukça önemli olduğu için oruç tutmalarını önermiyoruz." bilgisini paylaştı. Deprem bölgesinden nakledilen 300 kanser hastasına destek verildi. Prof. Dr. Altuntaş, basın mensuplarının sorusu üzerine, kanserde psikolojik desteğin, rehabilitasyonun da çok önem taşıdığını, tedavi başarısını artırdığını ve bu olanakların geliştirilmesi, yaygınlaştırılması gerektiğini kaydetti. Deprem bölgesindeki çalışmalara yönelik soru üzerine de Altuntaş, deprem bölgesinden nakledilen yaklaşık 300 kanser hastasına Ankara'da tedavilerinin sürdürülmesi, konaklama gibi ihtiyaçlarının karşılanmasına destek verdiklerini bildirdi. Altuntaş, AFAD ve Türk Kızılay ile koordineli bir şekilde bölgedeki kanser hastalarının tedavilerinin sürdürülmesi ve desteklenmelerine ilişkin de çalışmalar yaptıklarını kaydetti. KAYNAK: ANADOLU AJANSI

Hayvan Biyoteknoloji Pazarı Büyüyor

Hayvan Biyoteknoloji Pazarı’nin daha iyi anlaşılması, piyasayı ilerleme yönünde etkileyen makroekonomik ve mikroekonomik faktörlerin daha iyi gözden geçirilmesini gerektirir. Bu faktörler, ekonomik kriz yoluyla hızlı pazar hakimiyetinin sağlanmasına ve kazançların çökmesinin önlenmesine yardımcı olur. Rapor, gerçek zamanlı verileri kullanarak pazarın özünü yakalar ve demografik değişiklikleri doğru bir şekilde okur. Rapor, kilit oyuncuların büyüme fırsatlarını değerlendirmelerine ve büyüme cepleri tarafından sağlanan kaynakları en üst düzeye çıkarmalarına yardımcı olur.Rapor ayrıca, rakipler tarafından benimsenen kilit oyuncuların ayrıntılı açıklamalarını, rekabet senaryolarını ve Hayvan Biyoteknoloji Pazarı ve SWOT analizini içeren kapsamlı ürün portföylerini içerir. Bu rapor, makroskopik ve mikroskobik piyasa senaryolarını daha iyi anlamanıza yardımcı olmak için Porter Analizi, PESTEL Analizi ve Pazar Çekiciliği içerir. Bu araştırma raporu, pazar büyüklüğü, segmentasyon, rekabet analizi, tüketici davranışı, pazar eğilimleri, pazar büyüme faktörleri ve potansiyel fırsatlar gibi konuları içerebilir. Bir pazar araştırması raporunun kapsamı, araştırmanın amacına ve raporun hedef kitlesinin özel ihtiyaçlarına göre değişebilir. Bir pazar araştırması raporu, tipik olarak, belirli bir pazar veya sektör hakkında kapsamlı bilgi ve görüşler sağlamayı amaçlar. Pazar Bölümlendirmesi: Rapor ayrıca ürün tipi, uygulama, son kullanıcı ve bölge gibi temel kategorilere ayrılmıştır. Bu kategoriler, okuyuculara pazarın daha net bir resmini vermek için alt bölümlere ayrılmıştır. Alıcıların, üreticilerin ve endüstri tedarikçilerinin tüketici talebini daha iyi anlamalarına, geleceğe yönelik temel politikaları planlamalarına ve yakın gelecek için büyüme stratejilerini planlamalarına yardımcı olmak için her segment araştırmacılar tarafından iyi araştırılmış ve incelenmiştir. size yardımcı olacak anlamlı bilgiler sağlar. Temel Faydalar Çalışma, gelecekteki yatırım ceplerini ortaya çıkarmak için mevcut trendler ve gelecek tahminleriyle birlikte Hayvan Biyoteknoloji Pazarı’nin derinlemesine bir analizini sunar. Rapor, pazar büyümesini yönlendiren ve sınırlayan faktörlerin kapsamlı bir analizini sunar. Paydaşların mevcut pazar fırsatlarını yakalamasına yardımcı olmak için 2023-2028 dönemi için sektörün kapsamlı bir nicel analizi sağlanmıştır. Sektörün kilit segmentlerinin kapsamlı bir analizi, dünya genelinde Hayvan Biyoteknoloji Pazarı türlerindeki eğilimlerin anlaşılmasına yardımcı olur. Sektörün rekabetçi görünümünü anlamak için kilit piyasa oyuncuları ve stratejileri sunulmaktadır. Kaynak: Basın Bülteni

Genç Beyinler Biyoteknoloji İnovasyon Yarışması’nda Yarışacak

Bilim ve teknolojinin baş döndürücü hızına paralel olarak gelişen biyoteknoloji alanı, yaşadığımız yüzyılda tüm insanlığın ortak faydası için önemli yenilikler sunarak problemlere uygun çözümler üretiyor. Bilgiye dayalı bir sektör olarak başta yüksek nitelikli uzman insan kaynağı olmak üzere, kapsamlı kaynaklara ihtiyaç duyan biyoteknoloji alanında inovasyon sisteminin geliştirilmesi amacıyla harekete geçen TEKNOFEST, yenilikçi fikirlerin başarıyla uygulanması için önemli fırsatlar sunuyor. TEKNOFEST Biyoteknoloji İnovasyon Yarışması, Proje Kategorisi ve Fikir Kategorisi olmak üzere iki ayrı kategoride gerçekleştiriliyor. Fikir Kategorisi'nde takımlardan biyoteknoloji alanında özgün çalışmalar yapılması ve teori üzerinde sunulması bekleniyor. Proje Kategorisi'nde ise takımlardan biyoteknoloji alanında yaptıkları çalışmaları herhangi bir prototip ürüne dönüştürülmesi bekleniyor. Proje ve Fikir Kategorisi olmak üzere iki ayrı kategoride gerçekleştirilen yarışmada Fikir Kategorisinde takımlardan biyoteknoloji alanında özgün çalışmalar yaparak teori üzerinde sunması beklenirken, Proje Kategorisinde ise yaptıkları çalışmaları bir prototip ürüne dönüştürmesi bekleniyor. Lise Seviyesi ile Üniversite ve Üzeri Seviyesi olmak üzere iki seviyede değerlendirilen Fikir Kategorisinde dereceye giren öğrencileri toplamda 200 bin TL değerinde ödül bekliyor. Lisans, Yüksek Lisans ve Doktora öğrencilerinin başvurabildiği Proje Kategorisinde başarılı olan ve dereceye giren öğrenciler ise toplamda 240 bin TL’lik ödülün sahibi olacak. Cumhuriyetimizin 100. yılında TEKNOFEST coşkusu üçe katlanıyor Cumhuriyetimizin 100. yılında İzmir, Ankara ve İstanbul’da düzenlenecek TEKNOFEST coşkusunu üçe katlıyor. Her yıl bir önceki yıla göre daha fazla yarışma kategorisinin açıldığı ve Türkiye tarihinin en büyük ödüllü teknoloji yarışmaları olan TEKNOFEST teknoloji yarışmaları 2023’te 41 ana yarışma 102 alt kategoride düzenleniyor. Festival coşkusunu Türkiye’nin dört bir yanına taşıyan, ayakları yere basmayan tek festival TEKNOFEST’te yarışmalara katılmak için başvurular www.teknofest.org web sitesi üzerinden yapılacak. 13 milyon TL’nin üzerinde ödül, 30 milyon TL’nin üzerinde malzeme desteğinin verileceği TEKNOFEST 2023 teknoloji yarışmaları için son başvuru tarihi 20 Kasım 2022. Kaynak : Basın Bülteni

CRISPR Teknolojisine Yeni Rakip Retronlar

CRISPR-Cas9 gen düzenleme sistemi, sentetik biyolojideki yeniliklerin gözdesi haline gelmiş olsa da bazı önemli sınırlamaları bulunuyor. CRISPR-Cas9, belirli DNA parçalarını bulmak ve kesmek için kullanılıyor. Ancak istenen mutasyonları oluşturmak için DNA'yı düzenlemek, kırılmayı onarmak için hücreyi kandırarak yeni bir DNA parçası kullanmayı gerektirir. Bu işlemin düzenlenmesi karmaşık olabilir hatta hücreler için toksik olabilir. Çünkü Cas9 genellikle istenmeyen, hedef dışı bölgeleri de keser. Bunun yerine, yeniden birleştirme adı verilen alternatif gen düzenleme teknikleri, bir hücre genomunu çoğaltırken alternatif bir DNA parçası ekleyerek ve DNA'yı bozmadan verimli bir şekilde genetik mutasyonlar yaratır. Bu yöntemler, araştırmacıların çalışması için karmaşık mutasyon havuzları oluşturmak için aynı anda birçok hücrede kullanılabilecek kadar basit. Bununla birlikte bu mutasyonların etkilerinin ne olduğunu bulmak, her bir mutantın izole edilmesini, sıralanmasını ve karakterize edilmesini gerektiriyor. Araştırmacılar, bu görevi kolaylaştıran Retron Library Recombineering (RLR) adlı yeni bir gen düzenleme aracı oluşturdular. RLR, aynı anda milyonlarca mutasyon üretir ve mutant hücreleri barkodlar. Böylece tüm havuzun bir kerede taranabilmesi, büyük miktarda verinin kolayca üretilmesini ve analiz edilmesini sağlar. Retronlar  Muammadan Mühendislik Aracına Retronlar, tek sarmallı DNA (ssDNA) parçalarını üretmek için ters transkripsiyona uğrayan bakteri DNA'sının segmentleri. Retronların varlığı on yıllardır biliniyor. Ancak ssDNA'nın işlevi, 1980'lerden bir ekibin retron ssDNA'nın bir virüsün hücreye bulaşıp bulaşmadığını tespit etmesiyle başladı. Kaynak : Gıda Hattı

Türkiye Biyoteknolojik İlaç Platformu’ndan Aşı Konusunda Önemli Adım

2016 yılında kurulan ve hali hazırda biyoteknoloji alanında ülkemizde geliştirme ya da üretim faaliyeti olan veya bu faaliyetleri planlayan 24 kuruluştan oluşan Türkiye Biyoteknolojik İlaç Platformu yoluna Türkiye Biyoteknolojik İlaç ve Aşı Platformu olarak devam ediyor. Bundan böyle ülkemizdeki aşı ile ilgili çalışmalara da destek verecek olan Platform, genişleyen faaliyet alanıyla biyoteknolojik ilaç ve aşı sektörünün gelişiminde önemli adımlar atmaya hazırlanıyor.   Dünya ilaç pazarının geleceğine biyoteknolojik ilaçlar yön veriyor. Son 10 yılda dünya ilaç   endüstrisindeki biyoteknolojik yöntemler, pek çok hastalığın tedavisini mümkün hale getirdi. Bundan dolayı her ülke, biyoteknolojik ilaçları hastaların erişimine sunabilmek için yoğun olarak çalışıyor, bu alana yönelik yatırımlar artıyor. Türk ilaç endüstrisinin öncü kuruluşlarından olan İlaç Endüstrisi İşverenler Sendikası da biyoteknolojik ilaç alanını stratejik öncelikleri arasına alarak endüstrinin yetkinliğini ve rekabet gücünü artırmak, ülkemizde bu alanın gelişimine daha etkin katkı sağlamak amacıyla 2016 yılında Türkiye Biyoteknolojik İlaç Platformu’nu kurdu. Platform kuruluşundan itibaren hem kamuyla hem de üniversitelerle yakın iş birliği içinde farklı projeleri hayata geçirdi. Bugüne kadar gerçekleştirdiği çalışmalarla öne çıkan Platform son dönemde önemi daha da vurgulanan aşı konusunda da etkin adımlar atmak adına faaliyet alanını genişleterek yoluna Türkiye Biyoteknolojik İlaç ve Aşı Platformu olarak devam etmeye karar verdi.   Konuyla ilgili bir açıklama yapan Türkiye Biyoteknolojik İlaç ve Aşı Platformu Başkanı Murat Barlas şunları söyledi: “Türk ilaç endüstrisinin hedeflediği atılımı yapabilmesi, küresel rekabet içinde hak ettiği yere sahip olabilmesi için Ar-Ge’nin ve biyoteknolojinin rolü tartışılmaz. Bu kapsamda 5 yılı aşkın süredir Platformumuzla, ülkemizde ihtiyaç duyulan biyoteknoloji ikliminin mevzuat, anlayış ve kamu-özel sektör-üniversite iş birliği anlamında yeşermesi; sağlam temeller üzerinde yükselmesi için kararlılıkla çalışıyoruz. Faaliyetlerimizin kayda değer fark yarattığının bilinciyle artan bir hevesle ilerliyoruz. 2020 yılında tüm dünyayı etkisi altına alan Covid-19 pandemisiyle, aşı geliştirme ve üretme yetkinliğinin ülkeler için önemini net şekilde gördük. Ülkemizde bu süreç Sanayi ve Teknoloji Bakanlığımız öncülüğünde oluşturulan Covid-19 Türkiye Platformu çatısı altında başarıyla yürütüldü. Ancak bu zorlu dönemde gördük ki hem içinden geçtiğimiz süreç hem de gelecekte ortaya çıkabilecek benzer salgınlarla mücadele için ülke olarak aşı geliştirmek ve üretmek zorundayız. Bu bağlamda Platformumuzun faaliyet alanını genişletmeye karar verdik. Bundan böyle Türkiye Biyoteknolojik İlaç ve Aşı Platformu olarak ülkemizde aşı konusundaki çalışmalara büyük bir gayretle destek verecek, bu alandaki koordinasyon ve iş birliğinin güçlenmesi için yoğun çaba göstereceğiz.” 

Türk Biyoteknoloji Firması 3D Bioprinter Kullanarak Yapay Damarlar Geliştiriyor

Bir Türk biyoteknoloji şirketi, ileri tetkiklerin ardından kardiyovasküler ve nörovasküler hastalarda kullanılacak yapay damarları başarıyla geliştirdi. INVAMED-RD Global yaptığı açıklamada, uzman mühendisler ve bilim adamları tarafından geliştirilen disiplinler arası araştırma ve ileri sağlık teknolojilerini kullanarak laboratuvarlarda yapay damarlar ürettiğini duyurdu. Protez damarların, biyoteknolojik altyapı ve özel 3D biyoyazıcılar sayesinde insan vücudundaki normal damarlarla neredeyse aynı esnekliğe sahip olduğu belirtildi. Nanoteknolojik biyopolimerler aracılığıyla yapay damarların üretilmesi, hastaların kan pıhtılarını önlemeye yardımcı olan ilaçlar kullanmadan yaşamasını sağladığı için kardiyovasküler ve nörovasküler hastaların tedavisinde kullanılacaktır. Açıklamada, yapay damarların yüksek sıcaklıklı teflon teknolojisi, biyopolimer ve 3 boyutlu biyoyazıcılar kullanılarak oluşturulduğu belirtilirken, protez damarların canlı dokuya tam olarak bağlanabilmesi nedeniyle organ nakli bekleyen hastalara umut veren tıp teknolojisinde önemli bir gelişme olduğu ifade edildi. Laboratuar testleri, bu damarların insan vücudundaki organik hücrelerle uyumlu olduğunu ve 3D elektrospinning, 3D yazıcılar ve lazer tarama makineleri kullanılarak hastaya özel damarların oluşturulabileceğini göstermiştir. Şirket Başkanı Raşit Dinç, laboratuvar çalışmalarının başarılı olduğunu, hayvan deneyleri ve klinik çalışmaların başarılı olması durumunda yapay damarların insanlar üzerinde kullanılacağını söyledi.

Ticaret Bakanlığı, İlaç ve Eczacılık Ürünlerine Yönelik Sektör Raporu Hazırladı

Ticaret Bakanlığı tarafından ilaç ve eczacılık ürünlerine yönelik hazırlanan sektör raporunda, Türkiye'nin ilaç sanayisinin, çok özel üretim teknolojisi gerektiren ürünler (biyoteknoloji vb.) dışında her türlü ürünü üretebilecek gelişkinlikte olduğunun altı çizildi. Bu kapsamda, dünyadaki gelişmelere paralel biyoteknolojik ilaçların üretimine geçilmesinin zorunlu gözüktüğü belirtildi. Türkiye'de de dünyadaki gelişmelere paralel olarak biyoteknolojik ilaçların üretimine geçilmesinin zorunlu gözüktüğünün altı çizildi. Raporda, Türkiye'nin, üretim standartları, teknolojisi ve kapasitesi itibarıyla oldukça gelişmiş bir ilaç sanayisine sahip olduğu belirtildi. İlaç sanayisinin, önemli miktar ve çeşitlilikle üretim ve ihracat imkanına sahip, katma değeri yüksek sektörlerden olduğu vurgulanan raporda, "Ülkemizde ilaç endüstrisinin önemi giderek artmakta ve Türkiye ilaç sektörü hem dünyadaki gelişmelere paralel olarak hem de sağlıkta dönüşüm planı çerçevesinde değişmektedir." değerlendirilmesinde bulunuldu. Raporda, Türkiye ilaç sanayisinin, çok özel üretim teknolojisi gerektiren ürünler (biyoteknoloji vb.) dışında her türlü ürünü üretebilecek teknolojik düzeye ulaştığına işaret edilerek, Dünya Sağlık Örgütü tarafından belirlenen ve 1984 yılından itibaren yürürlüğe giren "iyi üretim uygulamaları" çerçevesinde sektörün gerekli yatırımları yaparak teknolojik altyapısını güçlendirdiği aktarıldı. "Ülkemizde de dünyadaki gelişmelere paralel olarak biyoteknolojik ilaçların üretimine geçilmesi zorunlu gözükmektedir." ifadelerine yer verilen raporda, "Firmalarımızın ruhsatlı biyolojik referans bir ilaca benzerlik gösteren biyobenzer ürün geliştirme kapasitesi bulunmakla beraber sınırlı sermaye birikimi göz önüne alındığında yüksek riskli Ar-Ge faaliyetlerine kaynak aktarmaları güçtür. Bu nedenle dünyada olduğu gibi, bu ürünlerin kamu kaynaklı ya da flantropik fonlarla desteklenmesi gerekmektedir." denildi. Raporda, bu çerçevede TÜBİTAK tarafından çağrıya çıkan aşılar ve biyobenzer ürünlere yönelik yeni destek mekanizmalarının olumlu bir adım olduğu vurgulandı. 1,9 MİLYAR DOLARLIK İHRACAT Türkiye ilaç sektöründe 2023 yılında 78 milyar liralık satış hedeflendiği aktarılan raporda, ilaç ve eczacılık sektörünün 2021 yılı dış ticaret verileri de paylaşıldı. İlaç ve eczacılık sektörü ihracatının 2021'de bir önceki yıla göre yüzde 4 artarak 1,9 milyar dolar olarak gerçekleştiği belirtilen raporda, "2021 yılı ihracatımızda ilk sırada 1,2 milyar dolar ile tedavide/korunmada kullanılmak üzere hazırlanan ilaçlar yer almaktadır. Bu ürün grubunu insan ve hayvan kanı, serum, aşı, toksin vb. ürünler ile eczacılık eşyası ve müstahzarları takip etmektedir." ifadeleri kullanıldı. İhracatta ilk sırada Güney Kore'nin yer aldığı, bu ülkeyi Irak, Türk Cumhuriyetleri ve AB ülkelerinin izlediği kaydedildi. Kaynak :AA

Yeni Biyoteknolojik Araçlar, Bitki Kökenlerine Bakışımızı Genişletiyor

Iowa Eyalet Üniversitesi bilim insanları, teosinte olarak bilinen yabani otsu bir bitkinin, dünya çapında yetiştirilen mısıra nasıl dönüştüğünü öğrenmek için, evcilleştirmenin bin yılı boyunca geçmişe nasıl bakılacağını öğreniyorlar. Araştırma, bilim insanlarının mısırdaki genleri yabani atasıyla karşılaştırmasına olanak tanıyor ve bu da bitki yetiştiricilerinin yüzyıllar boyunca teosinte’den türetilmiş olabilecek avantajlı özellikleri tanımlamasına yardımcı olabilir. Araştırmacılar bulgularını yakın zaman önce Frontiers in Plant Science akademik dergisinde yayımladılar ve ilk kez verimli transgenik teosinte bitkileri üretmek için en son teknikleri kullanan yeni bir biyoteknoloji aracını detaylandırdılar. İnsanlar, yaklaşık 10.000 yıl önce Meksika’ya özgü yabani bir ot olan teosinte’yi evcilleştirmeye başladılar. Her teosinte bitkisi, modern mısırdan daha az besin içeren ve sert olan yalnızca bir düzine çekirdek verir. Böylece insanlar daha yüksek verim için tek tek teosinte bitkilerini seçtiler ve sonunda kendi benzersiz özelliklerine sahip yeni çeşitler geliştirdiler. Ancak teosinte’den gelen orijinal genetik materyalin bir kısmı yol boyunca kayboldu. Tarım bilimi alanında yüksek lisans öğrencisi ve çalışmanın ilk yazarı Jacob Zobrist, bu genetik materyalin tanımlanmasının bugün daha iyi mısır üretilmesine yardımcı olabileceğini veya en azından mısırın genetik çeşitliliğinden nasıl daha iyi yararlanılacağı konusunda bilim insanlarına ipuçları sunabileceğini söylüyor. Zobrist, “Bu ata özellikleri hakkında ne bilmediğimizi bilmiyoruz. Modern mısır için yararlı olabilecek yabani atadaki özellikleri belirlemeyi umuyoruz. Bu özellikler, hastalık direnci ve stres direncinin yanı sıra besin içeriğini ve hatta büyüme ve çiçeklenme sürelerini iyileştirmeyi içerebilir.” diyor. Yeni çalışma, bilim insanlarının olgun tohumlardan filizlenen fidelerin whorl segmentlerini kullanarak sağlam bir koruyucu doku (callus) indüksiyonu ve rejenerasyon protokolünü nasıl keşfettiğini detaylandırıyor. Bu, araştırmacıların farklılaşmamış ve henüz varyant hücrelere dönüşmemiş kök hücrelere benzeyen koruyucu doku (callus) üretebildikleri anlamına geliyor. Bu farklılaşmamış koruyucu doku hücreleri, transgenik teknoloji yoluyla yeni DNA’nın eklenmesine uygun. Araştırmacılar, CRISPR gibi gen düzenleme teknolojisini kullanarak artık belirli teosinte genlerini hedefleyebilir ve onları kapatabilir, bu da onlara yabani bitkinin küresel bir temel ürüne nasıl evcilleştirildiğine dair yeni bir anlayış düzeyi verir. Yeni biyoteknoloji aracı, anlayışı genişletiyor Agronomide Küresel Biyoteknoloji Profesörü ve çalışmanın ilgili yazarı Kan Wang, bu uygulamanın, antik bitki yetiştiricilerinin hangi özellikleri seçtiğini görmek için zaman içinde geriye gitmek gibi bir şey olduğunu söylüyor. Wang’ın laboratuvarı 2010 yılında teosinte incelemeye başladı ve yeni yayının teosinte ve modern mısırın kökenlerini anlamada büyük bir adım olduğunu söylüyor. Şu anda Ulusal Bilim Vakfı için dönüşümlü bir program direktörü olan Wang, “Bu, temel araştırmalarla veya tarımsal uygulamalı araştırmalarla ilgilenen birçok insan için birçok olasılık açacak.” diyor. Wang, çalışmayı genel olarak başarılı kılmak için Zobrist’in katkılarına güvendi. Zobrist, Wang’ın laboratuvarına 2018 yılında, bitki bilimlerinde deneyimli öğrencilere yenilikçi veri destekli bilim ve mühendislik eğitimi sağlayan Ulusal Bilim Vakfı’nın Tahmine Dayalı Bitki Fenomic Bursu’nun desteğiyle katıldı. Zobrist’in araştırmaya katkısı, teosinte bitkilerini büyütmek için kullanılan kültür ortamını optimize ederek dönüşümü tekrarlanabilir kılmaktı. Zobrist, büyüme ortamında bitki hormonlarını içeren yeni bir doku kültürü rejimi buldu. Wang, “Aracı geliştirdik ve onsuz teosinte’yi anlamak çok zor. Bunu yapan ana oyunculardan biri Jacob’dı. Kritik işler yaptı.” diyor. Zobrist, “Araştırma ve genom düzenleme teknolojilerinin, tüm parçaları işlevsel ve tekrarlanabilir bir dönüşüm yönteminde bir araya getirmeme izin veren bir hızda ilerlediği bir zamanda yüksek lisans öğrencisi olduğum için şanslıyım.” diyor. Kaynak : Arkeofili Iowa State University. 3 Şubat 2022. Makale: Zobrist, J. D., Martin-Ortigosa, S., Lee, K., Azanu, M. K., Ji, Q., & Wang, K. (2021). Transformation of Teosinte (Zea mays ssp. parviglumis) via Biolistic Bombardment of Seedling-Derived Callus Tissues. Frontiers in plant science, 12, 773419-773419.

Hepatit B Virüsünün 10 Bin Yıllık Evrimini Araştırdılar

Hacettepe Üniversitesi Antropoloji Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Yılmaz Selim Erdal'ın dahil olduğu 100'ü aşkın bilim insanından oluşan uluslararası araştırma grubu, Hepatit B virüsünün 10 bin yıllık evrimini araştırdı. Prof. Dr. Yılmaz Selim Erdal, "Yaklaşık 20 bin yıl önce Hepatit B virüsünün bir ortak atasının önce Amerika kıtasına yayıldığını saptadık. İnsanlık tarihi kadar eski olan bu virüsün 10 bin yıl önce tarımcılarla birlikte Avrupa’ya yayıldığını ve bunun içinde kaynak olarak Anadolu popülasyonlarının olduğunu gördük" dedi. Yaklaşık 4 yıl süren bilimsel araştırmada, geçmişte yaşamış insan topluluklarının dişleri, o bireylerin genetik yapısını ve popülasyon tarihini anlamak için antik DNA açısından analiz edilirken, bu dişlerden elde edilen genomik verilerle mikropların da genetik yapısı araştırıldı. Bu çerçevede dünya çapında yapılan analizlerle 137 bireyde Hepatit B virüsünün var olduğu anlaşıldı ve bu mikrobun genomik analizleri yapıldı. İncelemede Hepatit B virüsünün yaklaşık 20 bin yıl önce var olduğu, mevcut iki değişkesinin insanın Yeni Dünya’ya göçüyle Amerika kıtasına yayıldığı belirlendi. İnsanlık tarihi kadar eski olan bu virüsün Anadolu ve Balkanlardan tarımın Avrupa’ya yayılması esnasında, insanlarla birlikte Avrupa’ya yayıldığı tespit edildi. M.Ö 2000 yılın sonlarında hastalığın değişime uğradığı ve genetik açıdan çeşitliliğinin azaldığı gözlemlendi. Günümüzde özellikle AIDS virüsünün yayılmasıyla beraber Hepatit B virüsünün Avrupa’ya yayılan türünden değişime uğramış bir çeşidinin dünyada yeniden yaygınlaşmaya başlandığı saptandı. Hacettepe Üniversitesi Antropoloji Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Yılmaz Selim Erdal, canlıların genetik yapısını DNA’yla sakladığını ve bu DNA’nın kişi ya da canlı öldükten sonra parçalanmaya başladığını belirterek, "Uygun koşullarda canlılar kendi DNA’sını uzun süre koruyabiliyor. Ve bu tür çalışmalara da 'antik DNA çalışmaları' diyoruz. Özellikle son 10 yılda antik DNA çalışmaları yeni dizilim sistemleriyle yeni bir boyut kazandı ve günümüzde hem bitkilerin, hayvanların; ama yaygın olarak insanların genetik yapısı antik DNA çalışmalarıyla analiz edilip popülasyon tarihleri anlaşılmaya çalışılıyor" dedi. "KAYNAK YAPISININ ANADOLU POPÜLASYONLARI" Prof. Dr. Erdal, virüsün insanlık tarihi kadar eski olduğunu bu yüzden araştırmanın 4 yıl sürdüğünü belirterek, "Geçmişte yaşamış insan topluluklarının dişlerinden elde ettiğimiz örnekleri analiz edip, bunlar içerisinde insanların genetik yapısını ve popülasyon tarihini anlamak için bir çalışma yürütüyorduk. Daha sonra insan dişlerinin özünden elde edilen verilerle sadece insanlara ilişkin değil bu insanlarla birlikte yaşayan mikropların da genetik yapısını anlamaya yönelik bir çalışma sürdürdük. Yapılan çalışmalarda dünya çapında 137 örnekte aslında Hepatit B virüsünün de bu insanlarla birlikte var olduğu anlaşıldı. Bu makalenin temel konusu aslında Hepatit B üzerinden, evrimsel gelişimini, göç yollarını, insanlık tarihiyle birlikte nasıl değiştiğini anlamaya yönelik bir çalışmaydı. Yapılan analizlerde yaklaşık 17-20 bin yıl önce Hepatit B virüsünün bütün dünyaya yayıldığını ve ilk önce Amerika kıtasına yayıldığını saptadık. Amerika kıtasında 2 farklı değişkenin ortaya çıkıp yayıldığını gördük. İnsanlık tarihi kadar eski olan bu virüsün 10 bin yıl önce tarımcılarla birlikte Avrupa’ya yayıldığını ve bunun içinde kaynak olarak Anadolu popülasyonlarının olduğunu gördük" dedi. "VİRÜS ÜZERİNDEN İNSANLIK TARİHİNİ ANLAMAYA ÇALIŞIYORUZ" Prof. Dr. Erdal, M.Ö. 2000 yılının sonlarına doğru hastalığın değişime uğradığını vurgulayarak, "Önceki versiyon yavaş yavaş önemini yitirirken yeni bir değişkesi değişmeye başlıyor. Ancak bunun da günümüzde özellikle AIDS virüsünün yayılmasıyla beraber tekrar değişmiş halde yine insanların içerisinde ortaya çıkıp yayılmaya başladığını görüyoruz. Böylece aslında bir virüs üzerinden insanlık tarihini başka bir yolla anlamaya ve aydınlatmaya çalışmış oluyoruz. İnsanlığı anlamak için sadece insanlığı araştırmak yetmiyor, insanla birlikte bitkileri, hayvanları da analiz etmemiz gerekiyor. Aynı zamanda bakteri ve virüs gibi mikroplar da insanlıkla birlikte değişiyor. Bu anlamda birini anlamak ötekini anlamakla eşdeğer. Günümüzde biliyoruz insanlar çok hareketli; ama aynı zamanda Kovid 19 da insanlarla birlikte çok hareket eden bir şey. Bunun nasıl bir tarihi varsa, geçmişte yaşamış insanların da birbirleriyle ilişkileri, hareketi ve bir evrimi vardı. Biz günümüzde bu mikropları anlayarak günümüzdeki insan hareketliliğini de onların nasıl hastalandığını çözebiliriz ya da onlara ilişkin önemli veriler elde edebiliriz gibi geliyor" ifadelerini kullandı.  Kaynak : DHA

Gıda İsrafını Önleyen Yerli Probiyotik

Teknopark İstanbul Kuluçka Merkezi’nde (Cube Incubation) yerleşik Chivalric&Regulus Biyoteknoloji, probiyotikleri ve mikroorganizmaları daha dirençli hale getirmek için Ar-Ge çalışmaları yapıyor. Firmanın, birden çok probiyotik organizmayı toz halde tüketicilere sunduğu ürünü Probio.co, sıcak veya soğuk her türlü gıdaya, ürünün tadını bozmadan katılabiliyor. Probio.co bir yıla kadar canlı kalma özelliği ile de içine katıldığı gıdalara, probiyotik gıdalarda olmayan uzun bir raf ömrü sağlayarak, israfı önlüyor. Projelerinin hızla hayata geçmesi için yatırım turlarını sürdüren firma; otomotiv, inşaat ve gıda gibi çeşitli sektörlere entegre etmeye hazırladığı dirençli mikroorganizma Ar-Ge çalışmalarını dünya ile eş zamanlı sürdürüyor. İstanbul Ticaret’in sorularını Chivalric&Regulus’un kurucusu Ilgın Karacan cevapladı. Hacettepe Üniversitesi Biyoloji Bölümü mezunu Karacan, halen Yeditepe Üniversitesi Biyoteknoloji bölümünde mikroorganizmaların mikro enkapsülasyonu üzerine tez çalışması yapıyor. Chivalric&Regulus Biyoteknoloji’yi tanıtır mısınız?   Mikroorganizmaları daha dirençli hale getirmek için Ar-Ge yapıyoruz. Probiyotiklerin dayanıklılığı, kullanım ömrü ve tüketicilerin probiyotik kullanımı ile ilgili sorunlara çözüm üretiyoruz. Halen dünya ile eş zamanlı çalıştığımız birçok proje var. Mesela yağ yakabilen mikroorganizmaların direncini artırıp, kilo vermeye yardımcı atıştırmalık üretilmesi bunlardan biri. Karbondioksit kullanan bakterilerin direncini artırarak egzoz sistemlerine entegrasyonu ile çevre kirliliğini önleme ve binaların dış cephelerini tümüyle nemden arındırma projelerimize de hız verdik. Kişiye göre özelleştirilebilir probiyotik ve farklı amaçlara göre özelleştirilebilir gıda geliştirilmesi konularında önemli Ar-Ge’ler yürütüyoruz.   RAF ÖMRÜ 1 YIL   Probio.co nasıl bir ürün?   Nanoenkapsülasyon teknolojisi ile üretilen probiyotik bir gıda takviyesi olarak benzerlerine kıyasla dış koşullara en az yüzde 30 daha dayanıklı. Rafta 1 yıla kadar canlı kalıyor, gıdaların tadını değiştirmiyor. Toz formunda olduğundan istenilen gıda maddesine katılabiliyor. Sindirim sisteminde yüksek canlılığa ulaşıp, vücudun probiyotik mikroorganizmalardan en üst düzeyde yararlanmasını sağlıyor. Böylece çok tüketilen gıdalar, Probio.co ile fonksiyonel nitelikler kazanıyor. DAYANIKLI DEĞİLLER   Probiyotikli gıdaların raf ömrü kısa mı?   Probiyotikler dış koşullara dayanıklı olmadıkları için besinlerin içinde kısa bir ömre sahipler. Bu nedenle probiyotik ürünlerin yaklaşık yüzde 97’si süt ürünleri formunda üretiliyor. Spor formundaki probiyotikler bazı gıdalara probiyotik özellik kazandırmak için kullanılsa da ısı ve asitlik karşısında etkinliklerini yitirebiliyorlar.   MİKROORGANİZMA KÜTÜPHANESİ   Probiyotikleri nasıl elde ediyorsunuz?   Balıkesir, İstanbul, Adana, Hakkari, Ordu ve Düzce civarından doğal kaynaklardan izole edip, Teknopark İstanbul’da SFA Ar-Ge’nin laboratuvarında çoğaltıyoruz. Probio.co üzerindeki karekodu okutanlar, mikroorganizmaların menşeini görebiliyor ve kendi vücudundaki potansiyel faydaları hakkında bilgi sahibi olabiliyor. Yeni mikroorganizma kaynak ve türlerine ulaşıp Ar-Ge’lerini yapabilmek için SFA Ar-Ge’den uzman biyolog ­­Leyla Tarhan Çelebi ile çalışıyoruz. Hedefimiz, yerli mikroorganizma kütüphanemizi hizmete açıp, ülkemize önemli bir ihracat kalemi kazandırmak. DEPRESYONU AZALTIYOR   Probiyotiklerin faydaları neler?   Örneğin, bazı Bacillus türü probiyotikler sadece ishalde etkili olur. Bazı Lactobacillus türü probiyotikler; depresyondan ishale, uykusuzluktan yağ yakmaya kadar etkilidir. Bir probiyotik türünün farklı alt türleri sindirimi düzenlerken, bir diğeri bilişsel özellikleri güçlendiriyor. Bir diğeri ise yağ yakmaya ve kilo vermeye yardımcı oluyor.   ÜÇ PROBİYOTİK AYNI GIDADA   Bir gıdada birden fazla probiyotik bulunmasının önemi nedir?   Bir gıdada farklı etkilere sahip probiyotiklerin bulunması ürüne büyük katma değer kazandırıyor. Probio.co ile gıdalar farklı faydalara göre özelleştirilebiliyor. Çünkü bir gıda maddesinin içine üç farklı probiyotik katarak, gıdaları daha sağlıklı hale getiriyoruz. Bu uygulamanın eşsiz olduğunu söyleyebilirim.   YAĞ YAKIYOR   “Bir çay üreticisi, ürünlerine yağ yakıcı Probio.co’yu entegre edip müşteri kitlesini genişletiyor. Tüketiciler de Probio.co’yu doğrudan kendi gıdalarına katarak kullanabiliyor.Böylece sektörde farklılaşma ile yüksek kârlılık sunuyoruz.”   GELECEK YIL MARKET VE ECZANELERDE “Probio.co, şu anda www.regiusbiotech.com internet sitesi üzerinden her gelir grubunun ulaşabileceği bir fiyatla satışta. Gelecek yıl market ve eczanelerde yerini alacak. Türkiye’nin önde gelen bir çay markası, Anadolu Efes ve yurt dışından Kerry Grup ile görüşmelerimiz sürüyor.”   KANSEROJENLE SAVAŞIYOR   “Probio.co, kansere sebep olan akrilamid ve okratoksine karşı etkili. Akrilamid; hazır, işlenmiş, gıdaların içinde şekerin sıcakla birleşmesi ile ortaya çıkan bir madde. Okratoksin, kötü koşullarda kurutulmuş meyvelerde oluşan bir bileşen. Probio.co içerisinde yer alan probiyotikler, bu iki bileşene de bağlanıp onları yok ediyor ya da insan vücudunda emilimlerini en aza indirgiyor. Bu alanda TÜBİTAK ve KOSGEB’e proje hazırlıyoruz.”   PROBİO.CO’NUN AVANTAJLARI   * Dış koşullara karşı yüksek dayanıklılık sağlıyor.   * Glüten, hayvansal ve alerjen içerik taşımıyor.   * Yapay aroma, katkı ve koruyucu içermiyor.   * Gıdalarda tat değişimine sebep olmuyor.   * Sıcak, soğuk, sıvı, katı her türlü besinde canlı kalabiliyor.   * Sindirimi kolaylaştırıp, hazımsızlığı önlüyor.   * Birden fazla probiyotiğin aynı gıdada eş zamanlı kullanımını mümkün kılıyor.   * Kontrollü salınım özelliği ile yüksek biyoyararlanım sağlıyor.   * Bağırsak ve genel vücut sağlığını koruyor. Kaynak : Basın Bülteni

Endüstriyel Enzim Pazarının 2 Milyar Doları Türkiye ve Yakın Coğrafyasında

AA - LIVZYM Biyoteknoloji Yönetim Kurulu Başkanı ve Genel Müdürü Dr. Serdar Uysal, "Bugün 10 milyar Dolar değerindeki küresel endüstriyel Enzim pazarının 2 milyar doları Türkiye ve yakın coğrafyasında yer alıyor." dedi. AA muhabirine açıklamalarda bulunan Uysal, endüstriyel enzim pazarını büyük ölçüde bölüşen ülkelerin Danimarka, Hollanda, Almanya, ve ABD olduğunu söyledi. Bugün 10 milyar dolar değerindeki küresel endüstriyel enzim pazarının 2 milyar doları Türkiye ve yakın coğrafyasında yer aldığını belirten Uysal, Türkiye'nin enerji başta olmak üzere cari açığını büyüten ithal kalemlerinde yerli üretim seferberliğine devam ettiğini kaydetti. Uysal, sözlerini şöyle sürdürdü: "Teknolojiden petrokimyaya, aşı ve ilaçtan otomobil ve savunmaya onlarca farklı alanda yürütülen bu sürecin önemli aktörlerinden biri de enzim. Türkiye'de gıda sektöründe kullanılan enzimin önemli bir kısmının üretimiyle birlikte, ülkemiz ithalatını önemli ölçüde ikame etmek mümkün. LIVZYM olarak hedefimiz bölgemiz ve yakın coğrafyamızdaki 2 milyar dolarlık pazarın ihtiyacının yarısını karşılarken Türkiye’yi ihracatçı ülkeler arasında konumlandırmak. Türkiye’yi biyoteknoloji alanında geleceğe taşıyacak üretim tesislerinden birisi olmak üzere yola çıkan LIVZYM, yılda 1 milyar dolara yaklaşan enzim ihracatına da imza atacak. Uzun Ar-Ge ve hazırlık sürecimizi güçlü bir altyapıyla üretime dönüştürdük ve sadece pazara çıktığımız bu yıl 1 ila 1,5 milyon dolar civarında satış yapmayı hedefliyoruz." "Endüstriyel Biyoteknoloji kapsamında ele alınan enzim teknolojisinin keşfi 19. yüzyılın son çeyreğine denk geliyor. Gıda, deri ve kişisel bakım/kozmetik, tekstil, kağıt, tatlandırıcı, yem ve kimya alanlarında kullanılan endüstriyel enzim, pandemiyle birlikte daha çok gündeme gelen sürdürülebilirlik ve dünyanın geleceği için de büyük bir önem taşıyor." yorumunu yapan Uysal şunlara vurgu yaptı: "Öyle ki sürdürülebilir ve çevre dostu ekonomiler üretimde artık kimyasalların yerine enzimleri tercih ederken, bu durum endüstriyel enzim pazarının hızlı bir ivmeyle büyümesinin öncelikli sebebi. Enzimin en önemli uygulamalarından birisini oluşturduğu endüstriyel biyoteknoloji bugün nanoteknoloji ve genetik bilimleriyle birlikte çalışırken, gıdadan tarıma, hayvancılıktan tıbba, enerji ve kimyadan çevre ve sürdürülebilirliğe onlarca farklı alanda etki yaratıyor ve dünyanın geleceğini en çok etkileyecek endüstrilerin başında geliyor." Gıda sektöründe enzimler çoğunlukla; nişasta, fırıncılık, süt ve meyve suyu endüstrilerinde değerlendirildiğini belirten Uysal, "Ayrıca deterjan endüstrisi başta olmak üzere, tekstil, deri, kağıt, yem endüstrileri, biyoyakıt üretimi ve kişisel bakım sektörü gibi pek çok alanda da kullanılıyor." açıklamasında bulundu. Kaynak :AA

Hastaların Genetik Yapısına Uygun İlaç için 'Kanser Tanı Kiti'' üretildi

Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi (YYÜ) Tıp Fakültesi Tıbbi Biyoloji Öğretim Üyesi Doç. Dr. Gökhan Görgişen ve Araştırma Görevlisi İsmail Musab Gülaçar, "Kanser Tedavisinin Yönlendirilmesinde Etkili Olan Tanı Kiti" adlı proje kapsamında, kanser hastalarının genetik yapılarına göre kişisel kit üretti. Kanser hastalarına daha uygun ilaçların verilmesi ve hastaların yaşam kalitesinin artırılması amacıyla üniversite bünyesindeki Teknokentte 2016 yılında çalışmaya başlayan Görgişen ve Gülaçar, ürettikleri kişisel tanı kitleriyle hem ülke ekonomisine hem de hastaların daha hızlı bir şekilde tedavi olmasına katkı sağlayacak. Görgişen, AA muhabirine, Van YYÜ Teknokentte geliştirilen proje kapsamında üretilen ürünün yurt içi ve dışında ilgi görmeye başladığını anlattı. Genovan Genetik Biyoteknoloji bünyesinde bireye özgü tedavi yöntemleri üzerinde çalıştıklarını belirten Görgişen, şunları kaydetti: "Genomik tıp, bireyin kalıtsal materyalini inceliyor. Günümüzde birçok araştırmacı ve biyoteknoloji firması bu alana odaklanmış durumda. Firmamız bünyesinde özellikle Amerika, Kanada ve Avrupa'da klinik denemeleri yapılmış, tanınmış otoriteler tarafından onaylanmış ve ilaç kullanımı öncesinde uygulanması önerilen genleri içeren tanı kitlerini üretiyoruz. İlk adımımız sisplatin ototoksitesini belirlemeye yönelik tanı kiti geliştirmekti. Farklı bir projemizle de kardiyovasküler ve metabolik hastalıklarda yaygın kullanılan ilaçların hedef kitlesini belirlemeye yönelik farmakogenetik tanı kitlerini üretmeye çalışıyoruz. Sisplatin ototoksite kitimiz Sağlık Bakanlığından onay aldı. Yurt içi ve yurt dışına siparişlerimizi gerçekleştiriyoruz. Aynı zamanda laboratuvarımızda moleküler biyoloji ve genetik gibi ilgili alanlarda eğitim alan öğrencilere staj imkanı, yüksek lisans ve doktora öğrencilerine ise araştırma ortamı sağlıyoruz. Firmamız bünyesinde farklı teknikleri kapsayan kurslar ve eğitimler de düzenliyoruz. Farkındalık oluşturarak yeni girişimcilere ve araştırmacılara destek olabilmeyi hedefliyoruz." "Yurt dışı ihracatında ilk etapta komşu ülkelerden başlamak istiyoruz." Kanser hastalarının genetik yapılarına göre ürettikleri kişisel kitlerin ticarileştiğini dile getiren İsmail Musab Gülaçar ise sisplatinin bir kemoterapi ilacı olduğunu söyledi. Özellikle pediatrik kanserlerde, yani çocuk kanser hastalıklarında solid tümörlere yönelik kullanılan bir ilaç olduğunu belirten Gülaçar, şu bilgileri verdi: "Bireye özgü kullanımında daha etkili bir tedavi için yönlendirme amacıyla mutasyon tarama kiti geliştirdik. Ürünümüz ticarileşti. Şu an pazarda yerini aldı. İlk hedefimiz yurt içindeki tüm kamu ve özel hastanelerde bu kitin kullanılmasıdır. Bunun haricinde yurt dışında ilk etapta Orta Doğu, Afrika ve Doğu Avrupa ülkelerine ulaşmayı hedefliyoruz. Siparişlerimizi aldık. Yurt içi ve dışına ilk satışlarımızı gerçekleştirdik." Van YYÜ Dursun Odabaş Tıp Merkezindeki doktorlara da ürünlerini tanıttıklarını aktaran Gülaçar, burada sisplatin tedavisi gören çocukların 1 yıl boyunca bu kitlerden ücretsiz faydalanacağını aktardı. Yurt içinde bazı hastanelerden sipariş almaya başladıklarını kaydeden Gülaçar, sözlerini şöyle tamamladı: "Yurt dışı ihracatında ilk etapta komşu ülkelerden başlamak istiyoruz. İlk yurt dışı siparişimizi komşu ülke Irak'tan aldık. Irak'a yakın zamanda kitlerimizi göndereceğiz. Azerbaycan, Irak, İran daha sonrasında da Orta Doğu coğrafyasının tamamında, körfez ülkelerinde ürünlerimizi pazarlamayı hedefliyoruz. Afrika bizim için yeni bir pazar. Afrika ülkelerine de kitimizi satmayı düşünüyoruz. Yıl içerisinde katıldığımız fuarlar oldu. Özellikle Dubai fuarı bizim için önemlidir. Fuarlarda ürünümüzü tüm dünyaya tanıtacağız." Kaynak :AA

TÜBİTAK MAM Tarafından Bu yıl İkincisi Düzenlenen Biyoteknoloji İnovasyon Yarışması Başladı

Türkiye’nin ilk Havacılık, Uzay ve Teknoloji Festivali TEKNOFEST’21 yaklaşırken, TÜBİTAK BİLGEM, CEZERİ ve ASELSAN iş birliği ile düzenlenen Ulaşımda Yapay Zeka Yarışması için geri sayım başladı. Yapılan açıklamaya göre, TEKNOFEST’21 teknoloji yarışmaları kapsamında düzenlenen Ulaşımda Yapay Zeka Yarışması, 21-26 Eylül tarihleri arasında İstanbul Havalimanı’nda gerçekleşecek. Lise, ön lisans, lisans, yüksek lisans ve doktora öğrencileri ile mezunların katılabildiği yarışmanın kazananlarının ödüllerini 26 Eylül’de düzenlenecek törende alacağı bildirildi. Yapay zeka teknolojilerinin geliştirilmesi, ulaşım alanında karşılaşılabilecek problemlere çözüm üretilmesi, bilgi birikiminin ve yetişmiş insan gücünün arttırılması hedefiyle bu yıl dördüncüsü düzenlenen yarışmada, yarışmacıların bir insansız hava aracı (İHA) ile önceden kaydedilmiş görüntüler üzerinden nesne tespiti yapacağı öğrenildi. TEKNOFEST’21 boyunca festival bölgesinde özel bir alanda gerçekleşecek yarışma kapsamında tüm takımlar geliştirdikleri yazılımları bilgisayarlarında çalıştıracağı, yarışma esnasında yerel ağda bulunan yarışma sunucusuna bağlanarak nesne tahmin sonuçlarını gönderecekleri de verilen bilgiler arasında. 50 takımın yarışacağı yarışmada birinci olan takıma 60 bin TL, ikinci olan takıma 40 bin TL, üçüncü olan takıma ise 20 bin TL ödül verilecek. BİYOTEKNOLOJİDE BAŞVURU SAYISI KATLANDI TEKNOFEST kapsamında TÜBİTAK MAM tarafından bu yıl ikincisi düzenlenen ve temel yarışma alanlarından biri olan Biyoteknoloji İnovasyon Yarışması 21 Eylül tarihinde başlayacak. 25 Eylül’e kadar sürecek yarışmanın ardından kazananlar, ödüllerini 26 Eylül’de düzenlenecek olan ödül töreninde alacak. Yapılan açıklamaya göre, TÜBİTAK MAM tarafından belirlenen Tıbbi Biyoteknoloji, Hayvan Biyoteknolojisi, Bitki Biyoteknolojisi, Mikrobiyal ve Endüstriyel Biyoteknoloji, Biyomedikal Mühendislik ve Sistem Biyolojisi tematik alanlarında düzenlenen yarışma, proje ve fikir kategorisi olmak üzere iki ayrı kategoride yapılacak. Lise, üniversite ve lisansüstü seviyede yüzlerce öğrencinin takımlarını kurarak katıldığı yarışmaya 2020 yılında başvuru sayısı 428 iken, 2021 yılında 719 adet proje başvurusu alındı. Öte yandan, TÜBİTAK tarafından üniversitelerde öğrenim görmekte olan ön lisans ve lisans öğrencilerini projeler yoluyla araştırma yapmaya teşvik etmek amacıyla her yıl düzenlenen "2242 Üniversite Öğrencileri Araştırma Proje Yarışmaları"nın kazananlarının hazırladığı projeler TEKNOFEST’21’de katılımcılarla buluşacak. Türkiye’nin bilim temelli bilgi ve teknoloji üretimi ile Milli Teknoloji Hamlesi’ne yönelik ihtiyaç duyulan nitelikli insan kaynağının gelişim süreçlerine katkı sağlamak hedefiyle hayata geçirilen yarışmaya, bu yıl 842 takım ve toplam 1501 öğrencinin başvurduğu kaydedildi.

Geleceğin Sektörü Biyoteknolojiye 5 Milyar Dolarlık Yatırım

Biyoteknoloji Sanayicileri Derneği’nin (BİYOSAD) girişimleriyle 5 milyar dolar tutarında yatırımla kurulacak olan Biyoteknoloji Vadisi, Türkiye’nin biyoteknoloji ekosisteminin temelini atarken katma değerli ihracatın da önünü açacak. İstanbul Tuzla’da 262,5 hektarlık bir alanda kurulması kararlaştırılan Biyoteknoloji Vadisi’nde 160 sanayi kuruluşu üretim yapacak, 250 AR-GE firması yeni ürün ve teknolojiler üretmek amacıyla bilimsel çalışmalar gerçekleştirecek. Vadi, 2 bini lisans ve lisans üstü eğitim almış AR-GE çalışanı olmak üzere toplam 30 bin nitelikli çalışanın istihdam edilmesini de sağlayacak. Türkiye’nin ithal ettiği biyoteknolojik ürünlerin AR-GE ve bilim alt yapısı ile geliştirip üretilmesine zemin hazırlayacak olan Biyoteknoloji Vadisi, ülkemizin bu alandaki ithalatını büyük oranda düşürecek. Öte yandan Vadi’de üretilecek olan ürünlerin, yüzde 60’ının ihraç edilmesi planlanıyor. Kilogram ürünün ihracat bedeli Türkiye’de 1,28 dolar, gelişmiş ülkelerde 5 dolar düzeyindeyken biyoteknolojik ürünlerin kilogram başına ihracat değerinin 10 bin dolar ile 675 bin dolar arasında değiştiği düşünüldüğünde, Biyoteknoloji Vadisi’nin Türkiye’ye ihracatına sağlayacağı katkının boyutu da gözler önüne seriliyor. MİLLİ İLAÇ MİLLİ AŞI Biyoteknoloji Vadisi’nde faaliyet gösterecek tesislerin yüzde 45’inin sağlık, yüzde 25’inin gıda, tarım ve hayvancılık, yüzde 10’unun çevre ve yüzde 20’sinin endüstriyel alanda faaliyet gösteren firmalardan oluşması planlanıyor. Sanayi sektörünü Türkiye’de daha önce geliştirilmemiş ve üretilmemiş, ürünlerle tanıştıracak olan Biyoteknoloji Vadisi’nde üretilmesi planlanan ürünler ise biyoteknolojik milli ilaç ve milli aşı, biyomedikal tıbbı ürün, nitelikli ve tıbbı bitki ve tohum, biyolojik ham madde, antibiyotik, fonksiyonel gıda katkı maddeleri, tanı kitleri, DNA izolasyon kitleri, moloküler genetik kitler, kemik tozu ve kemik grefti, biyosensör ürünler, biyoaktif ortez protezler, spinal implantler, embriyo, antikor, pigment, insülin, hemoglabin, biyomoleküller, terapötik protein, enzim, bakteri, vitamin, plazminojen aktivatörü olarak sıralanıyor. START-UP’LARA DA YER VAR Türkiye’nin dev şirketlerinin ve küresel biyoteknoloji firmalarının yerini şimdiden almaya başladığı Vadi’de, start-up firamalar da faaliyet gösterecek. Vadi, bu yönüyle Türkiye’nin girişimcilik ekosistemine de önemli bir destek verecek. Öte yandan, TÜBİTAK 2023 Vizyon Teknoloji Öngörüleri Projesi raporunda biyoteknoloji en kritik 5 faaliyet konusu arasında gösterildiği için Biyoteknoloji Vadisi’nde faaliyet gösteren büyük, orta ve küçük ölçekli tüm firmalar, diğer sanayi dallarına sağlanan teşviklerden daha yüksek oranlarda teşvik alma imkanına sahip olacak. KUSURSUZ ALTYAPI İhtisas OSB statüsü taşıyacak olmasına rağmen, diğer OSB’lerden farklı olarak AR-GE ve üretimin eşit ağırlıklı olarak devam edeceği Biyoteknoloji Vadisi’nde teknoloji geliştirme bölgesi, AR-GE merkezleri, teknoloji transfer ofisleri, lise ve üniversite düzeyinde mesleki eğitim kurumları, temel bilimler uygulama enstitüsü, test ve kalibrasyon laboratuvarları ile belgelendirme firmaları gibi AR-GE ve ÜR-GE işletmeleri ile hizmet destek birimleri yer alacak. Bir OSB’de olması gereken tüm altyapı ve hizmetleri katılımcısına eksiksiz olarak sunacak olan Biyotekloji Vadisi’nde, OSB SCADA merkezi, atıksu arıtma tesisi, OSB atık transfer binası, mesleki eğitim merkezi, iş geliştirme merkezi, dış ticaret istihbarat merkezi, bilim ve teknoloji merkezi, kongre ve etkinlik merkez ile cami, yeşil alanlar ve otoparklar da bulunacak. HANGİ AŞAMADA? Biyoteknoloji sektörünün öncü ve lider firmalarının yerini aldığı Biyoteknoloji Vadisi’nde yer seçimi tamamlandı. Kamu kurum ve kuruluşlarının uygunluk görüşü ve yerel yönetimlerin oy birliği ile yer seçimi gerçekleştirilen Biyoteknoloji Vadisi’nde çevresel etki değerlendirme süreci tamamlanma aşamasına geldi. Biyoteknoloji sektöründe faaliyet gösteren işletmelerin yoğun ilgi gösterdiği Biyoteknoloji Vadisi’nin yıl sonu itibariyle kuruluş süreçlerinin tamamlanması hedefleniyor. Kaynak : Basın Bülteni  

Biyoteknoloji Girişimi, Geliştirdiği Huzursuz Bağırsak Sendromu Tedavisini Dünyaya Tanıtacak

Bağırsak mikrobiyomu üzerine çalışan yerli biyoteknoloji şirketi ENBIOSIS’in Huzursuz Bağırsak Sendromuna yönelik yaptığı klinik çalışma uluslararası arenada ses getirdi. Prof. Dr. Tarkan Karakan, ENBIOSIS’in geliştirdiği yöntem ile hastaları üzerinde yaptığı çalışmalarda hastalığın tedavisinde %78 başarı oranı elde etti. Türk profesör, alanında dünyanın en büyük uluslararası tıp buluşması Digestive Disease Week’te sunum yaptı. Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Tarkan Karakan, geçtiğimiz yıl biyoteknoloji girişimi ENBIOSIS’in geliştirdiği mikrobiyom bazlı kişiselleştirilmiş diyet müdahale programıyla huzursuz bağırsak sendromuna yönelik bir klinik çalışma başlatmış ve bu hastalıkta %78 başarı elde etmişti.  Tıp dünyasında yankı uyandıran bu çalışma dünyanın en büyük uluslararası tıp buluşması olarak tanımlanan ve her yıl gastroenteroloji alanında çalışan 20 bin hekim, araştırmacı ve akademisyeni ağırlayan Digestive Disease Week’te sözlü sunum olarak kabul edilmesinin ardından Amerikan Gastroenteroloji Derneği’nin (AGA) en prestijli dergilerinden Gastroenterology’de  özet olarak yayımlandı. “Sadece Türkiye’yi değil, dünyayı da ilgilendiriyor”  Konuya ilişkin açıklamada bulunan Prof. Dr. Tarkan Karakan, “Yürüttüğümüz klinik çalışmada  ENBIOSIS bağırsak bakteri analizi kullanılarak öncelikle Huzursuz Bağırsak Sendromu (IBS) hastalarının bağırsak florasını analiz etmiş ve bağırsak florasını düzenlemek için kişiye özel beslenme stratejisi uygulamıştık. Çalışma sonucunda yöntemi uyguladığımız hastaların %78’inin semptomları ağır şiddetten orta şiddete gerilediğini raporladık. Elde ettiğimiz başarının kişiye özel sağlık çözümlerinin etkinliğini kanıtlama noktasında önemli bir adım olduğuna inanıyoruz. Keza uluslararası arenadan gördüğümüz ilgi bunun bir göstergesi. Sadece Türkiye değil, dünyayı da ilgilendiren bir konu. Kişiye özel tıp ve yapay zekanın birleşimi tıpta çok popüler bir alan” dedi. Sıra kişiye özel prebiyotiklerde  Klinik çalışmalardan elde ettikleri verilerden hareketle dünyada bir ilk olarak IBS hastalığına özel  prebiyotik reçetesi hazırladıklarına değinen ENBIOSIS Kurucu Ortağı Dr. Ufuk Nalbantoğlu şunları aktardı: “İsim benzerliğinden dolayı sıklıkla probiyotiklerle karıştırılan prebiyotikler, bağırsaktaki faydalı bakterilerin gelişimini destekleyen ve sindirilemeyen besin bileşikleridir. IBS hastaları için mikrobiyomlarına özel beslenme stratejisi sunmanın yanı sıra bu hastalık grubuna özel hazırlanan prebiyotiklerle bağırsak florasını yapılandırmak üzere çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Ar-Ge çalışmalarımız sonucunda kişiye özel prebiyotikleri de kullanıma sunacağız. Yaptığımız kurumsal anlaşmalarla çok yakında sadece Türkiye’de değil tüm dünyada hizmet vermeye başlayacağız. ABD, Suudi Arabistan, Fransa, Ukrayna ve Almanya ise hizmetimizin yayılmaya başladığı ilk ülkeler arasında yer alıyor.” Kaynak : Basın Bülteni

Bilimin 3 Öncü İsminden Biri

Türkiye’nin ilk kanser ilaç adayını geliştiren Prof. Dr. Rana Sanyal, Cartier Women’s Initiative Programı’nın “2021 Bilim & Teknoloji Öncüsü” kategorisinde yer alan üç kadından biri seçildi. Sanyal “Geleceğe bilim ve teknoloji alanında bayrak taşıyan kadınlar imza atacak” dedi. Türkiye’nin ilk ilaç adayını geliştiren RS Research kurucu ortağı ve Boğaziçi Üniversitesi Kimya Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Rana Sanyal, dünyada bilim ve teknoloji öncüsü isimler arasına girerek büyük bir başarıya imza attı. Prof. Dr. Sanyal, dünyaya çalışmalarıyla değer katan ve rol model kadınları bir araya getiren Cartier Women’s Initiative Programı’nın “2021 Bilim & Teknoloji Öncüsü” kategorisinde yer alan üç kadından biri olmayı başardı. İlk ilaç adayı Boğaziçi Üniversitesi Kimya Mühendisliği’nden mezun olduktan sonra doktora eğitimini Boston Üniversitesi’nde tamamlayan Prof. Dr. Sanyal, Kaliforniya’da biyoteknoloji şirketi Amgen’de onkoloji ve nöroloji alanlarında ilaç kimyageri olarak çalışmalarını sürdürdü. 2004 yılında Türkiye’ye dönerek çalışmalarını sürdüren Prof. Dr. Sanyal şunları söyledi: “Laboratuvarda geliştirdiğimiz ilaç adayı molekülleri insana ulaştırmak için 2015 yılında ortağım Sena Nomak ile kurduğumuz RS Research’te, daha az yan etkiye sahip kemoterapi ilaçları ile daha etkili tedavi üzerinde çalışıyoruz. Bildiğiniz gibi kemoterapinin yan etkileri, etkin bir tedavinin önündeki en önemli engellerden biri. Biz kemoterapi ajanını hedefine, yani tümöre ulaşana kadar “paketleyen” bir teknoloji geliştirdik. Tümör yüzeyindeki reseptörleri tanıyan hedefleme modülü sayesinde hücre içine alınan nano-ilaç, etkin maddeyi burada serbest bırakıyor. RS Research ile laboratuvardaki tasarım aşamasından itibaren çalışmaları Türkiye’de yapılarak klinik araştırmalar için onayını alan ülkemizin ilk ilaç adayını geliştirmenin gururunu yaşıyoruz. Farklı kanser türlerini hedefleyen 5 ilaç adayımız var. Şu anda da bunlar arasından en önde giden molekülümüz ile klinik çalışmalara hazırlanıyoruz.” ‘İz bırakan kadınlar’ Prof. Dr. SanyalCartier Women’s Initiative Programı’na kabul edilmesini ise şöyle yorumladı: “’Bilim&Teknoloji Öncüsü’ kategorisinde yer alan öncü 3 kadından biriyim. Kategorideki diğer finalist adaylar Kanada ve Amerika’dan. Bu güçlü adayların yanına Türkiye’den bir isim yazdırmak benim için mutluluk verici. Sürecin sonunda üçer aday arasından bir derecelendirme yapılacak ancak hepimiz şimdiden çok şey kazandık. Kurduğumuz etkileşim ilham verici. Bir yandan etkimizi artırmaya yönelik eğitimlere katılıyor, bir yandan da programın bu yılki teması olarak belirlediği ‘dalga etkisi’ ile ekosistemimize daha fazla katkıda bulunmak için ufkumuzu genişletiyoruz.” ‘Bilimden vazgeçmeyin’ Prof. Dr. Sanyal kendi yolundan gitmek bilim kadınlara da şu tavsiyelerde bulundu; “Hayatta da bilimde olduğu gibi bize zaman kaybettiren ve sonuç alamadığımız uğraşları geride bırakıp, enerjimizi ayırdığımıza değecek işlere, projelere yönelmek zorundayız. Kadınları, yılmadan ve cesaretle bilime yönelmeye davet ediyorum. Geleceğe bilim ve teknoloji alanında bayrak taşıyan kadınlar imza atacak!” 'Cartier Women’s Initiative' nedir? Cartier Women’s Initiative, 2006’dan bu yana, kadınların gerçek potansiyellerine ulaşmalarına yardımcı olmanın yanı sıra, başarılarına ışık tutarak işlerini büyütmeleri ve liderlik vasıflarını geliştirmeleri için gerekli finansal ve sosyal desteği sunuyor. Cartier Women’s Initiative, kurulduğu günden bu yana, 59 farklı ülkeden gelecek vaat eden 260’tan fazla kadın girişimciye destek amacıyla 4 milyon dolardan fazla destek sundu. Kaynak : Milliyet - Meltem Günay

Uzayda Karaciğer Dokusu Geliştirildi

Bilim insanları, gelecekte astronotları uzay ortamında tedavi etmek için karaciğer dokusu geliştirdi. Zira bir gün Mars‘ta ve Ay‘da astronotların yaşaması muhtemel. NASA‘nın yarışmasında birinci olan çalışmanın kapsamı sadece uzayla da sınırlı değil. Aynı zamanda bu dokular, organ nakli bekleyen dünyadaki hastalar için de bir yöntem. Karaciğer dokusu 30 gün yaşıyor ABD’li araştırmacılar canlı hücreleri kullanarak, küp şeklinde bir insan karaciğer dokusunu 3 boyutlu yazıcı ile laboratuvarda büyüttü. Wake Forest Rejeneratif Tıp Enstitüsünden (WFIRM) bilim ekibi, laboratuvarda 30 gün boyunca çalışabilen küp şeklinde bir doku geliştirdi. Çalışma ile ekip, NASA’nın Vasküler Doku Yarışması’nı kazandı. Ekip, hücrelerin bir ay boyunca hayatta kalabilmeleri için yeterli oksijen ve besin elde etmelerini sağlayarak hücrelerin dokuya dönüşmesine yardımcı olmak için ‘bölmelere’ sahip jel benzeri kalıplar üretti. 3D baskılı karaciğer dokusu sadece astronotları tedavi etmekle kalmayacak. Aynı zamanda Dünya’da organ nakli bekleyen hastalarda da kullanılabilir. Bilim insanları, en az on yıldır canlı hücreleri canlı insan vücudu parçalarına dönüştürmenin yollarını arıyor. 2011’de ekip kulak, kas ve çene kemikleri geliştirdi. Dr. Graça Almeida-Porada, çalışmaya ilişkin, “Önümüzdeki yıllarda NASA, Mars’a ve Dünya’ya yakın asteroitlere görevler yapacak. Ancak derin uzaydaki mevcut benzersiz koşullara maruz kalmanın astronotlara yönelik potansiyel sağlık riskleri hala iyi tanımlanmadı. Çalışma, umarım bu olumsuz etkileri nasıl önleyebileceğimizi veya azaltabileceğimizi anlamamıza yardımcı olacak.” dedi. Yapay bir karaciğer dokusunun başarısı vücuttaki dokuları ne kadar taklit ettiğine bağlı. Araştırma Uluslararası Uzay İstasyonuna ulaşırsa yeni adımları beraberinde getirecek. Gelişmiş damar sistemi ve mikro yerçekimi kombinasyonu, dünyada doku mühendisliği ve uzayda biyo-üretim için bir sonraki ilerlemeyi sağlayacaktır.

BIO KOREA 2021’de 5 Türk Biyoteknolojik İlaç Şirketi

Türkiye, T.C. Cumhurbaşkanlığı koordinatörlüğünde, İlaç Endüstrisi İşverenler Sendikası (İEİS) -Türkiye Biyoteknolojik İlaç Platformu destekleri ve 5 Türk biyoteknolojik ilaç şirketinin katılımları ile; alanında düzenlenen en büyük uluslararası etkinlikler arasında yer alan Uluslararası Biyoteknoloji Fuarı ve Konferansı BIO KOREA 2021’e katıldı. Bu yıl 15 incisi, 9-11 Haziran 2021 tarihlerinde Güney Kore’de gerçekleştirilen hibrid organizasyonda, tüm dünyadan çok sayıda firma ve ülke temsilcisi, biyoteknoloji alanındaki gelişmeleri paylaşmak, önemli ortaklıkların ilk adımlarını atabilmek ve ilgili eğitimlerden yararlanabilmek adına bir araya geldi.  BIO KOREA 2021 kapsamında, 10 Haziran tarihinde ise, çok sayıda izleyicinin katılımı ile Türkiye ülke paneli düzenlendi. Panelde T.C. Cumhurbaşkanlığı Yatırım Ofisi’nin yanı sıra; biyoteknoloji alanında mevcut faaliyetleri ile öne çıkan Türk şirketleri; Abdi İbrahim İlaç, Dem İlaç, Florabio A.Ş, İlko İlaç ve Nobel İlaç üst düzey yöneticileri sunumları ile yer aldı. Küresel alanda fırsatlar sunan gelişmekte olan bir pazar olarak Türkiye’deki biyoteknolojik ilaç endüstrisinin çalışmalarının ele alındığı oturumda; Koreli biyoteknoloji şirketlerine yatırım çağrısında bulunuldu. Son 6 yılda biyoteknolojik ilaç geliştirme ve üretimine 1,1 milyar dolardan fazla yatırım yapan Türk şirketlerinin üzerinde çalıştıkları yeni biyobenzerlerin devreye girmesiyle, pazarın önümüzdeki yıllarda yükseliş eğilimi göstereceği biliniyor. Bugün Türk ilaç firmaları, 2024 yılına kadar piyasaya sürülecek 32 biyoteknolojik ilaç (29 biyobenzer, 2 referans biyoteknolojik ilaç, 1 biyoüstün) üzerinde çalışıyor. Burak Dağlıoğlu: “Güney Koreli yatırımcıların biyoteknoloji alanındaki yetkinliklerinin ve ülkemize olan ilgisinin farkındayız” Cumhurbaşkanlığı Yatırım Ofisi Başkanı Ahmet Burak Dağlıoğlu BIO KOREA 2021 etkinliğine dair yaptığı açıklamada 100 yılı aşkın bir geçmişe sahip olan Türk ilaç sanayinin, günümüzde birçok küresel ilaç şirketine ev sahipliği yaptığını ifade ederek şunları kaydetti; “Türk sağlık sektörünün güçlü yönlerine odaklandığımızda, güçlü kamu sağlık politikaları, teşvikler, yatırım ortamını iyileştirici düzenlemeler, çevre ülkelerdeki pazarlara erişim için jeostratejik konumu ve 84 milyonluk nüfusumuz göze çarpmaktadır. Bugün, Türkiye’nin sunduğu cazip yatırım fırsatlarını ve Türk ilaç sektörünün kabiliyetlerini Asya’nın en önemli sağlık sektörü etkinliklerinden olan BIO KOREA 2021 kapsamında düzenlediğimiz ‘Avrupa ve Asya’yı Bağlayan Bölgesel Biyoilaç Merkezi’ panelimizde 5 güzide ilaç şirketimizin de katkılarıyla tanıtma imkanı bulduk. Küresel çapta biyoteknolojik ilaç üretimi önemini hızla artırmaktadır ve yakın gelecekte konvansiyonel ilaçların yerini alacağı öngörülmektedir. Türkiye de biyoteknolojik ilaç üretiminde yatırımcılar nezdinde yükselen bir yıldız olarak öne çıkmaktadır. Güney Koreli yatırımcıların biyoteknoloji alanındaki yetkinliklerinin ve ülkemize olan ilgisinin farkındayız, bu ilginin ilerleyen dönemde somut yatırımlara ve işbirliklerine dönüşeceğine inanıyoruz. Bu süreçlerde Türk sağlık sektörü başta olmak üzere ülkemizin katma değerli üretimine ve gelişimine katkı sağlayan İlaç Endüstrisi İşverenler Sendikası‘na, Türkiye Biyoteknolojik İlaç Platformu’na ve kıymetli üyelerine teşekkürlerimi iletmek istiyorum.” Nezih Barut: “İlaç sektörüne biyoteknolojik ilaçlar yön veriyor” BIO KOREA 2021’e katılarak ülkemizi temsil eden 5 ilaç şirketinden biri olan Abdi İbrahim’in ve İlaç Endüstrisi İşverenler Sendikası’nın Yönetim Kurulu Başkanı Nezih Barut ise, bu tarz etkinliklerin hem ülkemizin temsili hem de iş fırsatları açısından son derece önemli olduğunu açıkladı. Biyoteknolojinin dünya ilaç endüstrisinde büyümenin ve gelişimin lokomotifi olduğuna dikkat çeken Nezih Barut, özellikle son 10 yılda biyoteknolojik ilaçlar sayesinde birçok hastalığın tedavisinin mümkün hale geldiğini vurguladı. Barut, ilaç pazarındaki biyoteknoloji lehine dönüşümü gören tüm ülkelerin, biyoteknolojik ilaçları toplum sağlığına sunabilmek adına yoğun çalışmalar yürüttüğünü belirtti. İlaç sektörüne biyoteknolojik ilaçlar yön veriyor diyen Barut, şöyle devam etti: ‘’Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de biyoteknolojik ilaç pazarı hızla büyüyor. Buna karşılık ülkemiz, biyoteknolojik ilaçlarda büyük oranda dışa bağımlı durumda. Hastalarımızın biyoteknolojik ilaçlara daha kolay erişimini sağlamak, endüstrimizin rekabet gücünü artırmak ve kamu üzerindeki maliyet yükünü düşürmek açısından biyoteknolojik ilaçların ülkemizde geliştirilmesi ve üretilmesi kritik önem taşıyor. Konvansiyonel ilaçlara göre katma değeri çok daha yüksek olan biyoteknolojik ilaçların Türkiye’de üretilmesi, ülkemizin katma değerli ihracat hedefine büyük katkı sağlayacaktır. Ülkemizde bugün ihracatta kilo değeri 1,3 dolar seviyesinde. Oysa biyoteknolojik ilaçların ihracat kilo değeri 1.000 doların üzerinde. Yüksek katma değerli bu ürünlerin ülkemizde üretilmesi hem ithalattan kaynaklanan açığı azaltacak hem de ihracat gücümüzle döviz girdisi elde etmemize imkan tanıyacaktır. Bu nedenle de cari açığa çift yönlü pozitif bir katkı sunacaktır. Biz ilaç endüstrisi olarak bir süredir biyoteknoloji alanında büyük yatırımlar yapıyoruz. Sektör olarak, ülkemizi biyoteknolojik ilaç üretim ve ihracat üssü yapabilecek güçteyiz. Bu alanda hızla gelişmemizi sağlayacak unsurların başında; toplum sağlığı ve bilimsellikten ödün vermeden, biyoteknolojik ürünlerin pazara sunulma sürelerini mümkün olduğunca kısaltacak, ülkemize özgü bir mevzuatın uygulamaya alınması gelmektedir. Bunun yanı sıra, özellikle molekül geliştirme çalışmalarına devletimizin nakdi teşvikler yoluyla destek vermesi de son derece önemlidir. Güney Kore bu açıdan bizim için önemli bir başarı örneğidir, zira bu şekilde kısa zamanda küresel pazarda etkili yer edinen bir ülke olmuştur. İlaç Endüstrisi İşverenler Sendikası olarak, bu önemli organizasyonda ilaç endüstrimizi güçlü bir şekilde temsil etmemize destek veren Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığımıza, Cumhurbaşkanlığı Yatırım Ofisi Başkanı Sayın Ahmet Burak Dağlıoğlu ve değerli ekibine teşekkürlerimizi sunuyoruz.”  2006 yılından beri her yıl düzenlenen BIO KOREA, biyoteknoloji şirketleri için bir iş platformu olarak hizmet veriyor. Kore Sağlık ve Refah Bakanlığı tarafından desteklenen BIO KOREA, biyoteknoloji endüstrisini canlandıran, uluslararası bilgi ve teknoloji alışverişinin yapıldığı bir platform. Fuar, iş forumu ve konferans kanallarıyla bir çok konunun masaya yatırıldığı etkinlik akademisyenleri, 15’inci yılında “Yeni Normal: Biyolojik İnovasyonla Engelleri Aşmak” teması ile çok sayıda ülkeden profesyonelleri ve biyoteknoloji şirketlerinin CEO’larını bir araya getirdi.

Sentetik Türleşme: CRISPR-Cas9 Genetik Mühendislik Yöntemi ile Yeni Böcek Türleri Yaratmak Mümkün

Bilim tarihinden aşina olduğumuz şudur: Yeni bir organizmayı keşfetmek kolay değildir. Yeni bir türü keşfetmek istiyorsanız, yıllarınızı sahada araştırma yaparak geçirmeniz gerekir. Ancak genetik mühendisliği sayesinde "tür" dediğimiz şeyler, "bulunan şeyler" olmaktan çıkıp, "yaratılan şeyler" haline gelebilir. Gelecekte, biyoteknolojiyi kullanarak evrimsel süreci ileri sarmak mümkün olacak. Araştırmacılar, yeni bir genetik mühendisliği yöntemi kullanarak, ilk kez laboratuvarda, birden fazla yeni meyve sineği türü yarattıklarını ilan ettiler. Bu, sıtma ve diğer böcek-kaynaklı hastalıkların olmadığı bir geleceği yaratmamızı sağlayabilir. Macquarie Üniversitesi'nde sentetik biyoloji alanında doktora sonrası araştırmacı olarak çalışan Maciej Maselko, sentetik türleşme adı verilen yaklaşımın daha güvenli haşere kontrol teknolojileri oluşturmada faydalı olabileceğini söylüyor. Maselko'ya göre, geleceğe yönelik olası senaryolardan birinde sentetik türleşme, bitkileri tozlaştırabilen ve hatta kara mayınlarını tespit edebilen, tasarlanmış organizmaları üretmek için bile uygulanabilir! Maselko ve ekibi, bulgularını Nature Communications dergisinde yayınladı.Minnesota Üniversitesi'nden moleküler biyolog ve araştırma ekibinin bir üyesi olan Michael Smanski, şöyle diyor: Türleşme, gezegende milyarlarca kez meydana geldi; ancak bugüne kadar hiçbir tür, mühendislik yöntemleriyle tasarlanarak türleşmedi. Maselko, Smanski ve meslektaşları, 2018 yılında maya mantarlarını kullanarak "yeni bir türmüşçesine" farklılıklar üretmek için benzer bir yöntem kullanmışlardı; ancak yeni sonuçlar ile bu konseptin çok hücreli bir hayvanda mümkün olduğu ilk kez kanıtlandı.Smanski, bu yöntemin binlerce yıl yerine, sadece birkaç ay içinde çok sayıda yeni hayvan türleri üretebileceğini söylüyor.  Yeni meyve sineği türlerini yapmak için araştırmacılar, sineklerin DNA'sına mutasyonlar ekleyerek onları yeni türlere dönüştürmek için CRISPR-Cas9 adlı genetik bir kes-yapıştır aracı kullandılar.  Türler, genellikle, artık melezleşemediklerinde veya sağlıklı yavrular üretemediklerinde "farklı türler" olarak kabul edilir. Bu deneyde üretilen mutant sinekler ile vahşi/değişmemiş sinekler çiftleştiğinde, yavrular hayatta kalamadı ve bu da iki tür sinek türünün genetik olarak uyumsuz olduğunu gösterdi. Ancak kritik nokta şu: Mutant sinekler, kendi başlarına sağlıklıydılar ve aynı mutasyonu paylaşan başka bir sinekle çiftleştirildiklerinde, sorunsuz bir şekilde hayatta kalan yavrular ürettiler. Bu da mutasyona uğramış sineklerin üreyebileceğini gösteriyor; ancak yalnızca birbirleriyle. Ekip, yöntemlerini 12 çeşit mutasyona uğramış sinek türü oluşturarak test etti, onları beş gün boyunca yabani sineklerle test tüplerinde barındırdı ve ardından, çeşitli yaşam evrelerinde hayatta kalan yavruların sayısını saydı. Bu varyasyonların dokuzunda, mutasyona uğramış ve yaban sinekleri arasındaki yavruların hiçbiri yetişkinliğe kadar hayatta kalamadı. Bu önemli bulgu, mutasyona uğramış türlerle melezleşen yabani türlerin ortadan kaldırılması gibi laboratuvar dışındaki genetik mühendisliği deneylerinin istenmeyen, uzun vadeli sonuçlarını önleyebilir. Araştırmacılar ayrıca, benzersiz bir mutasyon kümesi taşıyan 12 sinek suşunun her birinin, genellikle farklı bir suştan sineklerle hayatta kalan yavrular üretemediğini ve bunun sonucunda çok sayıda genetik olarak izole edilmiş soy ürettiğini buldular. Yeni yaklaşım, gen sürücüsü olarak bilinen bir genetik mühendislik yöntemini uygularken karşılaşılan yaygın bir sorunu da çözebilir. Gen sürücüsü yönteminde, mühendislik yoluyla değiştirilmiş genler üremenin sonuçlarını manipüle edebilir ve mutasyonları popülasyona hızla yayar. Araştırmacılar, sıtma sivrisineklerini ve diğer istilacı veya hastalık taşıyan zararlıları yönetmenin bir yolu olarak gen sürücüsü denen bu teknolojiyi araştırıyorlar. Ancak, sentetik mutasyonlar taşıyan az sayıda organizma bir laboratuvardan kaçıp vahşi ve mutasyona uğramamış bir popülasyonu ortadan kaldırırsa, bu popülasyonun genlerini tamamen değiştirebilir. Bu, gen sürücüsü yöntemine yönelik araştırmaları riskli hale getirebilir. Maselko, sentetik türleşmenin, melezleşme olasılığını ortadan kaldırarak, yaban hayatın genetik mühendisliği için daha kontrollü ve ekolojik olarak daha güvenli bir yol sunduğunu söylüyor. Araştırma için bir sonraki zorluk; bu yaklaşımı sivrisinekler, istilacı sazan veya ekin yiyen böcekler gibi türlere genişletmek olacaktır. Ancak bu hayvanların genomları, meyve sineklerinin genomlarından daha az çalışıldığından, bu türlerin DNA'sını düzenlemek daha zordur. San Diego'daki Kaliforniya Üniversitesi'nde sentetik türleşme üzerinde de çalışan bir laboratuvarı yöneten biyolog Omar Akbari, şöyle diyor: "Bunun mümkün olacağından umutluyum, ancak zorlayıcı olacak. Biraz zaman alacak ve biraz mühendislik isteyecek." Kaynak : Evrim Ağacı

Biyoteknoloji Vadisi Tuzla’da Kuruluyor

BİYOSAD öncülüğünde Sanayi ve Ticaret Bakanlığı’na bağlı yürütülen Biyoteknoloji Vadisi Projesi, İstanbul’un Tuzla ilçesinde 12 milyar lira yatırımla kuruluyor. Proje kapsamında, dev yatırımcılardan start-up’lara kadar her seviyede firma, geniş bir ürün çeşitliliğinde faaliyet gösterecek. Biyoteknolojik ürünlerin üretiminde bir üs olarak tasarlanan Biyoteknoloji Vadisi Projesi, İstanbul’un Tuzla ilçesinde 12 milyar lira yatırımla kurulacak. Vadide büyük yatırımcılardan start-up’lara kadar her seviyede firma, geniş bir ürün çeşitliliğinde faaliyet gösterecek. Türkiye ekonomisinin lokomotiflerinden biri olması planlanan projede, firmaların yer alması amacıyla Sanayi Bakanlığı’nın genişleyen Teknoloji Odaklı Sanayi Hamlesi Programı, İVME Finansman Paketi gibi birçok teşvikten de yararlanılabiliyor. Vadinin Türkiye’nin katma değerli ürünlerini üretecek ve dünya biyoteknoloji pazarından pay almasını sağlayacağı söylenirken, Türkiye’nin 2020’de gerçekleşen 36 milyar 724 milyon dolar olan cari açığının önümüzdeki yıllarda kapatılmasında etkin rol oynayacağı öngörülüyor. Küresel biyoteknoloji pazarının Tahmini Yıllık Bileşik Büyüme Oranı’nın (CAGR) 2019-2025 arasında yüzde 9,9 ve 2025 değerinin 775 milyar dolar olması bekleniyor. 2025’e kadar endüstri piyasa büyüklüğünün 727 milyar 1 milyon dolar olacağı tahmin ediliyor. Konuyla ilgili değerlendirmede bulunan Biyoteknoloji Sanayicileri Derneği (BİYOSAD) Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Ercan Varlıbaş, Atabay İlaç Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Zeynep Atabay Taşkent, Koçak Farma CEO’su Dr. Hakan Koçak, İlsan İlaç Yönetim Kurulu Başkanı Halil Yaşar, VSY Biotechnology CEO’su Dr. Fatih Ergin projenin Türkiye ve dünya bilim dünyasına etkileri ile ilgili açıklama yaptılar. “DESTEKLER YATIRIM GÜCÜ SUNUYOR” Projenin Türkiye’nin geleceğinde önemli bir parça olacağını dile getiren Dr. Ercan Varlıbaş, “Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan önderliğindeki 2023 Strateji Hedefleri kapsamında ülkemizdeki biyoteknolojik yatırımlar kilit rol oynamaktadır. Bu doğrultuda, Biyoteknoloji Sanayicileri Derneği (BİYOSAD) olarak Türkiye’deki biyoteknoloji sektörünü dünyada hak ettiği konuma ulaştırmak amacıyla Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’na bağlı olarak hayata geçirdiğimiz Biyoteknoloji Vadisi Projesi’nde bizlere ilgi ve desteğini eksik etmeyen Bakanımız Sayın Mustafa Varank’a teşekkürlerimizi sunarız. Yüksek katma değere sahip ürünlerin üretilmesini sağlamak, ithalatın azalması, ihracatın ve istihdamın artması amacıyla Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı; çeşitli teknoloji seviyelerinde yerli üretime özel birçok kapsamda teşvik vermeye devam ediyor. Tüm bu teşviklerle aynı zamanda bütünleşik olarak sürdürülebilecek önemli projelerden birisi Biyoteknoloji Vadisi’dir ve bu destekler sayesinde pandemiden olumsuz etkilenen ekonomik ortamda dahi firmalar yatırım yapabilecek gücü bulabiliyor. Projeleri olan, ses getirecek katma değeri yüksek ürünleri üretmek isteyen firmalarımızı Biyoteknoloji Vadisi’ne katılmaya davet ediyoruz” dedi. “KÜMELENMEDE KRİTİK ÖNEM TAŞIYOR” Biyoteknolojinin Türkiye’de yeni gelişmekte olan bir sektör olduğuna dikkat çeken Zeynep Atabay Taşkent, “Bu aşamada rekabet öncesi iş birlikleri, birlikte öğrenme ve üniversite sanayi iş birliği konseptleri için kümelenme kritik önem taşımaktadır.  Biyoteknoloji Vadisi bu ihtiyaçları karşılayacak doğru coğrafi lokasyonda yer almaktadır. Bir tarafta GTÜ, Kocaeli Üniversitesine ve TÜBİTAK MAM gibi araştırma merkezlerine yakınlığı diğer tarafta Türkiye’nin en büyük sanayi bölgesinin içinde olması gerekliliği Biyoteknoloji firmaları için ihtiyaç duyulan kümelenmeyi sağlayacaktır. Bu sayede Endüstriyel, Tarımsal ve Sağlık Biyoteknoloji alanlarında startup, akademi, kamu, sanayi iş birliklerinin yeşerebileceği bir ortamda çalışmalarımız daha hızlı ticarileşebilecek” diye konuştu. “6,4 MİLYAR LİRALIK BİYOTEKNOLOJİK İLAÇ İTHALATININ ÖNÜNE GEÇİLECEK” Biyoteknolojik ürünlerin üretim ve geliştirme maliyetleri ile ilgili konuşan Dr. Hakan Koçak ise, “Vadi, bünyesinde yer alacak start-up firmalara ve Ar-Ge altyapısı ile biyoteknoloji alanındaki firmalara, hem yeni ürün geliştirme alanında destek hem de İstanbul gibi lojistik ve yetişmiş işgücü erişiminin yüksek olduğu bir bölgede uygun maliyetli yatırım alanı sağlama konusunda önemli katkı sağlanacaktır. 1,2 trilyon dolarlık toplam dünya ilaç pazarında biyoteknolojik ilaçların pazar payı yüzde 20’ye ulaşmıştır. Türkiye’de de biyoteknolojik ilaçların pazar payı benzer oranda olup, 2019’da 7 milyar liraya ulaşmıştır ve bunun yaklaşık yüzde 90’ ı ithal edilmektedir. Biyoteknolojik ürünler, üretim ve geliştirme maliyetlerinin yüksek olması nedeniyle pahalı ürünlerdir. Biyoteknoloji vadisinde oluşan biyoteknoloji iklimi ile sektörel gelişimin önü açılacak ve yerli biyoteknolojik ilaçların üretimi ile yaklaşık 6,4 milyar liralık biyoteknolojik ilaç ithalatının önüne geçilecektir” dedi. Dr. Hakan Koçak, sözlerine şöyle devam etti: “Yaratılan iklim yerli ve yabancı yatırımcıları bu bölgeye çekecek ve bölgeyi biyoteknolojik üretim için cazibe merkezi haline getirecektir. Ayrıca ülkemiz ve dünya için katma değeri yüksek üretim merkezi olacaktır. Bölgede bulunan Üniversiteler ile Sanayi iş birlikleri artacak ve sektör önemli bir ivme kazanacaktır. Katma değeri yüksek Biyoteknolojik ürünlerin üretimi ve ihracatı ile ülkemizin yüksek maliyetli biyoteknolojik ürünlere uygun maliyetli erişimi ve cari açığın kapatılması mümkün olacaktır.” “500 MİLYON LİRA ÜSTÜ VERİLEN DESTEKLERE İHTİYAÇ DUYULUYOR” Vadinin Türkiye’de biyoteknoloji tabanlı kurulacak ilk ihtisas organize bölgesi olması nedeniyle çok önemli bir adım olduğuna inandığını dile getiren Halil Yaşar, “Kovid -19 salgını, bütün dünyada teşhisten sonra tedavinin ve tedavide de gerekli olan medikal araç gereçlerin üretilmesinin bir ülke için ne kadar önemli olduğunu gösterdi. Hükümetlerin bu paralelde Ar-Ge, inovasyon ve biyoteknolojiyi kapsayan projeleri maddi ve manevi destek vererek süratle 5 yıllık öncelikli yatırım programına almalarını ve hayata geçirmelerini zorunlu görmekteyim. Bu projenin bugüne kadar kurulmuş organize bölgelerden farklı bir statü ile işlevine devam etmesi planlanmıştır. Projemiz, teşvik, alt yapı ve statü olarak hükümetimizin 500 milyon lira üstü büyük yatırımlara verdiği desteğe ihtiyaç duymaktadır. Hükümetimizin bu talebimize paralel olarak sanayicileri destekleyeceğini görmekteyiz. Sağlık sektörünün hangi kanadında olursa olsun hizmet veren firmalar için vadinin çok büyük bir fırsat olduğuna inanıyor ve firmalarımıza katılmaya davet ediyoruz” ifadelerini kullandı. “VADİ’DE TÜRKİYE’NİN İLK ÖZGÜN İLAÇ MOLEKÜLÜNÜ ÜRETECEĞİZ” Uluslararası piyasalarda çok yoğun rekabet yaşandığının altını çizen Dr. Fatih Ergin, “Günümüzün rekabetinde firmaların öne geçebilmesinin önemli koşullarından biri, sürdürülebilir inovasyonu hem alt yapı hem de ürünlerde gerçekleştirebilmektir. Teknolojinin çok hızlı gelişiyor olmasıyla bugün popüler olan bir teknoloji yarın unutulabiliyor, hemen yerini başka bir yenilik alabiliyor. Bugün ciroları bakımından ilk sıralarda yer alan şirketler teknolojik dönüşümlerini tamamlayamadığında muhtemelen onları yarın göremeyeceğiz. Sürdürülebilir inovasyonu temel alan Biyoteknoloji Vadisi Projesi ise bu bilgiyle firmaları yüzleştiriyor ve katma değeri yüksek, yenilikçi ürünler üretmeleri için onlara çağrıda bulunuyor. Kurulacak bu vadide, Türkiye’nin ilk özgün ilaç molekülünü üretmeyi planlıyoruz” diye konuştu. Kaynak :DHA

Boğaziçi Üniversitesite'sinden Milli Aşı için Önemli Adım

Boğaziçi Üniversitesi, Prof. Dr. Nesrin Özören tarafından geliştirilen ve halihazırda Koronavirüs aşısı için kullanılması yönünde çalışmaları sürdürülen “mikro-kürecik” teknolojisiyle ilgili patentlerini Vaccizone firmasına lisansladı. Buna göre Boğaziçi Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü Başkanı Prof. Dr. Nesrin Özören tarafından 2020’de kurulan start-up firma, biyoteknoloji çalışmalarını geliştirerek, ürünleştirme süreçlerini yürütecek. Boğaziçi Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü Başkanı Prof. Dr. Nesrin Özören ve ekibinin yaklaşık bir yıldır üzerinde çalıştığı Koronavirüs aşısı çalışmaları kapsamında -dünyada bir ilk olarak- Prof. Özören tarafından geliştirilen "mikro-kürecik" teknolojisi kullanılıyor. Teknoloji, aşıların 30 gün boyunca oda sıcaklığında bozulmadan, dirençli bir şekilde etkinliklerini korumalarını sağlıyor ve soğuk zincir ihtiyacını ortadan kaldırıyor. Boğaziçi Üniversitesi Teknoloji Transfer Ofisi A.Ş.'nin koordinasyonunda yürütülen lisanslama süreci Boğaziçi Üniversitesi Rektörlüğünde gerçekleştirilen imza töreni ile resmi olarak tamamlandı. Lisans sayesinde Prof. Özören tarafından 2020'de kurulan Vaccizone firması bünyesinde yürütülecek çalışmalarla, 19 ülkede patentlenen mikro-kürecik teknolojisinden faydalanılarak dünya çapında ticarileştirme çalışmaları yürütülecek. Firmaya ayrıca yatırımcı Dr. Alper Türken ve Tuğrul Başar tarafından finansal kaynak sağlanması konusunda da anlaşıldı. Bu sayede teknolojinin ticarileşmesi yolundaki çalışmaların daha da hız kazanması amaçlanıyor. "TÜRKİYE İÇİN MODEL OLACAK" Boğaziçi Üniversitesi Rektörlük Konferans Salonu'nda yapılan imza töreninde konuşan Rektör Prof. Dr. Mehmed Özkan, sözleşmenin Türkiye için güzel bir model olacağını ümit ettiğini belirtti. Rektör Prof. Dr. Özkan, "Bu proje her şeyden önce insanlık adına faydalı. Bununla birlikte Prof. Dr. Nesrin Özören gibi hocalarımızın olması ve bu noktalara gelmesi de bizim için ayrı bir gurur kaynağı. Bunun Türkiye için çok güzel bir model olmasını ümit ediyoruz, çünkü üniversitemizdeki potansiyellerin çok daha büyük olduğuna inanıyoruz. Bunu ışık tutucu, yol açıcı bir adım olarak görüyoruz. Hayırlı olmasını temenni ediyorum," diye konuştu. "MİLLİ AŞI İÇİN ÖNEMLİ ADIM" Boğaziçi Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü öğretim üyesi ve Vaccizone Firması kurucusu Prof. Dr. Nesrin Özören ise mikro-kürecik patentlerinin firmaya lisanslanmasının çok önemli bir adım olduğunu dile getirerek sözlerini şöyle sürdürdü: "Kanser araştırmaları ve Koronavirüs aşısının geliştirilmesinde kullandığımız mikro-kürecik teknolojisi ABD, Avrupa ve Japonya olmak üzere dünya çapında patentlendi. Boğaziçi Üniversitesi'ne ait olan patent hakları, bu sözleşme sayesinde firmam Vaccizone'ye lisanslanmış oldu. Bu, 2020'de kurulan şirketim ve benim için hayallerimizin gerçekleşmesi anlamına geliyor. Bundan sonra patentli mikro-kürecik teknolojisi sayesinde başta Koronavirüs olmak üzere, grip ve kanser tedavileri için geliştireceğimiz yeni yöntemlerden elde edilecek gelirler firmamızın daha da gelişmesine olanak tanıyabilecek. Ayrıca Boğaziçi Üniversitesi de bu gelirden pay alacak." Vaccizone Yatırımcısı ve Yönetim Kurulu Üyesi Dr. Alper Türken ise milli aşı teknolojilerinin geliştirilmesinde firmanın çok önemli bir rol üstleneceğini belirterek, "Geçtiğimiz 30 yılda bilgi teknolojileri alanında yaşanan devrimin bir benzeri önümüzdeki 30 yılda biyoteknoloji alanında yaşanacak. Bu devrimin hayatlarımız üzerinde kapsamlı ve dönüştürücü bir etkisi olacak. Türkiye'nin bu alanda özgün teknoloji ve ürünler geliştirme kapasitesini bir an önce kazanması yaşamsal bir öncelik olmalı. Biyoteknoloji alanında ABD, AB, Çin ve Japonya tarafından onaylanmış ilk milli dörtlü patentin lisans hakkına sahip olan Vaccizone'un bu süreçte merkezi bir rol oynayacağına inanıyorum. Bu anlamlı girişimin bir parçası olmaktan mutluyum," dedi. ''TÜRKİYE İÇİN BİYOTEKNOLOJİDE GLOBAL OYUNCU OLMA ŞANSI'' Vaccizone Yatırımcısı ve Yönetim Kurulu Üyesi Tuğrul Başar da biyoteknoloji alanındaki iş birliğinin çığır açma potansiyeli olduğunun altını çizdi. Başar, “Vaccizone'u Türkiye'nin biyoteknoloji alanında global seviyede bir oyuncu olması için ülke olarak elimizdeki en büyük şans olarak değerlendiriyorum. Moleküler biyoloji alanında dünyanın sayılı bilim insanlarından Prof. Nesrin Özören'in liderliğinde, Türkiye'nin bilim yuvası Boğaziçi Üniversitesi'nin desteğiyle bir araya gelmiş olan ve ülkemizin en parlak zihinlerinden oluşan ekibimiz ve biyoteknoloji alanında çığır açma potansiyeli olan, triadik patent dahilinde korunan teknolojimizle bunu başarabileceğimize inanıyorum" diye konuştu. Kaynak : https://bogazicindebilim.boun.edu.tr/

Google DeepMind Biyoloji'nin En Büyük Gizemlerinden Birini Çözdü

Protein yapı tahmini yarışmasında bir yapay zeka ağı olan DeepMind, amino asit dizilimine bakarak protein 3 boyutlu şekillerinin belirlenmesini yüksek verimle başardı. Proteinlerin 3 boyutlu şekillerinin belirlenimi biyolojinin son 50 yıl içindeki en büyük zorluklarından biri olarak kabul ediliyordu. Google tarafından geliştirilen bir yapay zeka ağı DeepMind tarafından geliştirilen program AlphaFold, iki yılda bir düzenlenen CASP (Protein Yapı Tahmininin Kritik Değerlendirmesi – Critical Assessment of protein Structure Prediction) diğer 100 takımdan daha iyi sonuç sergiledi. Sonuçlar yakın bir zamanda duyuruldu. Maryland Üniversitesi hesaplamalı biyoloji alanında çalışan bir biyolog, ve aynı zamanda CASP projesinin kurucularından olan John Moult, alınan sonucun önemini vurguluyor ve “hesaplamalı biyolojinin protein yapılarının tahmin edilmesindeki sorunların çözülmüş olabileceğini” söylüyor.  Amino asit dizilimlerinden protein yapılarının tahmin edilebilmesi biyoloji bilimleri ve tıp için büyük bir ilerlemeye işaret ediyor. Bu sayede hücrelerin yapı taşının anlaşılması kolaylaşacak ve bu da ilaç geliştirilme sürecini hızlandırıp ilerletecek. Bazı denemelerde AlphaFold programı tarafından tahmin edilen protein yapıları, laboratuvar teknikleriyle belirlenmiş yapılara çok yüksek ölçüde beziyor. Bilim insanları yapay zekanın şu an için bu pahalı laboratuvar tekniklerine olan ihtiyacın tam olarak yerini dolduramayacağını, ancak ilerleyen süreçte canlılar üzerinde araştırma yapmayı da mümkün hale getireceğini düşünüyor.  Max Planck Enstitüsü’nden bir moleküler biyolog olan Andrei Lupas da “AlphaFold’un tıp ve biyomühendislik alanlarında, araştırma metodlarında birçok şeyi değiştireceğini düşündüğünü” söylüyor. Protein yapısını ortaya çıkarmak Proteinler, hücreler içindeki faaliyetleri büyük oranda belirleyebildiği için hayatın yapıtaşları sayılıyor. Bir proteinin işlevi de onun 3 boyutlu şekli ile bağlantılı oluyor.  Yıllarca laboratuvar deneyleri protein yapılarını belirlemede kullanılan temel yol oldu. X-ray ışınlarının kristalize proteinlere nişan alınıp ardından kırınıma uğramış ışığın proteinin atomik koordinatlarına dönüştürülmesi ile 3 boyutlu yapı ortaya çıkarılıyordu. Bu eski yöntemin adı X-ray kristalografisiydi. Ancak son 10 yılda kriyojenik elektron mikroskopisi yapısal biyoloji laboratuvarları tarafından daha çok tercih ediliyor. Bu alanda bilgisayar kullanımının ilk denemeleri ise 1980 ve 90’lı yıllarda gerçekleştirildi. Bilim insanları ilk dönemdeki girişiminlerin başarısız olduğunu ve yayımlanan makalelerdeki metoda dair büyük iddiaların ise farklı bilim insanlarının farklı proteinlerle yaptığı deneylerde çürütüldüğünü söylüyor.  AlphaFold nasıl çalışıyor? Ekip lideri John Jumper AlphaFold’un işleyiş mekanizmasını şöyle anlatıyor: “Birinci adımda derin öğrenme olarak bilinen yapay zeka metodunu yapısal ve genetik veri setine uygulayarak proteinin amino asit eşleri arasındaki mesafeyi tahmin etmek oldu. Yapay zekayı içermeyen ikinci adımında ise elde edilen bu bilgiden yola çıkarak proteinin nasıl görünmesi gerektiği bulunmaya çalışılıyor.”  Jumper, “Ekip başta bu çalışmasını bu yaklaşım üzerine kurmaya çalıştı ama sonunda duvara tosladı. Sonrasında yaklaşımını değiştirdi. Fiziksel ve geometrik sınırlar ile alakalı ek bilgileri de protein katlanmasını tahmin etmede kullanan bir yapay zeka ağı geliştirildi,” diyor ve ekliyor “Ayrıca, daha zor bir hedef belirlendi. Yapay zeka amino asitler arasındaki ilişkiyi tahmin etmek yerine, protein zincirinin son biçimini tahmin etmeyi amaçlıyor ve bu daha karmaşık bir sistem gerektiriyor.” Neden DeepMind? AlphaFold’un oldukça kısa sayılabilecek zaman aralıklarında yüzde 100’e yakın kesinliklerde tahminler yapması etkileyici. Bu başarının arkasında bilim insanlarının yaratıcı ve disiplinli çalışmalarının yanı sıra birkaç faktör daha göze çarpıyor.  Bunlardan ilki bilişim alanında tekel haline gelen Google’ın sağladığı devasa fon ve bilgisayar teknolojisi. Sistem Google tarafından yapay zeka uygulamalarına özel olarak geliştirilen hesaplama motorlarlarını kullanıyor ve bu sistemlerin CASP projesinde AlphaFold’un yarıştığı diğer ekiplerin kullandıklarından en az iki kat daha ileri bir altyapı sağladığı görülüyor. Donanımdaki avantaj daha büyük ve karmaşık ağlar kurabilme ve daha hızlı sonuç alma konusunda önemli bir fark yaratıyor. AlphaFold’un replikasını oluşturmanın toplam bedelinin birkaç milyon doları bulabileceği düşünülüyor ve bu özellikle birçok akademik grubun ulaşamaycağı bir bütçe.  Ekibin başarılı olmasının bir diğer sebebinin de ulaşabildikleri veritabanının genişliği olduğu düşünülüyor. Yapısal biyoloji laboratuvarları tarafından deneysel olarak geliştirilen 170.000’in üzerinde protein modeli geliştirilme sürecinde AlphaFold tarafından depolandı ve öğrenildi. Son olarak alanında deneyimli uzmanların projenin parçası olması da bir başka faktör olarak görülüyor.  Kod açık hale getirilecek mi? Uzun vadede, AlphaFold ile elde edilen sonuçların yapısal biyoloji, bioinformatik, ilaç geliştirmesi gibi alanlarda ciddi farklılıklar yaratabilecek potansiyeli olduğu düşünülüyor. Bu nedenle bilim çevrelerinin öncelikli sorusu, birçok araştırma çevresinin çalışmalarından elde edilen ham veriyi kullanan şirket tarafından kodun kamuya açık hale getirilip getirilmeyeceği. Jumper bu konuda sorulan bir soruya verdiği yanıtta “kendi aralarında tartıştıklarını” söylemişti. Olasılıklardan bir tanesi Google kâr odaklı bir şirket olduğu için, AlphaFold’un ticari bir ürün olarak satışa çıkarılması. Ancak bu durum erişimi kısıtlayacağı için biyoinformatik alanındaki gelişmeleri de sekteye uğratacaktır. Diğer seçenek ise kaynak kodunun akademik çevrelerle paylaşılıp farklı disiplinlerden farklı ekiplerin bu önemli buluşun üzerine katkı koyabilmesininin önünü açmak olacaktır. Ayrıca kodun paylaşılmasının yanı sıra çalıştırılması için nasıl bir teknik donanım gerektirdiği ve farklı koşullarda ne kadar sürede sonuç verebildiği de akıllardaki diğer soru işaretlerini oluşturuyor. Kaynak: https://www.nature.com/articles/d41586-020-03348-4  https://moalquraishi.wordpress.com/2020/12/08/alphafold2-casp14-it-feel… https://www.blopig.com/blog/2020/12/casp14-what-google-deepminds-alphaf… 

Bilim İnsanları, CRISPR-Cas9 Teknolojisini Kullanarak Yeni Bir Kanser Tedavisi Geliştirdi

İsrail’de Tel Aviv Üniversitesi'nden bilim insanları, ilk kez kanserli hücreleri sağlıklı hücrelere zarar vermeden yok edebilen çığır açıcı bir tedavi yöntemi geliştirdiklerini açıkladı. Araştırmacılar, geliştirdikleri yeni tedavide CRISPR-Cas9 genetik makasını ve taşıyıcı RNA teknolojisini kullandı. CRISPR-Cas9 genetik makasını keşfeden  Emmanuelle Charpentier ve Jennifer Doudna bu yıl Nobel Kimya Ödülü’nü paylaştı. Söz konusu yöntem insanların, hayvanların, bitkilerin ve mikroorganizmaların DNA'sının son derece yüksek bir hassasiyetle değiştirebilmesine olanak tanıyor. Taşıyı RNA (mRNA) ise hali hazırda yüüzde 95 düzeylerinde koruma sağladığı açıklanan Pfizer/BioNTech ve Moderna’nın corona virüse karşı geliştirdiği aşıların genetik kodunda kullanıldı. Her iki yöntem de şu an kadar insanlığa tehdit eden hastalıklara karşı başarılı sonuçlar verdi. Farelerde Yaşam Beklentisi İki Kat Arttı Science Advances adlı dergide yayımlanan çalışmada denek olarak kullanılan yüzlerce farede en agresif iki kanser hastalığı geliştirildi: Glioblastoma (bir beyin kanseri türü) ve matastatik yumurtalık kanseri. Farelerin yarısına DNA kesme tedavisi, uygulandığı diğer yarısı ise tedavi uygulanmadan kontrol gurubu olarak değerlendirildi. Araştırmacılar, tedavi uygulanan farelerde yaşam beklentisin iki kat, hayatta kalma olasılığının ise yüzde 30 arttığını belirtildi                                  Sadece Zararlı Hücreleri Etkilediğinden Yan Etkisi Yok Öte yandan, bilim insanları CRISPR Cas-9  teknolojinin, biyopsi sonuçlarına göre her hasta için kişiselleştirilebileceğini açıkladı. Yani, enjeksiyon halinde uuygulana tedavi kanserli tümörü hedefleyerek, içerdiği taşıyıcı RNA sayesinde zararlı hücrelerin DNA’sını kesiyor. Böylelikle kanser hücresi çoğalma yeteneği kaybederek, yok oluyor. Çalışmayı yöneten Profesör Dan Peer, a söz konusu yeni tedavinin kısa bir süre sonra hastalarda bir sürü saç dökülmesi, kusma, iştahsızlık, ağrı gibi birçok olumsuz etkiye  neden olan kemoterapinin yerini alabileceğini söyledi. “Bu teknoloji fiziksel olarak kanserli hücrelerin DNA’sını nano-makaslarla kesiyor. Böylelikle kanser hücrelerinin hayatta kalma ihtimali ortadan kaldıyor” diyen Dan Peer, kemoterapinin tüm vücuda uygulandığını ancak yeni DNA kesme teknolojisinin sadece kanserli hücreleri hedef aldığı için yan etkiye neden olmadığını söyledi.  İki Yıl İçinde İnsanlarda Uygulanabilir Hale Gelecek Bununla birlikte Peer, ekibiyle birlikte söz konusu tedaviyi bütün kanser formlarına karşı geliştirmeyi hedefledikleri iki yıl içinde insanlar üzerinde kullanmak için çalıştıklarını aktardı. Kanser Sorununu Tamamiyle Ortadan Kaldırabilir Peer, ayrıca DNA tekniğinin 3 aşamalı tedavisiyle kanserli tümörlerin yok edebileceğini kaydetti: “Bu şekilde yok edilen bir kanser hücresinin bir daha asla aktif olmayacağına inanıyoruz.  Bu teknoloji sayesinde, kanser hastalardaki yaşam beklentisinin artacağını ve bir gün hastalığı tamamıyla tedavi edeceğini düşünüyoruz. 12 yıl önce taşıyıcı RNA tedavileri hakkında konuştuğumuzda, insanlar bunun yalnızca bilim kurgu olduğunu düşünüyordu. Yakın bir gelecekte, genetik taşıyıcı kodların kullandığını tedavi yöntemleriyle kanser sorunun çözüleceğine inanıyorum” dedi. Kaynak : NTV.com

Pharmactive İlaç, Koreli Ortağıyla Biyoteknolojik İlaç Fabrikası Kuracak

Pharmactive İlaç’ın Güney Koreli ortağı Polus şirketiyle ürettiği ve klinik deneme aşamasında olan 5 biyoteknolojik ilacının testleri olumlu sonuçlanırsa fabrika yatırımı yapılacağı açıklandı. İlaç sektörüne 2010 yılında giriş yapan Pharmactive İlaç, global yatırım ortaklıklarıyla katma değerli üretimlere odaklandı. Şirket, 200 milyon dolarlık yatırım bedeli ile 2013 yılında Çerkezköy tesislerini devreye aldı. 108 bin metrekarelik alan üzerine kurulu fabrikada hizmet veren Pharmactive, Avrupa GMP sertifikasına da sahip. 2017 yılında katma değerli üretimlere odaklanan şirket, biyoteknolojik ilaç konusunda Güney Koreli Polus firmasıyla ortaklık yaparak bu alanda söz sahibi olmayı planlıyor. Pharmactive İlaç Teknik Operasyonlar Genel Müdürü Fatih Elay, Polus firmasıyla ortaklaşa geliştirdikleri beş biyoteknolojik ilaçta üretim sürecinin tamamlandığını ve klinik denemelere geçildiğini kaydetti. Elay, klinik çalışmalarda da sonuçların olumlu yönde çıkması halinde yeni bir fabrika yatırımı yapacaklarına işaret ederek, "Klinik çalışmalarda beklenilen sonuçların elde edilmesine bağlı olarak şirketimiz Güney Kore’deki fabrikanın aynısını Türkiye’ye de yapacak. Klinik çalışmalar ve ruhsatlandırma konusundaki süreçlerin 2022 yılında sonuçlanacağını öngörüyoruz. Sonuçlara göre Güney Kore'deki fabrikanın aynısının Türkiye'de de inşa edilmesi konusunda çalışmalara başlayacağız. Burada yapacağımız tesiste Güney Kore’deki firmayla know-how paylaşımı da olacak. Ürünlerin know-how ve teknoloji transferi Güney Kore’den Türkiye’ye yapılacak" dedi. “En fazla projeye sahip 2’nci şirketiz” Elay, her yıl cirolarının yaklaşık yüzde 6’lık kısmını Ar-Ge çalışmalarına ayırdıklarını ifade etti. Yakın zamanda yayınlanan ‘Türkiye Ar-Ge 250’ raporunda önemli bir başarı elde ettiklerine dikkat çeken Elay, “İlaç sektöründe faaliyet gösteren onlarca firma arasında en fazla Ar-Ge harcaması yapan 12’nci şirketiz. Proje sayısı bakımından da en fazla proje sayısına sahip sekizinci üreticiyiz. Yakaladığımız ivmeyi üzerine koyarak artırmayı amaçlıyoruz” dedi. Kurulacak fabrikanın biyoteknolojik ilaç ithalatına panzehir olacağını anlatan Elay, "Bu alanda pasta giderek büyüyor biz de bu alandaki dışa bağımlılığımızı azaltmak adına böyle bir yatırımı devreye almak istiyoruz" şeklinde konuştu. Elay, "Sektörde katma değerli ürünlerin daha fazla yer alması adına üniversite- sanayi iş birliklerinin yaygınlaştırılarak daha fazla artırılması gerekiyor. Türkiye biyoteknolojik ilaç üretimi konusunda gerekli altyapıya sahip. Ayrıca diğer ilaçların üretimi konusunda dünyada önemli bir yerde bulunuyoruz. Doğru koordinasyon Türkiye’yi ilaç sektöründe daha ileri bir noktaya taşıyacak" değerlendirmesinde bulundu. Elay, geliştirilecek biyoteknolojik ilaçların satış ve pazarlama faaliyetlerinin ise 36 ülkede kendileri tarafından yapılacağını bildirdi. Çin'e ihracat hazırlığı Sektördeki işbirliklerini artırma konusunda çalışmalarının devam ettiğini kaydeden Fatih Elay,"Global bir firma ile ürün geliştirme konusunda çalışma yapacağız. Bununla ilgili görüşmeler yapıldı. Geliştireceğimiz ürünler konvasiyonel ilaçlar konusunda olacak. Ayrıca Avrupa’daki faaliyetlerimizi de artırıyoruz. Yakın zamanda damar yolları konusunda geliştirdiğimiz bir ilaç da Çin pazarında olacak" diye konuştu. Santa Farma, MEALİS ile işbirliğine gitti Santa Farma, Türkiye’nin önemli yerli ilaç sanayicilerinden. 75’inci yılına giren şirket, Kocaeli’nin Dilovası ilçesinde 150 milyon Euro’luk yatırımla faaliyete geçirdiği 43 bin metrekare kapalı alana sahip üretim tesisini 5 yıl önce sağlık sektörünün hizmetine sunmuştu. Santa Farma, geçtiğimiz günlerde önemli bir satış anlaşması imzaladı. Şirket, MEALIS Ortadoğu Yaşam Bilimleri ile yapmış olduğu stratejik işbirliği anlaşmasıyla, kadınlarda orta dereceli ve şiddetli stres tip idrar kaçırma tedavisinde kullanılan duloksetin hidroklorür etkin maddeli ilacın satış, pazarlama ve dağıtım haklarını MEALIS’e devretti. Yıllık tek vardiyada 150 milyon kutu üretim kapasitesine, EU-GMP, TR-GMP ve Ürdün GMP sertifikalarına sahip şirketin Kocaeli tesisinde, Santa Farma ürünlerinin yanı sıra yurtdışından ürün ithal edilmekte olan global ve yerli ilaç firmalarına üretim desteği veriliyor. Acıbadem, sağlık yönetim sisteminin kullanım hakkını Parkway Pantai'ye sattı Acıbadem'in geliştirdiği sağlık yönetim platformu Cerebral Plus’ın lisans kullanım hakkı 21 milyon dolar karşılığında Singapur merkezli Parkway Pantai Limited’e (PPL) satıldı. Malezya, Singapur, Çin, Hong Kong, Hindistan ve Brunei’de 50’den fazla hastanesi bulunan PPL, tüm hastane ve tıp merkezlerinde Cerebral Plus’ı kullanmayı hedefliyor. Önümüzdeki 5 yıl içinde kurulum ve bakım destek gelirleri ile birlikte toplam gelirin 100 milyon doları bulacağı öngörülüyor. Proje kapsamında yazılımın kullanılması için Malezya’daki 17 hastanede kurulum çalışmalarına başlandı. Parkway Pantai Limited ile yapılan satış ve anlaşma aynı zamanda Acıbadem Sağlık Grubu’nun 30 yıllık emeğinin ürünü Cerebral Plus’ın global bir yazılım oyuncusu olması bakımından da büyük önem taşıyor. Cerebral Plus’ın çok sayıda dil olanağı sunması ve Avrupa, Balkanlar, Ortadoğu, Uzak Asya gibi farklı coğrafyalarda kullanılması; yeni jenerasyon ve entegre dijital platform seçeneği olma yolunda öne çıkıyor. Kaynak : Basın Bülteni

2020 Nobel Kimya Ödülü – Genetik Makas CRISPR-Cas9

2020 Nobel Kimya Ödülünü, DNA biçimlendirme araçlarını geliştiren iki bilim kadını kazandı. Emmanuelle Charpentier ve Jennifer Doudna, gen biçimlendirme teknolojisindeki çalışmalarıyla Nobel Kimya Ödülünü paylaşan ilk kadınlar oldu. Crispr-Cas9 adıyla bilinen "genetik makaslar" yaşayan hücrelerdeki DNA'larda belirli ve hassas değişiklikler yapmaya izin veriyor. İkili, 1 milyon 110 bin dolarlık para ödülünü de paylaşacak. Charpentier ve Doudna'nın geliştirdiği araç, hem temel bilim araştırmalarında kullanıla bilir hem de kalıtımsal hastalıkların tedavisinde kullanılabilir. Benlin'deki Max Planck Patojen Bilimi Birimi'nde çalışan Prof. Charpentier, ödülü kazandığını öğrendiğinde duygusal anlar yaşadığını söyledi. Chapentier, ödülü paylaşan ilk iki kadın bilim insanı olmaları konusunda ise "Umarım bu genç kızların bilim yoluna girişlerinde pozitif bir mesaj olur ve bilim yapan kadınların da araştırma alanlarında etkileri olabileceğini gösterebilir" dedi. Prof. Charpehtier Streptoccocus pyogenes adlı bakteri üzerine çalışmaları sırasında, tracrRNA adlı, daha önce bilinmeyen bir molekül keşfetti. Çalışmaları, tracrRNA'nın organizmanın bağışıklık sisteminin bir parçası olduğunu gösterdi. Crispr-Cas, genetik makaslar gibi DNA'larını kırparak, virüsleri silahsızlandırıyor. Charpentier, 2011'de çalışmasını yayımladıktan sonra, Berkeley Üniversitesi'nden Prof. Doudna'yla işbirliğine başladı. İkili, birlikte, bakterinin genetik makaslarını bir test tüpü içinde yeniden yarattılar. Kullanımının kolaylaşması için makasın moleküler yapısın basitleştirdiler. Bakteriyel makaslar, doğal formunda DNA'ları virüslerden ayırt edebiliyor. Ancak Charpantier ve Doudna, 2012'deki çalışmalarında, makasların herhangi bir yerde, herhangi bir DNA molekülünü kırpmak üzere, yeniden programlanabileceğini gösterdi. Crispr-Cas9 genetik makaslarının keşfinden bu yana, kullanımı patladı. Bu araçla çok sayıda bilimsel buluş yapılırken, tıpta da yeni kanser tedavilerinin klinik çalışmaları yapılıyor. Teknoloji, kalıtımsal hastalıkları tedavi etme vaadi de taşıyor. Şu anda milyonlarca kişiyi etkileyen orak hücreli aneminin tedavisi konusunda araştırmalar söz konusu. Ancak bazıları, gerekli kurallar uygulamaya girmeden Crispr'ın "tasarım bebekler" yatarılmasında kullanılabileceğinden kaygılı. Genetiğiyle oynanmış çocuklar, büyüyüp kendileri çocuk sahibi olduğunda genlerinde yapılan değişiklikler kuşaklar boyunca aktarılabiliyor bunun da insan nüfusu üzerinde kalıcı sonuçları olabilir. Bu çığır açan teknolojiye, ABD'de uzun süredir devam eden bir patent mücadelesi nedeniyle Nobel Ödülü verilmediği söyleniyordu. Patent savaşı, Berkeley Üniversitesi'ndeki Charpentier ve Doudna'nın grubuyla, MIT ve Harvard Broad Enstitüsü arasında. Anlaşmazlık konusu ise, Crispr tekniğinde ökaryotik hücrelerin kullanımıyla ilgili. İki kurum da, kendi uzmanlarının bu keşfi yaptığını iddia ediyor. Kaynak : BBC

Covid-19’u Daha Ağır Geçirmeye Neden Olan Genler Belirlendi

Tüm dünyayı etkileyen Covid-19 salgınının nedenleri ve tedavisine ilişkin çalışmalar devam ederken; bilim insanları hastalığın kimilerinde şiddetli kimilerinde hafif şekilde seyretmesine ilişkin nedenleri de araştırıyor. Salgının ilk günlerinde başlayan çalışmaların çoğunun yaz aylarında sonuç vereceğini belirten Moleküler Biyoloji ve Genetik Uzmanı Doç. Dr. Korkut Ulucan, “Son yapılan bir çalışma, bazı insanların hastalığı daha şiddetli geçirmesinin nedeninin genlerle ilgili olduğunu ortaya koydu” dedi. Hastalığın Şiddetinde Genler Etkili Covid-19’un ülkemizde ve dünyada her ne kadar hızı kesiliyor gibi gözükse de yayılmaya devam ettiğine işaret eden Doç. Dr. Korkut Ulucan, “Bazı ülkeler başarılı hamlelerin sonucunda hastalığı kontrol altına almış olarak gözüküyor, bazı ülkelerde ise normalleşme sonrasında sayılarda artışlar olabiliyor. Her geçen gün yeni bilgiler elde etmeye devam ediyoruz. Son yapılan bir çalışma, bazı insanların hastalığı şiddetli geçirmesinin nedeninin genlerimiz olduğunu ortaya koydu. Tabii ki bu bilgi beraberinde tartışmaları da getirdi” dedi. Salgın Yeni tartışmalara Yol Açacak   Covid-19 ile ilgili her gün yeni bilgiler öğrendiklerini ve öğrenmeye devam edeceklerini belirten Ulucan, “Çalışmalar hızla devam ediyor ve sonuçları olgunlaşmaya başlıyor. Hastalığın ortaya çıkması ile başlayan çalışmaların çoğu yaz aylarında ilk sonuçlarını verecek. Koronavirüs, özellikle yaz aylarında tedavi, aşı ve genetik üzerinden tartışılacak gibi görünüyor. Şu ana kadar yapılan çalışmaların çoğu ya virüsün genetik materyali üzerineydi ya da insan genlerinden bazı spesifik genler üzerineydi. Ancak daha geniş verili ve total genomu kapsayan çalışma verileri henüz elimizde yoktu. Bu çalışmaların anlamlı olabilmesi için belli sayıda hasta olan ve olmayan bireylerin iyi sınıflandırılması ve daha sonrasında GWAS gibi uygun genetik metodoloji ile genetik taramaların yapılması gerekiyordu” dedi. Covid-19'un Şiddetini Bir Gendeki Farklılık Belirliyor   Hastalığın şiddeti ile insanlardaki 3’ncü kromozomun özel bir bölgesinin ilişkili olduğunun belirtildiğini söyleyen Doç. Dr. Korkut Ulucan, “Artık hepimiz biliyoruz ki SARS – COV2 hücrelere ACE2 reseptör yolu ile giriyor. Tabii bu reseptörlere yardım eden bazı farklı reseptörler de mevcut. Bunlardan biri 3’ncü kromozomun hastalık ile ilişki kurulan bölgesinde yer alan ve bazı amino asitleri taşımasında rol alan SLC6A20 reseptörünü kodlayan gen. Bu gendeki bazı farklılıkların, hastalığın daha şiddetli geçirilmesi ile ilişkili olduğu belirlendi. Bu reseptör, kalsiyum ve klor minerallerine bağımlı çalışan bir molekül ve belki de hastalığın neden hipertansiyon hastalarında daha şiddetli olduğunu da açıklayabilir. Aynı bölgede bulunan ve hastalık ile ilişkilendirilen genler, bağışıklık sistemimizin önemli üyelerinden olan T hücrelerinin virüslerle karşılaştıklarında farklılaşmalarına neden olan genler. Bu genler üzerinde bulunan varyasyonlar, hastalığın şiddetli geçirilmesi ile ilişkili bulundu” dedi. Veriler Artık Daha Net   GWAS çalışmaları ile tek seferde birçok genetik varyant analiz edildiğini ifade eden Ulucan, “Genomumuz bölümler halinde değil total olarak analiz edilir. Nisan ayının sonu ve Mayıs ayının başında başlanan bu çalışmalar sonuçlarını vermeye başladı ama genetik çalışmaların sonuçları zaman alabiliyor. Hastalığın ilk gününden beri insan genlerinin bu hastalığa olan katkısının sınırlarını tahmin edebiliyorduk ama elimizde kesin kanıtlar yoktu. Şimdiki veriler ile çok daha net yaklaşımlarda bulunabiliyoruz. Bu çalışmalar tedavinin yönüne etkide bulunabiliyor” dedi. Yapılacak Çalışmalar Yol Gösterecek Doç. Dr. Korkut Ulucan, bu konuda birçok haber ve çalışma sonuçları görüleceğini belirterek “Artık elimizdeki veriler birikmeye başladı. Bu veriler ne kadar farklı popülasyonlardan gelirse o kadar değerlidir. Bu çalışmaların sonuçları tedavi, aşı çalışmaları ve hastalığın önlenmesi ile ilgili çok değerli bilgiler verecek” dedi. Kaynak :Form Sante

Japonya'da İlk Kez IPS Kök Hücreler Kalp Ameliyatında Kullanıldı

Japonya'nın Osaka Üniversitesi’nde bir ekip "indüklenmiş pluripotent kök hücreleri" ile (iPS) dünyanın ilk kalp kası dokusu naklini gerçekleştirdi.Çalışmanın başındaki isim Profesör Yoshiki Sawa bu yöntem sayesinde bazı ameliyatlarda komple bir kalp nakli gerekmeyeceğini ifade etti. Pazartesi günü yapılan ilk klinik deneme önemli kalp yetmezliği olan bir hastanın tedavisinde kullanıldı. Operasyonun sonuçlarının olumlu olması takdirde yeni hastalar için bu yöntem kullanılacak.Deneysel tedavi, kalp kaslarının pıhtılaşmış arterler nedeniyle yeterli kan almayan "iskemik kardiyomiyopatili" 10 hastaya uygulanacak. Söz konusu deneme çalışmalarında, iPS kök hücrelerden yapılan bir kalp kası dokusu kalbin etkilenen bölgelerine naklediliyor. Böylece komple kalp nakline ihtiyaç duyulmadan hasta kalp tedavi ediliyor.Tokyo'daki Keio Üniversitesi'nden bir başka ekip, dilate kardiyomiyopati adı verilen bir kalp rahatsızlığını tedavi etmek için iPS hücrelerinden yapılan kalp kası dokusu nakletmeyi planlıyor. IPS'leri geliştiren bilim insanına Nobel Tıp Ödülü verilmişti İndüklenmiş pluripotent kök hücreler (iPS) ilk kez Japonya'nın Kyoto Üniversitesinden Şinya Yamanaka tarafından geliştirilmişti. Yamanaka bu önemli keşfinden dolayı 2012'de Nobel Tıp Ödülü’ne layık görülmüştü. Kaynak : EuroNews

Bilim İnsanları Yüzde Dördü İnsan Olan Fare Üretti

Amerika Birleşik Devletleri'nin New York eyaletinde yürütülen bir araştırmada yüzde 4'ü insan olan bir fare üretildi. Bu çalışma şimdiye kadar en yüksek oranda insan hücresi içeren fare olması sebebiyle bilim araştırmaları açısından bir ilki oluşturuyor. Buffalo Üniversitesi ve Roswell Kanser Enstitüsü tarafından yürütülen çalışmada henüz embriyo halindeki fareye insana ait kök hücresi enjekte edildi. İki hafta sonra doğan farelerden birinin yüzde 4 insan hücresi taşıdığı anlaşıldı. Araştırmada bilim insanları kök hücre gelişiminin bir süreliğine önüne geçen bir proteinden yararlandı. Kök hücreye yerleştirilen bu proteinin yaklaşık üç saat kadar doğal halinin bozulmasını önlediğini keşfeden bilim insanları, bu sayede kök hücreyi başka bir dokuyla yeniden bir araya getirdi. Daha sonra farenin embriyosuna yerleştirilen bu kök hücreler iki hafta süreyle gelişime bırakıldı. İki hafta sonra yapılan incelemelerde gelişmekte olan karaciğer, beyin, gözler, kalp, damar ve kemik iliğinde insan hücresi bulundu. Embriyoların DNA'sı incelendiğinde gelişen dokulardaki insan hücresi oranının yüzde 1 ile yüzde 4 arasında olduğu tespit edildi. Etik tartışmalar Bu gelişme özellikle gelecekte genetiği değiştirilmiş embriyo üretimi açısından büyük bir ilerleme olarak değerlendiriliyor. Bu araştırmalar sayesinde hayvanlarda insan organlarının üretilmesinin mümkün hale gelmesi ile organ yetmezliği gibi birçok tıbbi soruna çare sunulabileceğine dikkat çekiliyor. Ancak bilim insanları bu tür araştırmalar için deneylerin tekrar tekrar kanıtlanması gerektiğinin altını çiziyor. Bilimsel Science Advances dergisinde yayımlanan bu araştırmada insan hücresi içeren dokuların kalıtımsal aktarımda rol oynayan yumurta ya da sperm gibi dokulara geçmemiş olması etik bazı endişeleri şimdilik giderdi. İki farklı tür barındıran canlının çoğalmasına dair etik sorular ve canlıların genlerinin değiştirilerek doğal yapısının bozulması konusunda inanca dayalı eleştiriler bu tür araştırmalar için sıklıkla dile getiriliyor. Geçtiğimiz aralık ayında Çinli araştırmacılar sinomolgus maymunları hücrelerinin genetiğini değiştirerek iki maymun-domuz üretmiş ancak hayvanlar en fazla bir hafta hayatta kalabilmişti. Bu çalışmaların en önemli adımı kabul edilen 1984 yılındaki araştırmada ise üretilen koyun-keçi yetişkin olarak hayatını sürdürmüştü. Kaynak : EuroNews

GTÜ Biyoteknoloji Enstitüsü Covid-19 Hızlı Tanı Kiti için Çalışmaya Başladı

Gebze Teknik Üniversitesi (GTÜ) Biyoteknoloji Enstitüsü Müdürü, Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Işıl Kurnaz, yeni tip koronavirüsle (Kovid-19) mücadele kapsamında özel sektör ve üniversitelerle kurdukları konsorsiyumlarla 2 farklı "hızlı tanı kiti" üretilmesi için çalışmalara başladıklarını söyledi. Kurnaz, AA muhabirine yaptığı açıklamada, salgın nedeniyle birçok kişinin uzaktan çalışma, yarı zamanlı ya da kısmi çalışma gibi alternatiflerle iş hayatından kopmamaya çalıştığını belirtti. Vatandaşların, mümkün olduğunca dışarı çıkmamaya gayret ettiğini anlatan Kurnaz, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye'de de her alanda bir seferberlik başlatıldığını vurguladı. Kurnaz, dünya tarihinde ilk defa görülen bir süreç yaşandığına işaret ederek, şu anda bütün bilim dünyasının, mevcut çalışmalarını bir kenara bırakarak bu konuya odaklandığını kaydetti. GTÜ'nün sivil bir biyoteknoloji platformu inisiyatifinde ve İstanbul Sağlık Enstitüsü kümelenmesinin içinde yer aldığını bildiren Kurnaz, bu oluşumlardan tanıdıkları, tanı kiti üreten firmalarla iş birliği yaptıklarını dile getirdi. Kurnaz, kısa zamanda çok fazla insana test yapılması ve aşı üretilmesi gerektiğini aktararak, GTÜ olarak tüm imkanlarını, diğer firma ve üniversitelere destek vermek üzere yoğunlaştırdıklarını bildirdi. - "Hedefimiz süreyi daha da kısaltmak" Prof. Dr. Kurnaz, bu alanda hazırladıkları bir projeyi Türkiye Sağlık Enstitüleri Başkanlığına (TÜSEB) sunacaklarını vurgulayarak, şunları söyledi: "Sentromer firması ve RTA/A1 Life Sciences, zaten tanı kitleri üreten firmalar. Hatta RTA Laboratuvarları, Kovid-19 teşhisi için moleküler tabanlı tanı kiti geliştirdi. Mevcut kit, 3 saat içinde sonuç veriyor. Bizim hedefimiz, bu süreyi daha da kısaltmak. Bu konsorsiyumdaki amacımız, mümkünse PCR cihazına gerek duymadan ama virüsün genetik materyalini hızlı bir şekilde tanımlamaya yarayacak bir sistem geliştirebilmek. Biliyorsunuz PCR temelli tanılar, daha yüksek hassasiyetli, daha doğru çözüm veriyor fakat yüksek maliyetli cihazlar gerektiriyor ve bu her yerde yok. Virüsün kendi materyallerini çıkartmak ve saflaştırmak gerekiyor, bundan sonra PCR aşamasına geçebiliyorsunuz. Bunlar da zaman ve sağlık personeli için risk artıyor demek. Dolayısıyla bu ikisini de bir arada yapabilecek ve bu süreyi kısaltabilecek bir sistem geliştirmeye çalışıyoruz. Şu anda firma çalışmalara başladı, tasarımda bizim de katkımız var. TUSEB'e sunacağımız projenin prototipi, şu anda çalışılmakta. Bir taraftan da projeyi yazıyoruz. Çok hızlı bir şekilde üretime geçebilmeyi de umuyoruz." - "Projeyi yazarken, yurt dışından talep geldi" Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesinden Doç. Dr. Sadullah Öztürk'ün inisiyatifiyle başladıkları diğer bir projeyi ise TÜBİTAK'a sunacaklarını dile getiren Kurnaz, "Bu projede ise virüsün materyalleri üzerinden değil de yüzeyindeki proteinler üzerinden ama antikor kullanmayan, bu yüzey proteininin bağlanabilecek bir kit üzerinden ilerliyoruz ve bir sistem geliştirmeye çalışıyoruz." şeklinde konuştu. Projenin 9 ay olarak planlandığını ancak çok daha önce çıkmasını umut ettiklerini söyleyer Kurnaz, "Çok ilginç bir şekilde biz bu projeyi yazarken, yurt dışından talep geldi. 'Biz de satın alabilir miyiz?' dediler. Tüm dünyada böyle bir ihtiyaç söz konusu. Konsorsiyumlarda tüm dünya ile bilgi alışverişi yapıyoruz. Projelerin bazı detaylarında, püf noktalarında ticari sır var ama şu anda esas önemli olan 'hayatta kalma mücadelesi' diye bakıyoruz." değerlendirmesinde bulundu. Kurnaz, bu projede Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi, Bezmi Alem Vakıf Üniversitesi, İzmir Biyotıp ve Genom Merkezinde (İBG), İzmir Katip Çelebi Üniversitesi ve Yıldız Teknik Üniversitesi ile birlikte çalıştıklarını kaydederek, hızlı tanı kiti projeleriyle Kovid-19 ile mücadele çalışmalarına katkı sağlamayı amaçladıklarını bildirdi. - "Yerli ve milli üretimle kendi kendimize yetebileceğiz" Kurnaz, bütün dünyanın bu kitlerin peşinde olduğunu vurgulayarak, sonuçta her ülkenin kendi ürettiği tanı kitini öncelikle kendi memleketinde kullanmaya çalıştığına dikkati çekti. Böyle bir arz talep dengesinin söz konusu olduğunu ve yüksek hassasiyetle hızlı tanı yapabilmenin çok önemli olduğunu aktaran Kurnaz, sözlerini şöyle tamamladı: "Ama 'kendi kendimize yetmek' şu an her ülke gibi Türkiye açısından da çok kritik bir durum çünkü zaman gelecek tanı kiti bulamayacağız, hatta yapmak için de ham maddeye ihtiyacımız olacak. Tanı kiti açısından, vaka sayıları arttıkça bütün dünyada bir ham madde sıkıntısı başlayacak. Dolayısıyla biz bunu ne kadar yerli ve milli üretebilirsek, hatta ham maddesini kendimiz tedarik edip, yurt içi üretimini sağlayabilirsek, o kadar bu konuda kendi kendimize yetebileceğiz. Bu en az tanı süresi kadar önemli. Kendi kendine yetebilme, çok yakın bir vadede zaruri ihtiyaç olacak."  

Türk Bilim İnsanı Koronavirüsü İzole Etmeyi Başardı

Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi Viroloji Anabilim Dalı Başkanı ve Ankara Üniversitesi Biyoteknoloji Enstitüsü Direktörü Prof. Dr. Aykut Özkul, koronavirüse karşı (Covid-19) serum, aşı ve ilaç üretmenin ilk adımı olan SARS-COV-2 virüsünün izolasyonunu başardıklarını açıkladı. Koronavirüs dünyanın dört bir yanını etkilemeye devam ederken bilim insanları tarafından virüse karşı çalışmalar gerçekleştiriliyor. Bu konuda bir güzel haber de Ankara’dan geldi. Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi Viroloji Anabilim Dalı Başkanı ve Ankara Üniversitesi Biyoteknoloji Enstitüsü Direktörü Prof. Dr. Aykut Özkul, koronavirüse karşı (Covid-19) serum, aşı ve ilaç üretmenin ilk adımı olan SARS-COV-2 virüsünün izolasyonunu başardıklarını açıkladı. Türk Veteriner Hekimleri Birliği'nden Prof. Dr. Aykut Özkul için tebrik ve teşekkür mesajı paylaşıldı. Türk Veteriner Hekimleri Birliği Merkez Konseyi, "Son derece önemli ve sevindirici çalışmasından dolayı Sayın Hocamızı ve ekibini kutluyor, teşekkür ediyor, bundan sonraki süreçte başarılar diliyoruz" açıklamasında bulundu.

Mikrobiyom Bilimi ve Yapay Zeka Teknolojisi ile Kişiye Özel Beslenme Rehberi Hazırladılar

Enbiosis isimli firma son yıllarda gelişim gösteren mikrobiyom biliminden ve yapay zeka teknolojisinden yararlanarak kişiye özel beslenme rehberi sunuyor. Tüketicinin evine özel bir kutu içinde gönderilen kit ile kişi gaita örneğini özel bir tüpe koyuyor ve laboratuvara analizlerin yapılması için gönderiyor. Laboratuvar sonuçları tamamen yerli ve özgün yapay sinir ağları ile destekli yapay zeka algoritmasında işlenerek numune sahibinin bünyesine uygun bir diyet listesine dönüşüyor. Mikrobiyom teknolojisi Dünya’da son dönemde yaygınlaşan kişisel sağlık çalışmalarında oldukça önemli bir yer teşkil ediyor. Enbiosis Yönetim Kurulu Başkanı Ömer Özkan, kişiye özgü sağlık ve kişiye özgü ilaç konularının sağlık teknolojisi alanının en önemli unsurları olduğunu ve bu konuda yapılan Ar-Ge çalışmalarının çok önemli olduğunu belirterek: “Projemizi, kişisel beslenme sonrasında, kişisel probiyotik, kişisel tanı ve kişisel tedavi süreçlerine doğru genişletmek istiyoruz” dedi.   MİKROBİYOM TEKNOLOJİSİ Bilkent Üniversitesi Endüstri Mühendisliği mezunu olan Özkan, iş hayatına solar teknoloji alanındaki yatırımlarıyla başlamış daha sonra mikrobiyom üzerine ABD’de  ilk çalışma ekiplerinde yer almış Dr. Öğr. Üyesi Ufuk Nalbantoğlu ve Avustralya’da erken dönem mikrobiyom çalışmalarına katılmış Dr. Öğr. Üyesi Aycan Gündoğdu  ile birlikte Enbiosis’in kuruluşunu gerçekleştirmiş. Halen Genom ve Kök Hücre Araştırma Merkezi’nde görev yapan iki öğretim üyesi mevcut çalışmalarıyla kişisel tedaviye kadar uzanacak mikrobiyom teknolojisini yapay zeka teknolojisiyle birleştirerek ülkemizin sağlık teknolojilerine katkıda bulunmayı hedeflediklerini belirttiler. Probiyotik konusunda toplumda doğru bilenen yanlışların çok olduğunu belirten Dr. Öğr. Üyesi Aycan Gündoğan, “Laboratuvar çalışmalarımızda herkes için tek bir probiyotik içeriğinin faydalı olmayacağı, bunun yerine kişisel probiyotik çıkartılmasının doğru olduğunu gözlemliyoruz” dedi. Mikrobiyom enformatiği ve yapay zeka konusunda ABD’de doktora ve sonrasında 10 yıl çalışmalar yürüten Dr. Öğr. Üyesi Ufuk Nalbantoğlu ise kullandıkları özgün yapay sinir ağları ile dünyada bu konuda çalışma yapan üç diğer firmadan da ayrıştıklarını vurguluyor. Mikrobiyom çalışmalarını daha sonra Hacettepe Üniversitesi, Beslenme ve Diyetetik Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Zehra Büyüktuncer Demirel ve doktora öğrencilerinden oluşan ekibiyle birlikte besin kompenentleri ile birleştirerek Enbiosis kişisel diyet ürünlerini 2019 Ağustos ayında çıkarttıklarını belirten Ömer Özkan, “Ülkemizde doğru işbirliği ve motivasyonla sağlık teknolojileri ve yapay zeka alanında çok daha büyük başarılar elde edileceğine inanıyorum” dedi. Kaynak: Capital

Kapadokya Teknopark, Litvanya Cumhuriyeti Türkiye Büyükelçiliği İle Yeni Projeye Başlıyor

Litvanya Kalkınma Ajansı ile birlikte yürütülen ″Strengthening the Collaboration between Higher Education and Business World: Sharing the Expriences″ isimli projeyi başarıyla tamamlayan Kapadokya Teknopark uluslararası işbirliklerine devam ediyor. 27 Şubat 2020 tarihinde Kapadokya Teknopark Genel Müdürü Doç. Dr. Metin Duyar, Genel Müdür Yardımcısı Dr. Öğr. Üyesi Cevahir ALTINKAYNAK ve Dr. Öğr. Üyesi Kubilay ATİK tarafından Litvanya Cumhuriyeti Ankara Büyükelçiliği’nde işbirliği toplantısı gerçekleştirdi. Litvanya Ankara Büyükelçiliği Müşaviri Vaida STANKEVIČIENĖ başkanlığında  yapılan toplantıda, iki ülke arasında nitelikli iş ilişkilerini arttırmaya yönelik modeller görüşülerek, ortak başlıklar tespit edildi. Yapılan görüşme sonucunda, Kapadokya Teknopark ile Litvanya Cumhuriyeti Türkiye Büyükelçiliği arasında ''Tarımsal Biyoteknoloji Ürünleri ve Yardımcı Endüstriyel Malzemelerin Üretiminde Ortak İşbirliği Modellerinin Geliştirilmesi”  isimli projeye  başlanmasına  karar verildi. Tarımsal biyoteknoloji alanında Türkiye’nin zengin gen kaynaklarına sahip olması nedeniyle iki ülke arasında  işbirliği yapılmasının avantajlı görüldüğü toplantıda; bu alanda değişen ve gelişen pazar şartlarına göre yüksek verimli genotipe sahip, stres koşullarına dayanıklı tarımsal biyoteknolojik ürünlerin gelişimi ve bu gelişim sırasında uygulanması gereken süreçler hakkında  ortak kararlar alındı. Tarımsal biyoteknolojik ürünlerin üretilmesi aşamasında üretim öncesi ve sonrasında gerekli olan moleküler ve biyolojik hastalıkların diagnostik amaçlı laboratuvar/klinik testlerinin yapılması  ve sonraki aşamada kullanılacak antikor/antijen temelli teşhis kitleri, hücre kültür ve ELISA sistemleri gibi yardımcı endüstriyel malzemelerin kullanımı ve üretimi hakkında ortak projeye başlanmasına karar verildi.  

Ulusal Genom Veri Merkezinin İlk Bölümü Ocak Ayında Açılacak

TÜSEB Genel Sekreteri Prof. Dr. Hasan Türkez, "Türkiye Genom Projesi" kapsamında elde edilecek devasa bilgilerin yine Türkiye'nin ilk ulusal veri merkezine geleceğini belirterek "Veri merkezimizin ilk bölümü ocak ayından itibaren kullanıma açacağız" dedi. Cumhurbaşkanlığı himayesinde, Sağlık Bakanlığının ev sahipliğinde, Türkiye Sağlık Enstitüleri Başkanlığının (TÜSEB) bilimsel desteğiyle gerçekleştirilen 6. Türk Tıp Dünyası Kurultayında AA muhabirinin sorularını yanıtlayan TÜSEB Genel Sekreteri Prof. Dr. Hasan Türkez, Türkiye'nin ilaç, tıbbi cihaz, aşı konusunda kendisini geliştirmek zorunda olduğunu belirtti.  Türkez, Türkiye'de yerlileşme ve millileşmeyi sağlayabilecek sağlık Ar-Ge vizyonunu oluşturduklarını dile getirerek, buna ilişkin bilgi verdi. Prof. Dr. Türkez, "Sağlık Ar-Ge vizyonunun ana omurgasını bireysel tıp projeleri, bireysel ve dönüşümsel tıp uygulamaları oluşturuyor. Çünkü biz şu anda özellikle kullanmış olduğumuz pek çok sağlık teknolojisi ürünü Batı toplumlarının genetik yapılarına göre koordine edilmiş." dedi. Türkez, şunları kaydetti: "Şu anda Anadolu gibi yerleşik bir medeniyetin genetik profili, haritalaması net olarak yapılmış değil. Biz bu projeyle ilk kez Anadolumuzun genetik haritalamasını yaparak, buradan yola çıkarak özellikle Türkiye'de görülen hastalıklarda bize özgü kullanılabilecek ilaç, tanı kiti ve bilhassa yine terapötik aşı geliştirme süreçlerinde kullanılabilecek kritik bilgiyi bireysel ve dönüşümsel tıp başlığı altında elde edeceğiz. Sonra burada elde edeceğimiz bilgileri analiz edecek ulusal ekiplerde eksikliğimizi gördüğümüz için ikinci projemiz stratejik Ar-Ge destek projeleriydi. Bu projeler kapsamında da özellikle sistem ve yapısal biyolojisi alanlarında uzman yetiştirmek adına proje çağrısına çıktık. Çünkü kapsamı genişletilen ve 5 ulusal proje niteliğindeki tek bir projeye Türkiye Genom Projesi diyoruz ki dev bir proje. Şu anda 27 farklı üniversite ve devlet kuruluşu yer alıyor projede. Bölgelere dağılımı hemen hemen homojen. Büyük bir ağırlığı da yüzde 96'sı devlet ve vakıf üniversitelerinden oluşuyor." "Analizleri yapacak ekipleri de TÜSEB yetiştirecek" Proje kapsamında elde edilecek büyük datanın analizini yapacak ekipleri de TÜSEB'in yetiştirdiğini, bununla ilgili de çağrılarının olduğunu dile getiren Türkez, üçüncü etapta da elde edilecek dokuların saklanacağı ilk ulusal biyobankayı Ankara'da kuracaklarını anlattı. Prof. Dr. Türkez, "Türkiye Genom Projesi kapsamında elde edilecek bilgilerin analiz edileceği merkezleri omik merkezi olarak oluşturduk, ekipleri de buraya kanalize edeceğiz. Analizlerden elde edilecek devasa bilgiler yine Türkiye'nin ilk ulusal veri merkezine gelecek. 30 bin genom büyüklüğündeki veri merkezimizin ilk bölümü ocak ayından itibaren kullanıma açacağız. Dünyada Türkiye Genom Projesi kapsamındaki bir proje henüz yapılmamıştır. Bu kapsamda ve bu büyüklükte bir proje söz konusu değildir. Bizim projemizin standartları dünya standartlarından asla geri değildir. Dünya standartlarının en uç noktasında geldiği teknikleri biz kullanıyoruz. Bu proje tamamıyla ulusal stratejiye bağlıdır, herhangi bir firma, herhangi bir aracı söz konusu olmayıp tamamiyle kendi insan gücümüz ve kaynağımızla yürütülecek olan yerli ve milli bir projedir." değerlendirmesinde bulundu.  "Türkiye bu konuda iyi bir ekosistemde" Hasan Türkez, "Biz 3 yıl içinde bu verilerden ürünleri masaya koyabileceğiz. Biz Cumhuriyetimizin 100. yılında genom projesinde 12 bin 500 hedefini rahatlıkla bitireceğiz, bunu da 2 katına çıkarmayı planlıyoruz." ifadelerini kullandı. Türkiye'de aşıda, ilaçta ve tıbbi cihazda uygulamalı iş birliği çağrısına çıktıklarını dile getiren Türkez, ürünlere devlet desteği ve fonu sağlayarak ürünleri bir an önce sağlık sistemine entegre etmeyi planladıklarını kaydetti. "Türkiye bu konuda iyi bir ekosistemde. Çünkü Cumhurbaşkanlığımız 11. Kalkınma Planı'nda bu konuyu net tanımladı." diyen Türkez, sağlıkta yerlileşme vizyonununun devlet politikası haline geldiğini vurguladı. Türkez, "Bakanlığımız bunu vizyon edindi, TÜSEB'in ekibi de bunu yapacak güçte. Biz ekibimize ve kurumumuza inanıyoruz. Ülkemiz de inansın. 2023'te, bunlar zor ve aşılmaz konular değil. Bizim de yerli tanı kitimiz olacak, yerli cihazlarımız olacak. En kısa zamanda gerek teknoloji transferi gerekse Ar-Ge yoluyla milli ve yerli aşılarımızı da en kısa zamanda kimisi 3, kimisi 4 yıl sonra. Bunların takvimlerini çalışıyoruz. 2023 yılında mutlaka yerli aşılarımızı kullanabilir halde olacağız. Bunun sözünü verebiliriz." Kaynak : AA

Biyoteknolojik ilaç üretimi için iş birliği

Türkiye’nin sağlık alanında ilk tematik araştırma merkezi İzmir Biyotıp ve Genom Merkezi (İBG) bilim ve teknoloji şirketi Merck, biyoteknolojik ilaçların üretimi konusunda bir iş birliği anlaşması imzaladı.   İzmir Biyotıp ve Genom Merkezi (İBG) Müdürü Prof. Dr. Mehmet Öztürk ve Merck Türkiye Genel Müdürü Şehram Zayer tarafından imzalanan anlaşma kapsamında biyoteknolojik alanda ilaç geliştirmek için özel laboratuvar altyapısının uygun şartlarda sağlanması, biyoteknolojik ürünlerde yerli üretimin desteklenmesi, biyoteknolojik ilaç geliştirme süreçlerinde teknik bilgi paylaşımı, insan gücü yetiştirmek için gerekli eğitimlerin verilmesi amaçlanıyor. HÜCRE TEKNOLOJİSİ DESTEĞİ Biyoteknolojik ürünlerin üretim sürecinde yüksek verimli hücreler hayati öneme sahip. İş birliği çerçevesinde Merck bu tür hücre teknolojilerinin sağlanması için İBG’ye teknik altyapı ve bilgi transferi sunacak. Üretim aşamasında ürün kalitesini doğrudan belirleyen her türlü arındırma ve saflaştırma işlemine de Merck tarafından destek verilecek.  

E-bülten için aşağıdaki bilgileri doldurmanız yeterli.

Giriş Yap

Şifremi Unuttum Kayıt Ol

Kayıt Ol

Şifremi Unuttum