Biyoteknoloji

Boğaziçi Üniversitesite'sinden Milli Aşı için Önemli Adım

Boğaziçi Üniversitesi, Prof. Dr. Nesrin Özören tarafından geliştirilen ve halihazırda Koronavirüs aşısı için kullanılması yönünde çalışmaları sürdürülen “mikro-kürecik” teknolojisiyle ilgili patentlerini Vaccizone firmasına lisansladı. Buna göre Boğaziçi Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü Başkanı Prof. Dr. Nesrin Özören tarafından 2020’de kurulan start-up firma, biyoteknoloji çalışmalarını geliştirerek, ürünleştirme süreçlerini yürütecek. Boğaziçi Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü Başkanı Prof. Dr. Nesrin Özören ve ekibinin yaklaşık bir yıldır üzerinde çalıştığı Koronavirüs aşısı çalışmaları kapsamında -dünyada bir ilk olarak- Prof. Özören tarafından geliştirilen "mikro-kürecik" teknolojisi kullanılıyor. Teknoloji, aşıların 30 gün boyunca oda sıcaklığında bozulmadan, dirençli bir şekilde etkinliklerini korumalarını sağlıyor ve soğuk zincir ihtiyacını ortadan kaldırıyor. Boğaziçi Üniversitesi Teknoloji Transfer Ofisi A.Ş.'nin koordinasyonunda yürütülen lisanslama süreci Boğaziçi Üniversitesi Rektörlüğünde gerçekleştirilen imza töreni ile resmi olarak tamamlandı. Lisans sayesinde Prof. Özören tarafından 2020'de kurulan Vaccizone firması bünyesinde yürütülecek çalışmalarla, 19 ülkede patentlenen mikro-kürecik teknolojisinden faydalanılarak dünya çapında ticarileştirme çalışmaları yürütülecek. Firmaya ayrıca yatırımcı Dr. Alper Türken ve Tuğrul Başar tarafından finansal kaynak sağlanması konusunda da anlaşıldı. Bu sayede teknolojinin ticarileşmesi yolundaki çalışmaların daha da hız kazanması amaçlanıyor. "TÜRKİYE İÇİN MODEL OLACAK" Boğaziçi Üniversitesi Rektörlük Konferans Salonu'nda yapılan imza töreninde konuşan Rektör Prof. Dr. Mehmed Özkan, sözleşmenin Türkiye için güzel bir model olacağını ümit ettiğini belirtti. Rektör Prof. Dr. Özkan, "Bu proje her şeyden önce insanlık adına faydalı. Bununla birlikte Prof. Dr. Nesrin Özören gibi hocalarımızın olması ve bu noktalara gelmesi de bizim için ayrı bir gurur kaynağı. Bunun Türkiye için çok güzel bir model olmasını ümit ediyoruz, çünkü üniversitemizdeki potansiyellerin çok daha büyük olduğuna inanıyoruz. Bunu ışık tutucu, yol açıcı bir adım olarak görüyoruz. Hayırlı olmasını temenni ediyorum," diye konuştu. "MİLLİ AŞI İÇİN ÖNEMLİ ADIM" Boğaziçi Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü öğretim üyesi ve Vaccizone Firması kurucusu Prof. Dr. Nesrin Özören ise mikro-kürecik patentlerinin firmaya lisanslanmasının çok önemli bir adım olduğunu dile getirerek sözlerini şöyle sürdürdü: "Kanser araştırmaları ve Koronavirüs aşısının geliştirilmesinde kullandığımız mikro-kürecik teknolojisi ABD, Avrupa ve Japonya olmak üzere dünya çapında patentlendi. Boğaziçi Üniversitesi'ne ait olan patent hakları, bu sözleşme sayesinde firmam Vaccizone'ye lisanslanmış oldu. Bu, 2020'de kurulan şirketim ve benim için hayallerimizin gerçekleşmesi anlamına geliyor. Bundan sonra patentli mikro-kürecik teknolojisi sayesinde başta Koronavirüs olmak üzere, grip ve kanser tedavileri için geliştireceğimiz yeni yöntemlerden elde edilecek gelirler firmamızın daha da gelişmesine olanak tanıyabilecek. Ayrıca Boğaziçi Üniversitesi de bu gelirden pay alacak." Vaccizone Yatırımcısı ve Yönetim Kurulu Üyesi Dr. Alper Türken ise milli aşı teknolojilerinin geliştirilmesinde firmanın çok önemli bir rol üstleneceğini belirterek, "Geçtiğimiz 30 yılda bilgi teknolojileri alanında yaşanan devrimin bir benzeri önümüzdeki 30 yılda biyoteknoloji alanında yaşanacak. Bu devrimin hayatlarımız üzerinde kapsamlı ve dönüştürücü bir etkisi olacak. Türkiye'nin bu alanda özgün teknoloji ve ürünler geliştirme kapasitesini bir an önce kazanması yaşamsal bir öncelik olmalı. Biyoteknoloji alanında ABD, AB, Çin ve Japonya tarafından onaylanmış ilk milli dörtlü patentin lisans hakkına sahip olan Vaccizone'un bu süreçte merkezi bir rol oynayacağına inanıyorum. Bu anlamlı girişimin bir parçası olmaktan mutluyum," dedi. ''TÜRKİYE İÇİN BİYOTEKNOLOJİDE GLOBAL OYUNCU OLMA ŞANSI'' Vaccizone Yatırımcısı ve Yönetim Kurulu Üyesi Tuğrul Başar da biyoteknoloji alanındaki iş birliğinin çığır açma potansiyeli olduğunun altını çizdi. Başar, “Vaccizone'u Türkiye'nin biyoteknoloji alanında global seviyede bir oyuncu olması için ülke olarak elimizdeki en büyük şans olarak değerlendiriyorum. Moleküler biyoloji alanında dünyanın sayılı bilim insanlarından Prof. Nesrin Özören'in liderliğinde, Türkiye'nin bilim yuvası Boğaziçi Üniversitesi'nin desteğiyle bir araya gelmiş olan ve ülkemizin en parlak zihinlerinden oluşan ekibimiz ve biyoteknoloji alanında çığır açma potansiyeli olan, triadik patent dahilinde korunan teknolojimizle bunu başarabileceğimize inanıyorum" diye konuştu. Kaynak : https://bogazicindebilim.boun.edu.tr/

Google DeepMind Biyoloji'nin En Büyük Gizemlerinden Birini Çözdü

Protein yapı tahmini yarışmasında bir yapay zeka ağı olan DeepMind, amino asit dizilimine bakarak protein 3 boyutlu şekillerinin belirlenmesini yüksek verimle başardı. Proteinlerin 3 boyutlu şekillerinin belirlenimi biyolojinin son 50 yıl içindeki en büyük zorluklarından biri olarak kabul ediliyordu. Google tarafından geliştirilen bir yapay zeka ağı DeepMind tarafından geliştirilen program AlphaFold, iki yılda bir düzenlenen CASP (Protein Yapı Tahmininin Kritik Değerlendirmesi – Critical Assessment of protein Structure Prediction) diğer 100 takımdan daha iyi sonuç sergiledi. Sonuçlar yakın bir zamanda duyuruldu. Maryland Üniversitesi hesaplamalı biyoloji alanında çalışan bir biyolog, ve aynı zamanda CASP projesinin kurucularından olan John Moult, alınan sonucun önemini vurguluyor ve “hesaplamalı biyolojinin protein yapılarının tahmin edilmesindeki sorunların çözülmüş olabileceğini” söylüyor.  Amino asit dizilimlerinden protein yapılarının tahmin edilebilmesi biyoloji bilimleri ve tıp için büyük bir ilerlemeye işaret ediyor. Bu sayede hücrelerin yapı taşının anlaşılması kolaylaşacak ve bu da ilaç geliştirilme sürecini hızlandırıp ilerletecek. Bazı denemelerde AlphaFold programı tarafından tahmin edilen protein yapıları, laboratuvar teknikleriyle belirlenmiş yapılara çok yüksek ölçüde beziyor. Bilim insanları yapay zekanın şu an için bu pahalı laboratuvar tekniklerine olan ihtiyacın tam olarak yerini dolduramayacağını, ancak ilerleyen süreçte canlılar üzerinde araştırma yapmayı da mümkün hale getireceğini düşünüyor.  Max Planck Enstitüsü’nden bir moleküler biyolog olan Andrei Lupas da “AlphaFold’un tıp ve biyomühendislik alanlarında, araştırma metodlarında birçok şeyi değiştireceğini düşündüğünü” söylüyor. Protein yapısını ortaya çıkarmak Proteinler, hücreler içindeki faaliyetleri büyük oranda belirleyebildiği için hayatın yapıtaşları sayılıyor. Bir proteinin işlevi de onun 3 boyutlu şekli ile bağlantılı oluyor.  Yıllarca laboratuvar deneyleri protein yapılarını belirlemede kullanılan temel yol oldu. X-ray ışınlarının kristalize proteinlere nişan alınıp ardından kırınıma uğramış ışığın proteinin atomik koordinatlarına dönüştürülmesi ile 3 boyutlu yapı ortaya çıkarılıyordu. Bu eski yöntemin adı X-ray kristalografisiydi. Ancak son 10 yılda kriyojenik elektron mikroskopisi yapısal biyoloji laboratuvarları tarafından daha çok tercih ediliyor. Bu alanda bilgisayar kullanımının ilk denemeleri ise 1980 ve 90’lı yıllarda gerçekleştirildi. Bilim insanları ilk dönemdeki girişiminlerin başarısız olduğunu ve yayımlanan makalelerdeki metoda dair büyük iddiaların ise farklı bilim insanlarının farklı proteinlerle yaptığı deneylerde çürütüldüğünü söylüyor.  AlphaFold nasıl çalışıyor? Ekip lideri John Jumper AlphaFold’un işleyiş mekanizmasını şöyle anlatıyor: “Birinci adımda derin öğrenme olarak bilinen yapay zeka metodunu yapısal ve genetik veri setine uygulayarak proteinin amino asit eşleri arasındaki mesafeyi tahmin etmek oldu. Yapay zekayı içermeyen ikinci adımında ise elde edilen bu bilgiden yola çıkarak proteinin nasıl görünmesi gerektiği bulunmaya çalışılıyor.”  Jumper, “Ekip başta bu çalışmasını bu yaklaşım üzerine kurmaya çalıştı ama sonunda duvara tosladı. Sonrasında yaklaşımını değiştirdi. Fiziksel ve geometrik sınırlar ile alakalı ek bilgileri de protein katlanmasını tahmin etmede kullanan bir yapay zeka ağı geliştirildi,” diyor ve ekliyor “Ayrıca, daha zor bir hedef belirlendi. Yapay zeka amino asitler arasındaki ilişkiyi tahmin etmek yerine, protein zincirinin son biçimini tahmin etmeyi amaçlıyor ve bu daha karmaşık bir sistem gerektiriyor.” Neden DeepMind? AlphaFold’un oldukça kısa sayılabilecek zaman aralıklarında yüzde 100’e yakın kesinliklerde tahminler yapması etkileyici. Bu başarının arkasında bilim insanlarının yaratıcı ve disiplinli çalışmalarının yanı sıra birkaç faktör daha göze çarpıyor.  Bunlardan ilki bilişim alanında tekel haline gelen Google’ın sağladığı devasa fon ve bilgisayar teknolojisi. Sistem Google tarafından yapay zeka uygulamalarına özel olarak geliştirilen hesaplama motorlarlarını kullanıyor ve bu sistemlerin CASP projesinde AlphaFold’un yarıştığı diğer ekiplerin kullandıklarından en az iki kat daha ileri bir altyapı sağladığı görülüyor. Donanımdaki avantaj daha büyük ve karmaşık ağlar kurabilme ve daha hızlı sonuç alma konusunda önemli bir fark yaratıyor. AlphaFold’un replikasını oluşturmanın toplam bedelinin birkaç milyon doları bulabileceği düşünülüyor ve bu özellikle birçok akademik grubun ulaşamaycağı bir bütçe.  Ekibin başarılı olmasının bir diğer sebebinin de ulaşabildikleri veritabanının genişliği olduğu düşünülüyor. Yapısal biyoloji laboratuvarları tarafından deneysel olarak geliştirilen 170.000’in üzerinde protein modeli geliştirilme sürecinde AlphaFold tarafından depolandı ve öğrenildi. Son olarak alanında deneyimli uzmanların projenin parçası olması da bir başka faktör olarak görülüyor.  Kod açık hale getirilecek mi? Uzun vadede, AlphaFold ile elde edilen sonuçların yapısal biyoloji, bioinformatik, ilaç geliştirmesi gibi alanlarda ciddi farklılıklar yaratabilecek potansiyeli olduğu düşünülüyor. Bu nedenle bilim çevrelerinin öncelikli sorusu, birçok araştırma çevresinin çalışmalarından elde edilen ham veriyi kullanan şirket tarafından kodun kamuya açık hale getirilip getirilmeyeceği. Jumper bu konuda sorulan bir soruya verdiği yanıtta “kendi aralarında tartıştıklarını” söylemişti. Olasılıklardan bir tanesi Google kâr odaklı bir şirket olduğu için, AlphaFold’un ticari bir ürün olarak satışa çıkarılması. Ancak bu durum erişimi kısıtlayacağı için biyoinformatik alanındaki gelişmeleri de sekteye uğratacaktır. Diğer seçenek ise kaynak kodunun akademik çevrelerle paylaşılıp farklı disiplinlerden farklı ekiplerin bu önemli buluşun üzerine katkı koyabilmesininin önünü açmak olacaktır. Ayrıca kodun paylaşılmasının yanı sıra çalıştırılması için nasıl bir teknik donanım gerektirdiği ve farklı koşullarda ne kadar sürede sonuç verebildiği de akıllardaki diğer soru işaretlerini oluşturuyor. Kaynak: https://www.nature.com/articles/d41586-020-03348-4  https://moalquraishi.wordpress.com/2020/12/08/alphafold2-casp14-it-feel… https://www.blopig.com/blog/2020/12/casp14-what-google-deepminds-alphaf… 

Bilim İnsanları, CRISPR-Cas9 Teknolojisini Kullanarak Yeni Bir Kanser Tedavisi Geliştirdi

İsrail’de Tel Aviv Üniversitesi'nden bilim insanları, ilk kez kanserli hücreleri sağlıklı hücrelere zarar vermeden yok edebilen çığır açıcı bir tedavi yöntemi geliştirdiklerini açıkladı. Araştırmacılar, geliştirdikleri yeni tedavide CRISPR-Cas9 genetik makasını ve taşıyıcı RNA teknolojisini kullandı. CRISPR-Cas9 genetik makasını keşfeden  Emmanuelle Charpentier ve Jennifer Doudna bu yıl Nobel Kimya Ödülü’nü paylaştı. Söz konusu yöntem insanların, hayvanların, bitkilerin ve mikroorganizmaların DNA'sının son derece yüksek bir hassasiyetle değiştirebilmesine olanak tanıyor. Taşıyı RNA (mRNA) ise hali hazırda yüüzde 95 düzeylerinde koruma sağladığı açıklanan Pfizer/BioNTech ve Moderna’nın corona virüse karşı geliştirdiği aşıların genetik kodunda kullanıldı. Her iki yöntem de şu an kadar insanlığa tehdit eden hastalıklara karşı başarılı sonuçlar verdi. Farelerde Yaşam Beklentisi İki Kat Arttı Science Advances adlı dergide yayımlanan çalışmada denek olarak kullanılan yüzlerce farede en agresif iki kanser hastalığı geliştirildi: Glioblastoma (bir beyin kanseri türü) ve matastatik yumurtalık kanseri. Farelerin yarısına DNA kesme tedavisi, uygulandığı diğer yarısı ise tedavi uygulanmadan kontrol gurubu olarak değerlendirildi. Araştırmacılar, tedavi uygulanan farelerde yaşam beklentisin iki kat, hayatta kalma olasılığının ise yüzde 30 arttığını belirtildi                                  Sadece Zararlı Hücreleri Etkilediğinden Yan Etkisi Yok Öte yandan, bilim insanları CRISPR Cas-9  teknolojinin, biyopsi sonuçlarına göre her hasta için kişiselleştirilebileceğini açıkladı. Yani, enjeksiyon halinde uuygulana tedavi kanserli tümörü hedefleyerek, içerdiği taşıyıcı RNA sayesinde zararlı hücrelerin DNA’sını kesiyor. Böylelikle kanser hücresi çoğalma yeteneği kaybederek, yok oluyor. Çalışmayı yöneten Profesör Dan Peer, a söz konusu yeni tedavinin kısa bir süre sonra hastalarda bir sürü saç dökülmesi, kusma, iştahsızlık, ağrı gibi birçok olumsuz etkiye  neden olan kemoterapinin yerini alabileceğini söyledi. “Bu teknoloji fiziksel olarak kanserli hücrelerin DNA’sını nano-makaslarla kesiyor. Böylelikle kanser hücrelerinin hayatta kalma ihtimali ortadan kaldıyor” diyen Dan Peer, kemoterapinin tüm vücuda uygulandığını ancak yeni DNA kesme teknolojisinin sadece kanserli hücreleri hedef aldığı için yan etkiye neden olmadığını söyledi.  İki Yıl İçinde İnsanlarda Uygulanabilir Hale Gelecek Bununla birlikte Peer, ekibiyle birlikte söz konusu tedaviyi bütün kanser formlarına karşı geliştirmeyi hedefledikleri iki yıl içinde insanlar üzerinde kullanmak için çalıştıklarını aktardı. Kanser Sorununu Tamamiyle Ortadan Kaldırabilir Peer, ayrıca DNA tekniğinin 3 aşamalı tedavisiyle kanserli tümörlerin yok edebileceğini kaydetti: “Bu şekilde yok edilen bir kanser hücresinin bir daha asla aktif olmayacağına inanıyoruz.  Bu teknoloji sayesinde, kanser hastalardaki yaşam beklentisinin artacağını ve bir gün hastalığı tamamıyla tedavi edeceğini düşünüyoruz. 12 yıl önce taşıyıcı RNA tedavileri hakkında konuştuğumuzda, insanlar bunun yalnızca bilim kurgu olduğunu düşünüyordu. Yakın bir gelecekte, genetik taşıyıcı kodların kullandığını tedavi yöntemleriyle kanser sorunun çözüleceğine inanıyorum” dedi. Kaynak : NTV.com

Pharmactive İlaç, Koreli Ortağıyla Biyoteknolojik İlaç Fabrikası Kuracak

Pharmactive İlaç’ın Güney Koreli ortağı Polus şirketiyle ürettiği ve klinik deneme aşamasında olan 5 biyoteknolojik ilacının testleri olumlu sonuçlanırsa fabrika yatırımı yapılacağı açıklandı. İlaç sektörüne 2010 yılında giriş yapan Pharmactive İlaç, global yatırım ortaklıklarıyla katma değerli üretimlere odaklandı. Şirket, 200 milyon dolarlık yatırım bedeli ile 2013 yılında Çerkezköy tesislerini devreye aldı. 108 bin metrekarelik alan üzerine kurulu fabrikada hizmet veren Pharmactive, Avrupa GMP sertifikasına da sahip. 2017 yılında katma değerli üretimlere odaklanan şirket, biyoteknolojik ilaç konusunda Güney Koreli Polus firmasıyla ortaklık yaparak bu alanda söz sahibi olmayı planlıyor. Pharmactive İlaç Teknik Operasyonlar Genel Müdürü Fatih Elay, Polus firmasıyla ortaklaşa geliştirdikleri beş biyoteknolojik ilaçta üretim sürecinin tamamlandığını ve klinik denemelere geçildiğini kaydetti. Elay, klinik çalışmalarda da sonuçların olumlu yönde çıkması halinde yeni bir fabrika yatırımı yapacaklarına işaret ederek, "Klinik çalışmalarda beklenilen sonuçların elde edilmesine bağlı olarak şirketimiz Güney Kore’deki fabrikanın aynısını Türkiye’ye de yapacak. Klinik çalışmalar ve ruhsatlandırma konusundaki süreçlerin 2022 yılında sonuçlanacağını öngörüyoruz. Sonuçlara göre Güney Kore'deki fabrikanın aynısının Türkiye'de de inşa edilmesi konusunda çalışmalara başlayacağız. Burada yapacağımız tesiste Güney Kore’deki firmayla know-how paylaşımı da olacak. Ürünlerin know-how ve teknoloji transferi Güney Kore’den Türkiye’ye yapılacak" dedi. “En fazla projeye sahip 2’nci şirketiz” Elay, her yıl cirolarının yaklaşık yüzde 6’lık kısmını Ar-Ge çalışmalarına ayırdıklarını ifade etti. Yakın zamanda yayınlanan ‘Türkiye Ar-Ge 250’ raporunda önemli bir başarı elde ettiklerine dikkat çeken Elay, “İlaç sektöründe faaliyet gösteren onlarca firma arasında en fazla Ar-Ge harcaması yapan 12’nci şirketiz. Proje sayısı bakımından da en fazla proje sayısına sahip sekizinci üreticiyiz. Yakaladığımız ivmeyi üzerine koyarak artırmayı amaçlıyoruz” dedi. Kurulacak fabrikanın biyoteknolojik ilaç ithalatına panzehir olacağını anlatan Elay, "Bu alanda pasta giderek büyüyor biz de bu alandaki dışa bağımlılığımızı azaltmak adına böyle bir yatırımı devreye almak istiyoruz" şeklinde konuştu. Elay, "Sektörde katma değerli ürünlerin daha fazla yer alması adına üniversite- sanayi iş birliklerinin yaygınlaştırılarak daha fazla artırılması gerekiyor. Türkiye biyoteknolojik ilaç üretimi konusunda gerekli altyapıya sahip. Ayrıca diğer ilaçların üretimi konusunda dünyada önemli bir yerde bulunuyoruz. Doğru koordinasyon Türkiye’yi ilaç sektöründe daha ileri bir noktaya taşıyacak" değerlendirmesinde bulundu. Elay, geliştirilecek biyoteknolojik ilaçların satış ve pazarlama faaliyetlerinin ise 36 ülkede kendileri tarafından yapılacağını bildirdi. Çin'e ihracat hazırlığı Sektördeki işbirliklerini artırma konusunda çalışmalarının devam ettiğini kaydeden Fatih Elay,"Global bir firma ile ürün geliştirme konusunda çalışma yapacağız. Bununla ilgili görüşmeler yapıldı. Geliştireceğimiz ürünler konvasiyonel ilaçlar konusunda olacak. Ayrıca Avrupa’daki faaliyetlerimizi de artırıyoruz. Yakın zamanda damar yolları konusunda geliştirdiğimiz bir ilaç da Çin pazarında olacak" diye konuştu. Santa Farma, MEALİS ile işbirliğine gitti Santa Farma, Türkiye’nin önemli yerli ilaç sanayicilerinden. 75’inci yılına giren şirket, Kocaeli’nin Dilovası ilçesinde 150 milyon Euro’luk yatırımla faaliyete geçirdiği 43 bin metrekare kapalı alana sahip üretim tesisini 5 yıl önce sağlık sektörünün hizmetine sunmuştu. Santa Farma, geçtiğimiz günlerde önemli bir satış anlaşması imzaladı. Şirket, MEALIS Ortadoğu Yaşam Bilimleri ile yapmış olduğu stratejik işbirliği anlaşmasıyla, kadınlarda orta dereceli ve şiddetli stres tip idrar kaçırma tedavisinde kullanılan duloksetin hidroklorür etkin maddeli ilacın satış, pazarlama ve dağıtım haklarını MEALIS’e devretti. Yıllık tek vardiyada 150 milyon kutu üretim kapasitesine, EU-GMP, TR-GMP ve Ürdün GMP sertifikalarına sahip şirketin Kocaeli tesisinde, Santa Farma ürünlerinin yanı sıra yurtdışından ürün ithal edilmekte olan global ve yerli ilaç firmalarına üretim desteği veriliyor. Acıbadem, sağlık yönetim sisteminin kullanım hakkını Parkway Pantai'ye sattı Acıbadem'in geliştirdiği sağlık yönetim platformu Cerebral Plus’ın lisans kullanım hakkı 21 milyon dolar karşılığında Singapur merkezli Parkway Pantai Limited’e (PPL) satıldı. Malezya, Singapur, Çin, Hong Kong, Hindistan ve Brunei’de 50’den fazla hastanesi bulunan PPL, tüm hastane ve tıp merkezlerinde Cerebral Plus’ı kullanmayı hedefliyor. Önümüzdeki 5 yıl içinde kurulum ve bakım destek gelirleri ile birlikte toplam gelirin 100 milyon doları bulacağı öngörülüyor. Proje kapsamında yazılımın kullanılması için Malezya’daki 17 hastanede kurulum çalışmalarına başlandı. Parkway Pantai Limited ile yapılan satış ve anlaşma aynı zamanda Acıbadem Sağlık Grubu’nun 30 yıllık emeğinin ürünü Cerebral Plus’ın global bir yazılım oyuncusu olması bakımından da büyük önem taşıyor. Cerebral Plus’ın çok sayıda dil olanağı sunması ve Avrupa, Balkanlar, Ortadoğu, Uzak Asya gibi farklı coğrafyalarda kullanılması; yeni jenerasyon ve entegre dijital platform seçeneği olma yolunda öne çıkıyor. Kaynak : Basın Bülteni

2020 Nobel Kimya Ödülü – Genetik Makas CRISPR-Cas9

2020 Nobel Kimya Ödülünü, DNA biçimlendirme araçlarını geliştiren iki bilim kadını kazandı. Emmanuelle Charpentier ve Jennifer Doudna, gen biçimlendirme teknolojisindeki çalışmalarıyla Nobel Kimya Ödülünü paylaşan ilk kadınlar oldu. Crispr-Cas9 adıyla bilinen "genetik makaslar" yaşayan hücrelerdeki DNA'larda belirli ve hassas değişiklikler yapmaya izin veriyor. İkili, 1 milyon 110 bin dolarlık para ödülünü de paylaşacak. Charpentier ve Doudna'nın geliştirdiği araç, hem temel bilim araştırmalarında kullanıla bilir hem de kalıtımsal hastalıkların tedavisinde kullanılabilir. Benlin'deki Max Planck Patojen Bilimi Birimi'nde çalışan Prof. Charpentier, ödülü kazandığını öğrendiğinde duygusal anlar yaşadığını söyledi. Chapentier, ödülü paylaşan ilk iki kadın bilim insanı olmaları konusunda ise "Umarım bu genç kızların bilim yoluna girişlerinde pozitif bir mesaj olur ve bilim yapan kadınların da araştırma alanlarında etkileri olabileceğini gösterebilir" dedi. Prof. Charpehtier Streptoccocus pyogenes adlı bakteri üzerine çalışmaları sırasında, tracrRNA adlı, daha önce bilinmeyen bir molekül keşfetti. Çalışmaları, tracrRNA'nın organizmanın bağışıklık sisteminin bir parçası olduğunu gösterdi. Crispr-Cas, genetik makaslar gibi DNA'larını kırparak, virüsleri silahsızlandırıyor. Charpentier, 2011'de çalışmasını yayımladıktan sonra, Berkeley Üniversitesi'nden Prof. Doudna'yla işbirliğine başladı. İkili, birlikte, bakterinin genetik makaslarını bir test tüpü içinde yeniden yarattılar. Kullanımının kolaylaşması için makasın moleküler yapısın basitleştirdiler. Bakteriyel makaslar, doğal formunda DNA'ları virüslerden ayırt edebiliyor. Ancak Charpantier ve Doudna, 2012'deki çalışmalarında, makasların herhangi bir yerde, herhangi bir DNA molekülünü kırpmak üzere, yeniden programlanabileceğini gösterdi. Crispr-Cas9 genetik makaslarının keşfinden bu yana, kullanımı patladı. Bu araçla çok sayıda bilimsel buluş yapılırken, tıpta da yeni kanser tedavilerinin klinik çalışmaları yapılıyor. Teknoloji, kalıtımsal hastalıkları tedavi etme vaadi de taşıyor. Şu anda milyonlarca kişiyi etkileyen orak hücreli aneminin tedavisi konusunda araştırmalar söz konusu. Ancak bazıları, gerekli kurallar uygulamaya girmeden Crispr'ın "tasarım bebekler" yatarılmasında kullanılabileceğinden kaygılı. Genetiğiyle oynanmış çocuklar, büyüyüp kendileri çocuk sahibi olduğunda genlerinde yapılan değişiklikler kuşaklar boyunca aktarılabiliyor bunun da insan nüfusu üzerinde kalıcı sonuçları olabilir. Bu çığır açan teknolojiye, ABD'de uzun süredir devam eden bir patent mücadelesi nedeniyle Nobel Ödülü verilmediği söyleniyordu. Patent savaşı, Berkeley Üniversitesi'ndeki Charpentier ve Doudna'nın grubuyla, MIT ve Harvard Broad Enstitüsü arasında. Anlaşmazlık konusu ise, Crispr tekniğinde ökaryotik hücrelerin kullanımıyla ilgili. İki kurum da, kendi uzmanlarının bu keşfi yaptığını iddia ediyor. Kaynak : BBC

Covid-19’u Daha Ağır Geçirmeye Neden Olan Genler Belirlendi

Tüm dünyayı etkileyen Covid-19 salgınının nedenleri ve tedavisine ilişkin çalışmalar devam ederken; bilim insanları hastalığın kimilerinde şiddetli kimilerinde hafif şekilde seyretmesine ilişkin nedenleri de araştırıyor. Salgının ilk günlerinde başlayan çalışmaların çoğunun yaz aylarında sonuç vereceğini belirten Moleküler Biyoloji ve Genetik Uzmanı Doç. Dr. Korkut Ulucan, “Son yapılan bir çalışma, bazı insanların hastalığı daha şiddetli geçirmesinin nedeninin genlerle ilgili olduğunu ortaya koydu” dedi. Hastalığın Şiddetinde Genler Etkili Covid-19’un ülkemizde ve dünyada her ne kadar hızı kesiliyor gibi gözükse de yayılmaya devam ettiğine işaret eden Doç. Dr. Korkut Ulucan, “Bazı ülkeler başarılı hamlelerin sonucunda hastalığı kontrol altına almış olarak gözüküyor, bazı ülkelerde ise normalleşme sonrasında sayılarda artışlar olabiliyor. Her geçen gün yeni bilgiler elde etmeye devam ediyoruz. Son yapılan bir çalışma, bazı insanların hastalığı şiddetli geçirmesinin nedeninin genlerimiz olduğunu ortaya koydu. Tabii ki bu bilgi beraberinde tartışmaları da getirdi” dedi. Salgın Yeni tartışmalara Yol Açacak   Covid-19 ile ilgili her gün yeni bilgiler öğrendiklerini ve öğrenmeye devam edeceklerini belirten Ulucan, “Çalışmalar hızla devam ediyor ve sonuçları olgunlaşmaya başlıyor. Hastalığın ortaya çıkması ile başlayan çalışmaların çoğu yaz aylarında ilk sonuçlarını verecek. Koronavirüs, özellikle yaz aylarında tedavi, aşı ve genetik üzerinden tartışılacak gibi görünüyor. Şu ana kadar yapılan çalışmaların çoğu ya virüsün genetik materyali üzerineydi ya da insan genlerinden bazı spesifik genler üzerineydi. Ancak daha geniş verili ve total genomu kapsayan çalışma verileri henüz elimizde yoktu. Bu çalışmaların anlamlı olabilmesi için belli sayıda hasta olan ve olmayan bireylerin iyi sınıflandırılması ve daha sonrasında GWAS gibi uygun genetik metodoloji ile genetik taramaların yapılması gerekiyordu” dedi. Covid-19'un Şiddetini Bir Gendeki Farklılık Belirliyor   Hastalığın şiddeti ile insanlardaki 3’ncü kromozomun özel bir bölgesinin ilişkili olduğunun belirtildiğini söyleyen Doç. Dr. Korkut Ulucan, “Artık hepimiz biliyoruz ki SARS – COV2 hücrelere ACE2 reseptör yolu ile giriyor. Tabii bu reseptörlere yardım eden bazı farklı reseptörler de mevcut. Bunlardan biri 3’ncü kromozomun hastalık ile ilişki kurulan bölgesinde yer alan ve bazı amino asitleri taşımasında rol alan SLC6A20 reseptörünü kodlayan gen. Bu gendeki bazı farklılıkların, hastalığın daha şiddetli geçirilmesi ile ilişkili olduğu belirlendi. Bu reseptör, kalsiyum ve klor minerallerine bağımlı çalışan bir molekül ve belki de hastalığın neden hipertansiyon hastalarında daha şiddetli olduğunu da açıklayabilir. Aynı bölgede bulunan ve hastalık ile ilişkilendirilen genler, bağışıklık sistemimizin önemli üyelerinden olan T hücrelerinin virüslerle karşılaştıklarında farklılaşmalarına neden olan genler. Bu genler üzerinde bulunan varyasyonlar, hastalığın şiddetli geçirilmesi ile ilişkili bulundu” dedi. Veriler Artık Daha Net   GWAS çalışmaları ile tek seferde birçok genetik varyant analiz edildiğini ifade eden Ulucan, “Genomumuz bölümler halinde değil total olarak analiz edilir. Nisan ayının sonu ve Mayıs ayının başında başlanan bu çalışmalar sonuçlarını vermeye başladı ama genetik çalışmaların sonuçları zaman alabiliyor. Hastalığın ilk gününden beri insan genlerinin bu hastalığa olan katkısının sınırlarını tahmin edebiliyorduk ama elimizde kesin kanıtlar yoktu. Şimdiki veriler ile çok daha net yaklaşımlarda bulunabiliyoruz. Bu çalışmalar tedavinin yönüne etkide bulunabiliyor” dedi. Yapılacak Çalışmalar Yol Gösterecek Doç. Dr. Korkut Ulucan, bu konuda birçok haber ve çalışma sonuçları görüleceğini belirterek “Artık elimizdeki veriler birikmeye başladı. Bu veriler ne kadar farklı popülasyonlardan gelirse o kadar değerlidir. Bu çalışmaların sonuçları tedavi, aşı çalışmaları ve hastalığın önlenmesi ile ilgili çok değerli bilgiler verecek” dedi. Kaynak :Form Sante

Japonya'da İlk Kez IPS Kök Hücreler Kalp Ameliyatında Kullanıldı

Japonya'nın Osaka Üniversitesi’nde bir ekip "indüklenmiş pluripotent kök hücreleri" ile (iPS) dünyanın ilk kalp kası dokusu naklini gerçekleştirdi.Çalışmanın başındaki isim Profesör Yoshiki Sawa bu yöntem sayesinde bazı ameliyatlarda komple bir kalp nakli gerekmeyeceğini ifade etti. Pazartesi günü yapılan ilk klinik deneme önemli kalp yetmezliği olan bir hastanın tedavisinde kullanıldı. Operasyonun sonuçlarının olumlu olması takdirde yeni hastalar için bu yöntem kullanılacak.Deneysel tedavi, kalp kaslarının pıhtılaşmış arterler nedeniyle yeterli kan almayan "iskemik kardiyomiyopatili" 10 hastaya uygulanacak. Söz konusu deneme çalışmalarında, iPS kök hücrelerden yapılan bir kalp kası dokusu kalbin etkilenen bölgelerine naklediliyor. Böylece komple kalp nakline ihtiyaç duyulmadan hasta kalp tedavi ediliyor.Tokyo'daki Keio Üniversitesi'nden bir başka ekip, dilate kardiyomiyopati adı verilen bir kalp rahatsızlığını tedavi etmek için iPS hücrelerinden yapılan kalp kası dokusu nakletmeyi planlıyor. IPS'leri geliştiren bilim insanına Nobel Tıp Ödülü verilmişti İndüklenmiş pluripotent kök hücreler (iPS) ilk kez Japonya'nın Kyoto Üniversitesinden Şinya Yamanaka tarafından geliştirilmişti. Yamanaka bu önemli keşfinden dolayı 2012'de Nobel Tıp Ödülü’ne layık görülmüştü. Kaynak : EuroNews

Bilim İnsanları Yüzde Dördü İnsan Olan Fare Üretti

Amerika Birleşik Devletleri'nin New York eyaletinde yürütülen bir araştırmada yüzde 4'ü insan olan bir fare üretildi. Bu çalışma şimdiye kadar en yüksek oranda insan hücresi içeren fare olması sebebiyle bilim araştırmaları açısından bir ilki oluşturuyor. Buffalo Üniversitesi ve Roswell Kanser Enstitüsü tarafından yürütülen çalışmada henüz embriyo halindeki fareye insana ait kök hücresi enjekte edildi. İki hafta sonra doğan farelerden birinin yüzde 4 insan hücresi taşıdığı anlaşıldı. Araştırmada bilim insanları kök hücre gelişiminin bir süreliğine önüne geçen bir proteinden yararlandı. Kök hücreye yerleştirilen bu proteinin yaklaşık üç saat kadar doğal halinin bozulmasını önlediğini keşfeden bilim insanları, bu sayede kök hücreyi başka bir dokuyla yeniden bir araya getirdi. Daha sonra farenin embriyosuna yerleştirilen bu kök hücreler iki hafta süreyle gelişime bırakıldı. İki hafta sonra yapılan incelemelerde gelişmekte olan karaciğer, beyin, gözler, kalp, damar ve kemik iliğinde insan hücresi bulundu. Embriyoların DNA'sı incelendiğinde gelişen dokulardaki insan hücresi oranının yüzde 1 ile yüzde 4 arasında olduğu tespit edildi. Etik tartışmalar Bu gelişme özellikle gelecekte genetiği değiştirilmiş embriyo üretimi açısından büyük bir ilerleme olarak değerlendiriliyor. Bu araştırmalar sayesinde hayvanlarda insan organlarının üretilmesinin mümkün hale gelmesi ile organ yetmezliği gibi birçok tıbbi soruna çare sunulabileceğine dikkat çekiliyor. Ancak bilim insanları bu tür araştırmalar için deneylerin tekrar tekrar kanıtlanması gerektiğinin altını çiziyor. Bilimsel Science Advances dergisinde yayımlanan bu araştırmada insan hücresi içeren dokuların kalıtımsal aktarımda rol oynayan yumurta ya da sperm gibi dokulara geçmemiş olması etik bazı endişeleri şimdilik giderdi. İki farklı tür barındıran canlının çoğalmasına dair etik sorular ve canlıların genlerinin değiştirilerek doğal yapısının bozulması konusunda inanca dayalı eleştiriler bu tür araştırmalar için sıklıkla dile getiriliyor. Geçtiğimiz aralık ayında Çinli araştırmacılar sinomolgus maymunları hücrelerinin genetiğini değiştirerek iki maymun-domuz üretmiş ancak hayvanlar en fazla bir hafta hayatta kalabilmişti. Bu çalışmaların en önemli adımı kabul edilen 1984 yılındaki araştırmada ise üretilen koyun-keçi yetişkin olarak hayatını sürdürmüştü. Kaynak : EuroNews

GTÜ Biyoteknoloji Enstitüsü Covid-19 Hızlı Tanı Kiti için Çalışmaya Başladı

Gebze Teknik Üniversitesi (GTÜ) Biyoteknoloji Enstitüsü Müdürü, Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Işıl Kurnaz, yeni tip koronavirüsle (Kovid-19) mücadele kapsamında özel sektör ve üniversitelerle kurdukları konsorsiyumlarla 2 farklı "hızlı tanı kiti" üretilmesi için çalışmalara başladıklarını söyledi. Kurnaz, AA muhabirine yaptığı açıklamada, salgın nedeniyle birçok kişinin uzaktan çalışma, yarı zamanlı ya da kısmi çalışma gibi alternatiflerle iş hayatından kopmamaya çalıştığını belirtti. Vatandaşların, mümkün olduğunca dışarı çıkmamaya gayret ettiğini anlatan Kurnaz, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye'de de her alanda bir seferberlik başlatıldığını vurguladı. Kurnaz, dünya tarihinde ilk defa görülen bir süreç yaşandığına işaret ederek, şu anda bütün bilim dünyasının, mevcut çalışmalarını bir kenara bırakarak bu konuya odaklandığını kaydetti. GTÜ'nün sivil bir biyoteknoloji platformu inisiyatifinde ve İstanbul Sağlık Enstitüsü kümelenmesinin içinde yer aldığını bildiren Kurnaz, bu oluşumlardan tanıdıkları, tanı kiti üreten firmalarla iş birliği yaptıklarını dile getirdi. Kurnaz, kısa zamanda çok fazla insana test yapılması ve aşı üretilmesi gerektiğini aktararak, GTÜ olarak tüm imkanlarını, diğer firma ve üniversitelere destek vermek üzere yoğunlaştırdıklarını bildirdi. - "Hedefimiz süreyi daha da kısaltmak" Prof. Dr. Kurnaz, bu alanda hazırladıkları bir projeyi Türkiye Sağlık Enstitüleri Başkanlığına (TÜSEB) sunacaklarını vurgulayarak, şunları söyledi: "Sentromer firması ve RTA/A1 Life Sciences, zaten tanı kitleri üreten firmalar. Hatta RTA Laboratuvarları, Kovid-19 teşhisi için moleküler tabanlı tanı kiti geliştirdi. Mevcut kit, 3 saat içinde sonuç veriyor. Bizim hedefimiz, bu süreyi daha da kısaltmak. Bu konsorsiyumdaki amacımız, mümkünse PCR cihazına gerek duymadan ama virüsün genetik materyalini hızlı bir şekilde tanımlamaya yarayacak bir sistem geliştirebilmek. Biliyorsunuz PCR temelli tanılar, daha yüksek hassasiyetli, daha doğru çözüm veriyor fakat yüksek maliyetli cihazlar gerektiriyor ve bu her yerde yok. Virüsün kendi materyallerini çıkartmak ve saflaştırmak gerekiyor, bundan sonra PCR aşamasına geçebiliyorsunuz. Bunlar da zaman ve sağlık personeli için risk artıyor demek. Dolayısıyla bu ikisini de bir arada yapabilecek ve bu süreyi kısaltabilecek bir sistem geliştirmeye çalışıyoruz. Şu anda firma çalışmalara başladı, tasarımda bizim de katkımız var. TUSEB'e sunacağımız projenin prototipi, şu anda çalışılmakta. Bir taraftan da projeyi yazıyoruz. Çok hızlı bir şekilde üretime geçebilmeyi de umuyoruz." - "Projeyi yazarken, yurt dışından talep geldi" Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesinden Doç. Dr. Sadullah Öztürk'ün inisiyatifiyle başladıkları diğer bir projeyi ise TÜBİTAK'a sunacaklarını dile getiren Kurnaz, "Bu projede ise virüsün materyalleri üzerinden değil de yüzeyindeki proteinler üzerinden ama antikor kullanmayan, bu yüzey proteininin bağlanabilecek bir kit üzerinden ilerliyoruz ve bir sistem geliştirmeye çalışıyoruz." şeklinde konuştu. Projenin 9 ay olarak planlandığını ancak çok daha önce çıkmasını umut ettiklerini söyleyer Kurnaz, "Çok ilginç bir şekilde biz bu projeyi yazarken, yurt dışından talep geldi. 'Biz de satın alabilir miyiz?' dediler. Tüm dünyada böyle bir ihtiyaç söz konusu. Konsorsiyumlarda tüm dünya ile bilgi alışverişi yapıyoruz. Projelerin bazı detaylarında, püf noktalarında ticari sır var ama şu anda esas önemli olan 'hayatta kalma mücadelesi' diye bakıyoruz." değerlendirmesinde bulundu. Kurnaz, bu projede Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi, Bezmi Alem Vakıf Üniversitesi, İzmir Biyotıp ve Genom Merkezinde (İBG), İzmir Katip Çelebi Üniversitesi ve Yıldız Teknik Üniversitesi ile birlikte çalıştıklarını kaydederek, hızlı tanı kiti projeleriyle Kovid-19 ile mücadele çalışmalarına katkı sağlamayı amaçladıklarını bildirdi. - "Yerli ve milli üretimle kendi kendimize yetebileceğiz" Kurnaz, bütün dünyanın bu kitlerin peşinde olduğunu vurgulayarak, sonuçta her ülkenin kendi ürettiği tanı kitini öncelikle kendi memleketinde kullanmaya çalıştığına dikkati çekti. Böyle bir arz talep dengesinin söz konusu olduğunu ve yüksek hassasiyetle hızlı tanı yapabilmenin çok önemli olduğunu aktaran Kurnaz, sözlerini şöyle tamamladı: "Ama 'kendi kendimize yetmek' şu an her ülke gibi Türkiye açısından da çok kritik bir durum çünkü zaman gelecek tanı kiti bulamayacağız, hatta yapmak için de ham maddeye ihtiyacımız olacak. Tanı kiti açısından, vaka sayıları arttıkça bütün dünyada bir ham madde sıkıntısı başlayacak. Dolayısıyla biz bunu ne kadar yerli ve milli üretebilirsek, hatta ham maddesini kendimiz tedarik edip, yurt içi üretimini sağlayabilirsek, o kadar bu konuda kendi kendimize yetebileceğiz. Bu en az tanı süresi kadar önemli. Kendi kendine yetebilme, çok yakın bir vadede zaruri ihtiyaç olacak."  

Türk Bilim İnsanı Koronavirüsü İzole Etmeyi Başardı

Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi Viroloji Anabilim Dalı Başkanı ve Ankara Üniversitesi Biyoteknoloji Enstitüsü Direktörü Prof. Dr. Aykut Özkul, koronavirüse karşı (Covid-19) serum, aşı ve ilaç üretmenin ilk adımı olan SARS-COV-2 virüsünün izolasyonunu başardıklarını açıkladı. Koronavirüs dünyanın dört bir yanını etkilemeye devam ederken bilim insanları tarafından virüse karşı çalışmalar gerçekleştiriliyor. Bu konuda bir güzel haber de Ankara’dan geldi. Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi Viroloji Anabilim Dalı Başkanı ve Ankara Üniversitesi Biyoteknoloji Enstitüsü Direktörü Prof. Dr. Aykut Özkul, koronavirüse karşı (Covid-19) serum, aşı ve ilaç üretmenin ilk adımı olan SARS-COV-2 virüsünün izolasyonunu başardıklarını açıkladı. Türk Veteriner Hekimleri Birliği'nden Prof. Dr. Aykut Özkul için tebrik ve teşekkür mesajı paylaşıldı. Türk Veteriner Hekimleri Birliği Merkez Konseyi, "Son derece önemli ve sevindirici çalışmasından dolayı Sayın Hocamızı ve ekibini kutluyor, teşekkür ediyor, bundan sonraki süreçte başarılar diliyoruz" açıklamasında bulundu.

Mikrobiyom Bilimi ve Yapay Zeka Teknolojisi ile Kişiye Özel Beslenme Rehberi Hazırladılar

Enbiosis isimli firma son yıllarda gelişim gösteren mikrobiyom biliminden ve yapay zeka teknolojisinden yararlanarak kişiye özel beslenme rehberi sunuyor. Tüketicinin evine özel bir kutu içinde gönderilen kit ile kişi gaita örneğini özel bir tüpe koyuyor ve laboratuvara analizlerin yapılması için gönderiyor. Laboratuvar sonuçları tamamen yerli ve özgün yapay sinir ağları ile destekli yapay zeka algoritmasında işlenerek numune sahibinin bünyesine uygun bir diyet listesine dönüşüyor. Mikrobiyom teknolojisi Dünya’da son dönemde yaygınlaşan kişisel sağlık çalışmalarında oldukça önemli bir yer teşkil ediyor. Enbiosis Yönetim Kurulu Başkanı Ömer Özkan, kişiye özgü sağlık ve kişiye özgü ilaç konularının sağlık teknolojisi alanının en önemli unsurları olduğunu ve bu konuda yapılan Ar-Ge çalışmalarının çok önemli olduğunu belirterek: “Projemizi, kişisel beslenme sonrasında, kişisel probiyotik, kişisel tanı ve kişisel tedavi süreçlerine doğru genişletmek istiyoruz” dedi.   MİKROBİYOM TEKNOLOJİSİ Bilkent Üniversitesi Endüstri Mühendisliği mezunu olan Özkan, iş hayatına solar teknoloji alanındaki yatırımlarıyla başlamış daha sonra mikrobiyom üzerine ABD’de  ilk çalışma ekiplerinde yer almış Dr. Öğr. Üyesi Ufuk Nalbantoğlu ve Avustralya’da erken dönem mikrobiyom çalışmalarına katılmış Dr. Öğr. Üyesi Aycan Gündoğdu  ile birlikte Enbiosis’in kuruluşunu gerçekleştirmiş. Halen Genom ve Kök Hücre Araştırma Merkezi’nde görev yapan iki öğretim üyesi mevcut çalışmalarıyla kişisel tedaviye kadar uzanacak mikrobiyom teknolojisini yapay zeka teknolojisiyle birleştirerek ülkemizin sağlık teknolojilerine katkıda bulunmayı hedeflediklerini belirttiler. Probiyotik konusunda toplumda doğru bilenen yanlışların çok olduğunu belirten Dr. Öğr. Üyesi Aycan Gündoğan, “Laboratuvar çalışmalarımızda herkes için tek bir probiyotik içeriğinin faydalı olmayacağı, bunun yerine kişisel probiyotik çıkartılmasının doğru olduğunu gözlemliyoruz” dedi. Mikrobiyom enformatiği ve yapay zeka konusunda ABD’de doktora ve sonrasında 10 yıl çalışmalar yürüten Dr. Öğr. Üyesi Ufuk Nalbantoğlu ise kullandıkları özgün yapay sinir ağları ile dünyada bu konuda çalışma yapan üç diğer firmadan da ayrıştıklarını vurguluyor. Mikrobiyom çalışmalarını daha sonra Hacettepe Üniversitesi, Beslenme ve Diyetetik Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Zehra Büyüktuncer Demirel ve doktora öğrencilerinden oluşan ekibiyle birlikte besin kompenentleri ile birleştirerek Enbiosis kişisel diyet ürünlerini 2019 Ağustos ayında çıkarttıklarını belirten Ömer Özkan, “Ülkemizde doğru işbirliği ve motivasyonla sağlık teknolojileri ve yapay zeka alanında çok daha büyük başarılar elde edileceğine inanıyorum” dedi. Kaynak: Capital

Kapadokya Teknopark, Litvanya Cumhuriyeti Türkiye Büyükelçiliği İle Yeni Projeye Başlıyor

Litvanya Kalkınma Ajansı ile birlikte yürütülen ″Strengthening the Collaboration between Higher Education and Business World: Sharing the Expriences″ isimli projeyi başarıyla tamamlayan Kapadokya Teknopark uluslararası işbirliklerine devam ediyor. 27 Şubat 2020 tarihinde Kapadokya Teknopark Genel Müdürü Doç. Dr. Metin Duyar, Genel Müdür Yardımcısı Dr. Öğr. Üyesi Cevahir ALTINKAYNAK ve Dr. Öğr. Üyesi Kubilay ATİK tarafından Litvanya Cumhuriyeti Ankara Büyükelçiliği’nde işbirliği toplantısı gerçekleştirdi. Litvanya Ankara Büyükelçiliği Müşaviri Vaida STANKEVIČIENĖ başkanlığında  yapılan toplantıda, iki ülke arasında nitelikli iş ilişkilerini arttırmaya yönelik modeller görüşülerek, ortak başlıklar tespit edildi. Yapılan görüşme sonucunda, Kapadokya Teknopark ile Litvanya Cumhuriyeti Türkiye Büyükelçiliği arasında ''Tarımsal Biyoteknoloji Ürünleri ve Yardımcı Endüstriyel Malzemelerin Üretiminde Ortak İşbirliği Modellerinin Geliştirilmesi”  isimli projeye  başlanmasına  karar verildi. Tarımsal biyoteknoloji alanında Türkiye’nin zengin gen kaynaklarına sahip olması nedeniyle iki ülke arasında  işbirliği yapılmasının avantajlı görüldüğü toplantıda; bu alanda değişen ve gelişen pazar şartlarına göre yüksek verimli genotipe sahip, stres koşullarına dayanıklı tarımsal biyoteknolojik ürünlerin gelişimi ve bu gelişim sırasında uygulanması gereken süreçler hakkında  ortak kararlar alındı. Tarımsal biyoteknolojik ürünlerin üretilmesi aşamasında üretim öncesi ve sonrasında gerekli olan moleküler ve biyolojik hastalıkların diagnostik amaçlı laboratuvar/klinik testlerinin yapılması  ve sonraki aşamada kullanılacak antikor/antijen temelli teşhis kitleri, hücre kültür ve ELISA sistemleri gibi yardımcı endüstriyel malzemelerin kullanımı ve üretimi hakkında ortak projeye başlanmasına karar verildi.  

Ulusal Genom Veri Merkezinin İlk Bölümü Ocak Ayında Açılacak

TÜSEB Genel Sekreteri Prof. Dr. Hasan Türkez, "Türkiye Genom Projesi" kapsamında elde edilecek devasa bilgilerin yine Türkiye'nin ilk ulusal veri merkezine geleceğini belirterek "Veri merkezimizin ilk bölümü ocak ayından itibaren kullanıma açacağız" dedi. Cumhurbaşkanlığı himayesinde, Sağlık Bakanlığının ev sahipliğinde, Türkiye Sağlık Enstitüleri Başkanlığının (TÜSEB) bilimsel desteğiyle gerçekleştirilen 6. Türk Tıp Dünyası Kurultayında AA muhabirinin sorularını yanıtlayan TÜSEB Genel Sekreteri Prof. Dr. Hasan Türkez, Türkiye'nin ilaç, tıbbi cihaz, aşı konusunda kendisini geliştirmek zorunda olduğunu belirtti.  Türkez, Türkiye'de yerlileşme ve millileşmeyi sağlayabilecek sağlık Ar-Ge vizyonunu oluşturduklarını dile getirerek, buna ilişkin bilgi verdi. Prof. Dr. Türkez, "Sağlık Ar-Ge vizyonunun ana omurgasını bireysel tıp projeleri, bireysel ve dönüşümsel tıp uygulamaları oluşturuyor. Çünkü biz şu anda özellikle kullanmış olduğumuz pek çok sağlık teknolojisi ürünü Batı toplumlarının genetik yapılarına göre koordine edilmiş." dedi. Türkez, şunları kaydetti: "Şu anda Anadolu gibi yerleşik bir medeniyetin genetik profili, haritalaması net olarak yapılmış değil. Biz bu projeyle ilk kez Anadolumuzun genetik haritalamasını yaparak, buradan yola çıkarak özellikle Türkiye'de görülen hastalıklarda bize özgü kullanılabilecek ilaç, tanı kiti ve bilhassa yine terapötik aşı geliştirme süreçlerinde kullanılabilecek kritik bilgiyi bireysel ve dönüşümsel tıp başlığı altında elde edeceğiz. Sonra burada elde edeceğimiz bilgileri analiz edecek ulusal ekiplerde eksikliğimizi gördüğümüz için ikinci projemiz stratejik Ar-Ge destek projeleriydi. Bu projeler kapsamında da özellikle sistem ve yapısal biyolojisi alanlarında uzman yetiştirmek adına proje çağrısına çıktık. Çünkü kapsamı genişletilen ve 5 ulusal proje niteliğindeki tek bir projeye Türkiye Genom Projesi diyoruz ki dev bir proje. Şu anda 27 farklı üniversite ve devlet kuruluşu yer alıyor projede. Bölgelere dağılımı hemen hemen homojen. Büyük bir ağırlığı da yüzde 96'sı devlet ve vakıf üniversitelerinden oluşuyor." "Analizleri yapacak ekipleri de TÜSEB yetiştirecek" Proje kapsamında elde edilecek büyük datanın analizini yapacak ekipleri de TÜSEB'in yetiştirdiğini, bununla ilgili de çağrılarının olduğunu dile getiren Türkez, üçüncü etapta da elde edilecek dokuların saklanacağı ilk ulusal biyobankayı Ankara'da kuracaklarını anlattı. Prof. Dr. Türkez, "Türkiye Genom Projesi kapsamında elde edilecek bilgilerin analiz edileceği merkezleri omik merkezi olarak oluşturduk, ekipleri de buraya kanalize edeceğiz. Analizlerden elde edilecek devasa bilgiler yine Türkiye'nin ilk ulusal veri merkezine gelecek. 30 bin genom büyüklüğündeki veri merkezimizin ilk bölümü ocak ayından itibaren kullanıma açacağız. Dünyada Türkiye Genom Projesi kapsamındaki bir proje henüz yapılmamıştır. Bu kapsamda ve bu büyüklükte bir proje söz konusu değildir. Bizim projemizin standartları dünya standartlarından asla geri değildir. Dünya standartlarının en uç noktasında geldiği teknikleri biz kullanıyoruz. Bu proje tamamıyla ulusal stratejiye bağlıdır, herhangi bir firma, herhangi bir aracı söz konusu olmayıp tamamiyle kendi insan gücümüz ve kaynağımızla yürütülecek olan yerli ve milli bir projedir." değerlendirmesinde bulundu.  "Türkiye bu konuda iyi bir ekosistemde" Hasan Türkez, "Biz 3 yıl içinde bu verilerden ürünleri masaya koyabileceğiz. Biz Cumhuriyetimizin 100. yılında genom projesinde 12 bin 500 hedefini rahatlıkla bitireceğiz, bunu da 2 katına çıkarmayı planlıyoruz." ifadelerini kullandı. Türkiye'de aşıda, ilaçta ve tıbbi cihazda uygulamalı iş birliği çağrısına çıktıklarını dile getiren Türkez, ürünlere devlet desteği ve fonu sağlayarak ürünleri bir an önce sağlık sistemine entegre etmeyi planladıklarını kaydetti. "Türkiye bu konuda iyi bir ekosistemde. Çünkü Cumhurbaşkanlığımız 11. Kalkınma Planı'nda bu konuyu net tanımladı." diyen Türkez, sağlıkta yerlileşme vizyonununun devlet politikası haline geldiğini vurguladı. Türkez, "Bakanlığımız bunu vizyon edindi, TÜSEB'in ekibi de bunu yapacak güçte. Biz ekibimize ve kurumumuza inanıyoruz. Ülkemiz de inansın. 2023'te, bunlar zor ve aşılmaz konular değil. Bizim de yerli tanı kitimiz olacak, yerli cihazlarımız olacak. En kısa zamanda gerek teknoloji transferi gerekse Ar-Ge yoluyla milli ve yerli aşılarımızı da en kısa zamanda kimisi 3, kimisi 4 yıl sonra. Bunların takvimlerini çalışıyoruz. 2023 yılında mutlaka yerli aşılarımızı kullanabilir halde olacağız. Bunun sözünü verebiliriz." Kaynak : AA

Biyoteknolojik ilaç üretimi için iş birliği

Türkiye’nin sağlık alanında ilk tematik araştırma merkezi İzmir Biyotıp ve Genom Merkezi (İBG) bilim ve teknoloji şirketi Merck, biyoteknolojik ilaçların üretimi konusunda bir iş birliği anlaşması imzaladı.   İzmir Biyotıp ve Genom Merkezi (İBG) Müdürü Prof. Dr. Mehmet Öztürk ve Merck Türkiye Genel Müdürü Şehram Zayer tarafından imzalanan anlaşma kapsamında biyoteknolojik alanda ilaç geliştirmek için özel laboratuvar altyapısının uygun şartlarda sağlanması, biyoteknolojik ürünlerde yerli üretimin desteklenmesi, biyoteknolojik ilaç geliştirme süreçlerinde teknik bilgi paylaşımı, insan gücü yetiştirmek için gerekli eğitimlerin verilmesi amaçlanıyor. HÜCRE TEKNOLOJİSİ DESTEĞİ Biyoteknolojik ürünlerin üretim sürecinde yüksek verimli hücreler hayati öneme sahip. İş birliği çerçevesinde Merck bu tür hücre teknolojilerinin sağlanması için İBG’ye teknik altyapı ve bilgi transferi sunacak. Üretim aşamasında ürün kalitesini doğrudan belirleyen her türlü arındırma ve saflaştırma işlemine de Merck tarafından destek verilecek.  

E-bülten için aşağıdaki bilgileri doldurmanız yeterli.

Giriş Yap

Şifremi Unuttum Kayıt Ol

Kayıt Ol

Şifremi Unuttum