Haberler

HEKTAŞ’ın ‘Tohum Teknoloji Merkezi’ Açıldı

HEKTAŞ'ın tohum çalışmalarının merkezi olan Areo Tohumculuk'un Antalya Teknokent'te yer alan "Tohum Teknoloji Merkezi" hizmete girdi. Biyoteknoloji ve Doku Kültürü Laboratuvarlarının yer aldığı merkez ile üreticilere önemli faydalar sağlayacak olan Areo Tohumculuk, aynı zamanda ülke ekonomisine de değer katmayı hedefliyor. Akıllı tarımın öncülerinden biri olan HEKTAŞ'ın tohum çalışmalarının merkez üssü Areo Tohumculuk'un bünyesindeki "Tohum Teknoloji Merkezi', Akdeniz Üniversitesi Teknopark'ta gerçekleşen açılış töreni ile faaliyete geçti. Açılış törenine, Areo Tohumculuk Genel Müdürü Gökhan Köseoğlu, HEKTAŞ Mali İşler Direktörü Uğur Akbaş, HEKTAŞ Mali İşler Danışmanı Halit Murat Irmak ve Antalya Teknokent Genel Müdürü İbrahim Yavuz katıldı. Merkez ile tohum alanında önemli çalışmalara imza atılacak Areo Tohumculuk, "Tohum Teknoloji Merkezi'ndeki bitki doku kültürü laboratuvarı ile 2021 sonbahar sezonu ile birlikte biber, patlıcan ve hıyar türlerinde double haploidi yöntemi ile hızlı bir şekilde yüzde 100 saf hatları kendi laboratuvarlarında geliştirecek. Biyoteknoloji laboratuvarında gerçekleştireceği entegre edilmiş ıslah çalışmaları ile de hem yeni hibrit eldesi için ihtiyaç duyulan zamanı önemli oranda kısaltacak hem de hedef pazarların ihtiyaç duyduğu hastalık / zararlı dayanımlarına sahip hibrit çeşit geliştirme kabiliyeti sunacak. Tohum pazarındaki payını artıracak Verilen bilgiye göre, şirketin 2019 yılında bünyesine kattığı ve tohumculuk alanındaki merkez üssü haline getirdiği Areo Tohumculuk, "Yerli Ar-Ge, Yerli Tohum" sloganıyla çalışmalarını sürdürüyor. Son teknolojileri kullanarak yüksek nitelikli sebze ve tarla bitkilerine yönelik ıslah çalışmalarına hız veren Areo Tohumculuk, mevcut çalışmalarını Akdeniz Üniversitesi Teknokent araştırma sahasının yaklaşık 26 bin m2 alanında kurulu olan Ar-Ge seralarında yürütüyor. Yakın zamanda tescil alan yeni çeşitleri piyasaya sürecek olan Areo Tohumculuk'un faaliyetleri ile birlikte şirket, ülkemizin ulusal tohum ihtiyacını karşılama ve dünya tohum pazarındaki payını artırmayı hedefliyor. Geçtiğimiz yıl, Avusturalya'da girişim sermayesi olarak kurulan Agriventis Technologies (A.T) şirketinin yüzde 51 hissesini satın alma kararını duyuran şirket, tohum alanında yurt dışı Ar-Ge iş birliklerinin güçlendirecek stratejik adımlar atıyor. İklim değişimine karşı önemli tohum ıslah çalışmaları bulunan Agriventis Technologies (A.T) şirketinin şirket bünyesine geçmesiyle, Areo Tohumculuk ileortak çalışmalara imza atılarak kuraklığa dayanıklı çeşitlerin üreticilerle buluşturulması ve Türkiye adaptasyonlarının Areo Tohumculuk üzerinden gerçekleştirilmesi hedefleniyor. 12 bin yıllık tohumlar Ata Siyez ve Mergüze'yi üretecek Tarımsal Araştırmalar ve Politikalar Genel Müdürlüğü (TAGEM) tarafından tescillenen Türkiye'nin tescilli siyez buğdayları Ata Siyez ve Mergüze'nin satış haklarını 5 yıllığına devralan şirket, Areo Tohumculuk ile 2022 yılı itibarıyla buğdayların üretimine, 2023 yılı ile de satışına başlamayı hedefliyor. Genetik olarak dünyanın ilk buğdayı olarak da kabul edilen siyez buğdayı, Anadolu topraklarında 12 bin yıldır genetiğini koruyor.

Gıda Krizi üzerine Bitki Fabrikaları Çözümü

Yakın zamanda yayınlanan yeni bir Birleşmiş Milletler raporuna göre, dünya nüfusunun 2030’da 8,6 milyara, 2050’de 9,8 milyara ve 2100’de 11,2 milyara ulaşması ve her yıl yaklaşık 83 milyon insanın dünya nüfusuna eklenmesi bekleniyor. Bu da dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 11’inin yiyeceğe erişimle mücadele etmesi gerçeğiyle birlikte, dünyanın daha fazla gıda üretmesi gerektiği anlamına geliyor. 9,8 milyar insanı beslemek için ise ortalama yüzde 50 ila yüzde 70 daha fazla yiyeceğe ihtiyaç olacağı söyleniyor. Geleneksel tarım uygulamaları ile nüfusu beslemek için ilave tarım alanlarına ihtiyaç duyulacağı kesin, ancak ekin yetiştirmeye uygun olan arazinin yüzde 80’inden fazlasının halihazırda kullanıldığı gerçeği, yaşanması muhtemel olan gıda kıtlığının üstesinden gelmek için alternatif üretim sistemlerinin uygulanmasını zorunlu kılıyor. Bunun yanında iklim krizi ve değişen hava koşulları en temel gereksinimiz olan gıdaya erişim için gittikçe zorlaşıyor. Tarım alanlarındaki aşırı/eksik sulama, toprak verimsizliği ve kuraklık gibi sorunlar üretimi kısıtlayarak beslenmeyi de tehlikeye atıyor. Bu noktada mevcut uygulamaların yetersiz kaldığı durumda alternatif üretim biçimleri giderek daha da önem kazanıyor. 2050 yılına kadar nüfusun yaklaşık yüzde 70’inin şehirlerde yaşayacağı öngörülüyor. Böyle bir gelecekte de öncelikli olarak geniş alan ve verimli toprak gerektiren geleneksel tarım uygulamalarının evrilmesi ihtiyacı doğuyor. Bitki fabrikaları ise bu gereksinime bir çare olarak öne çıkıyor. Bu uygulama, toprak gerektirmeden fabrikalarda üst üste koyulmuş düzeneklerde yapılan dikey tarımla hem şehirlerdeki alanların verimli kullanılmasını sağlıyor hem de doğal kaynakların aşırı kullanılmasını önleyerek halihazırda iklim krizinden etkilenen doğanın dolaylı olarak iyileşmesine katkı sağlıyor. ENERJİ TÜKETİMİNİ AZALTIYOR Dünya gazetesinden Gülseren Üst Polat ve Deniz Kılınç'ın haberine göre, iklim değişikliği, geleneksel ve yoğun tarım uygulamaları tarafından körükleniyor. Çeşitli araştırmalar, çevrenin korunmasına ve sera gazı emisyonlarının azaltılmasına yardımcı olmak için dünyanın etten bitki bazlı diyetlere geçmesinin yanı sıra gıda yönetim teknolojilerini geliştirmesi ve gıda israfını azaltması gerektiğini söylüyor. Bunun için mahsulleri bitki fabrikalarındaki iç mekanlarda yetiştirmek, çiftçilerin su, sıcaklık ve ışık koşullarını sıkı bir şekilde kontrol etmesine ve verimi en üst düzeye çıkarmasına olanak tanıyor. Renkli LED ışıkların kullanılması, yetiştiricilerin yaprak büyümesini teşvik etmek için mavi dalga boylarını ve çiçeklenmeyi teşvik etmek için kırmızı ışığı hede?emesini sağlıyor. LED ışıklar ayrıca daha verimli olmaları sebebiyle geleneksel yetiştirme ışıklarından daha az ısı üretiyor ve bu nedenle enerji israfını azaltıyor. GELECEĞİN TARIMI Bitki fabrikalarında yapılan dikey tarım pandeminin de etkisiyle yaygınlığını artırıyor. ABD merkezli piyasa araştırma kuruluşu Allied Market Research, 2018’de 2,23 milyar dolar piyasa büyüklüğüne sahip olan dikey tarım pazarının 2026’da değerini neredeyse altı kat artırarak 12,77 milyar dolara taşıyabileceğini öngörüyor. Bu büyümenin kısmen organik, pestisit içermeyen gıdalara olan talebin artmasıyla değil, aynı zamanda gıda güvenliğini artırmak ve ithalatı kısmak isteyen ülkeler tarafından da destekleneceği de yaygın görüşler arasında. Discovery’de yer alan bir makaleye göre dikey tarım kuruluşu Farm Urban kurucusu Paul Meyers, bitki fabrikalarını “geleceğin tarımı” olarak tanımlıyor ve “Bu, pestisit içermeyen ve gezegeni istikrarlı bir şekilde yok eden geleneksel at ve traktör tarımından daha sürdürülebilir bir yaklaşıma geçiş” yorumunu yapıyor. TOPRAKLA YAPILAN TARIMA GÖRE YÜZDE 95 DAHA AZ SU HARCIYOR Dikey tarım uygulamalarını barındıran bitki fabrikaları, tarımı iklim değişikliğinin artan etkilerinden koruyabilir ve üretim maliyetlerini azaltabilir fakat bu yöntemin de kendi zorlukları var. Fabrikalardaki yüksek uygulama maliyetleri bir yana, dikey tarımın karbon ayak izleri de oldukça yüksek. Birçok durumda, dikey tarım üretim yöntemleri, tarım alanlarında yetiştirilen ve uzak mesafelere sevk edilen ürünlere göre sera gazı emisyonlarına katkıda bulunuyor. Fiziksel olarak iklim değişikliğine karşı daha dirençli olmakla birlikte, dikey tarımın yüksek enerji kullanımı, şebekeye bağlı olduğu varsayıldığında, iklimin ısınmasına katkıda bulunan sera gazı emisyonları üretmeye devam ediyor. Öte yandan geleneksel tarım uygulamalarının sera gazı emisyonları daha düşük olsa da şehirden uzak açık alanlarda yetiştirilen ürünlerin sevkiyatı ise tarımın yol açtığı toplam emisyonların yüzde 62’sini oluşturuyor. Toprak üzerinde yapılan geleneksel tarımın aksine bitki fabrikalarında yapılan tarımın yüzde 70 daha az su gerektirdiği ve yüzde 99’a kadar su tasarrufu sağladığı göz önüne alındığında dikey tarımın emisyonlara rağmen çevreci bir uygulama olduğu görülüyor. KOLİ BASİLİ RİSKİNİ ORTADAN KALDIRIYOR Bitki fabrikaları ve dikey tarımın artıları ve eksilerinin ele alındığı bir Forbes makalesinde bütün gelişen teknolojilerde olduğu gibi bu uygulamaların da bir faydası olması gerektiğine dikkat çekilirken, dikey tarımın faydasını ilginç bir şekilde ortaya koyduğu belirtiliyor. Son yıllarda yeşil, yapraklı sebzelerden kaynaklanan koli basili salgınına değinen makalede çoğu durumda salgının sebzelerin yıkanmasıyla alakalı olduğu ve dikey tarımın bunu ortadan kaldırdığı vurgulanıyor. Makaleye göre bitki fabrikalarının kir tutmaması ve sebzelerin yıkanmasını gerektirmemesi, gıda kaynaklı hastalık salgınlarını önleyebilir. Ayrıca dikey tarım, maksimum verim elde edilmesine yardımcı olabilir. Bitkilerin günde yalnızca 10 dakika karanlığa ihtiyacı olması sebebiyle bitki fabrikalarında gün boyu ışık almak bitkilerin daha hızlı büyümesini sağlar. Ayrıca, geleneksel çiftçiler genellikle bir kez gübre uygular, mahsulü sular ve büyümesini umarken, bitki fabrikalarında ise bitki büyümesini optimize etmek için otomasyon ayarlamaları yapılarak birçok kez gübre uygulanır. Ayrıca nem ve su tüketimi de sık sık kontrol edilebilir. BİTKİ FABRİKALARINA KURUMSAL DESTEK ARTIYOR Hem küresel olarak hem de ülkemizde yeni yeni yaygınlaşan dikey tarım uygulamalarına kurumsal ilgi, hem bu alandaki girişimlere yapılan yatırımlar hem de şirketlerin kendi girişimlerini kurmalarıyla güçleniyor. Buna bir örnek de Bayer ve Singapur merkezli Temasek’ten geldi. Unfold isminde yeni bir dikey tarım girişimi oluşturan Bayer ve Temasek ortaklığı restoranlara, havayollarına, okullara, hastanelere, işletmelere, marketlere ve çevrimiçi dağıtım hizmetlerine taze, sürdürülebilir ve daha küçük bir ekolojik ayak izine sahip yerel ürünler sağlamayı hedefl iyor. Birçok Avrupalı start-up da bu yolda çeşitli adımlar atıyor. Süpermarketlerdeki mahsuller için dikey tarım sistemleri kuran Berlin merkezli Infarm, bu yıl 170 milyon dolar yatırım alırken, dikey çiftçilik SaaS çözümü geliştiren Finlandiyalı girişim iFarm da 4 milyon dolarlık bir finansman elde etti. Ayrıca online süpermarket uygulaması Ocado yakın zamanda İngiltere’deki dikey tarım girişimi Jones Food Company'deki hissesini artırdı. Türkiye’de ise dikey tarım girişimi Vahaa, mart ayında düzenlenen tohum yatırım turunda 14 milyon lira değerleme üzerinden yatırım aldı. Bitki fabrikalarının faydaları 1. Kapalı alanda üretim Işık, sıcaklık, nem, karbondoksit konsantrasyonu ve kültür çözeltisi gibi kontrollü yetiştirme koşulları altında toprağa ihtiyaç duymadan kapalı alanlarda bile üretim imkanı sağlar. 2. 365 gün kesintisiz verimlilik Kurak mevsimde su sıkıntısı, yağışlı mevsimde yoğun yağış ya da benzeri aşırı hava koşullarından etkilenmeden, mevsimden bağımsız 365 gün üretim sağlar. 3. Yerden tasarruf Kentsel tarım, son yıllarda oldukça rağbet gören bir kavram. Bitki fabrikaları, taze ürünlerin hızlı teslimatını kolaylaştırmak için dünya çapında kalabalık ve yüksek maliyetli kentsel alanlarda yerel gıda üretimi için uygun koşulları sağlar. Bitkiler, alan kullanımını en üst düzeye çıkarmak için bir sıra yerine yığınlar halinde veya çok seviyeli olarak yetiştirilebilir. Bu şekilde daha fazla bitki üretilir ve bu teknik çok daha sürdürülebilir ve uygun maliyet sağlar. 4. Topraksız üretim Bitkiler, köklerin besin çözeltisine daldırıldığı yerlerde hidroponik olarak yetiştirilir. Böylece su kaybı olmaz. Köklerin besinleri aramak ve çıkarmak zorunda olduğu toprağın aksine, bitkinin besinlerini çok az çabayla almasına izin verir. Bu, zengin, organik toprak ve birinci sınıf besin maddeleri kullanırken bile geçerli olur. Bu süreçte köklerin harcadığı enerji, vejetatif büyümeye daha iyi harcanan enerjidir. Bu nedenle hidroponik bitkiler toprakta büyümekten çok daha hızlı büyür. Bu nedenle, bitki fabrikalarında hasat, geleneksel tarıma göre çok daha sık yapılır. Hidroponik bitki yetiştirmenin bir başka yararı da toprağa kıyasla bitkilerin aşırı ağır metallerden etkilenmemesidir. 5. Pestisit yok Geleneksel tarım kullanılarak açık havada yetiştirilen sebzelerin çoğuna böcek ilacı püskürtülür. Bitki fabrikaları, ne organik ne de kimyasal herhangi bir pestisit kullanmaz, çünkü bitkiler hiçbir böceğin giremeyeceği kapalı bir ortamda yetiştirilir. Böceklerin ve kirleticilerin bitkilere zarar vermesini önlemek için özel kıyafetlerin gerekli olduğu bitki fabrikalarına girenlere genellikle katı kurallar uygulanır. Böylece bitkiler, haşere saldırısından endişe duymadan güvenli bir ortamda yaşarlar. 6. Kısa hasat süresi Bitkinin istediği koşullar bitki fabrikalarında bilgisayar kontrolü altında oluşturulduğundan hasat süreleri kısalıyor, bitki kalitesi artıyor. 7. Uzun raf ömrü Bitki fabrikalarında kullanılan hijyen ve teknik gereği ilaçsız, doğal yollarla üretilen gıdaların üzerinde zararlı patojenlerin etkisi bulunmaz. Bu yüzden de geleneksek tarım ürünlerine göre göre bitki fabrikalarında üretilen ürünler çok daha uzun raf ömrüne sahiptir. YENİ YATIRIMLAR GELİYOR Pimtaş kuruluşu olan HGT Tarım, artan taze ve organik gıda talebini karşılamak için, 1 milyon metrekarelik dikey tarım fabrikası kurmayı planlıyor. Ar-Ge çalışmaları neticesinde yılda yaklaşık bin yeni ürün geliştirdiklerini belirten Pimtaş Yönetim Kurulu Başkanı Şamil Tahmaz, HGT Tarım, PİMARGE ve Gebze Teknik Üniversitesi’nin ortaklaşa yürüttüğü dikey tarım projesi kapsamında, 1 milyon metrekarelik alana kurulacak dikey tarım fabrikasının yatırım çalışmalarının devam ettiğini kaydetti. Kuracakları dikey tarım fabrikasıyla çiftçilerin böcek ilacı gibi kimyasallar kullanmadığı, zirai bilgiye ihtiyaç duymadan sağlıklı ürünler yetiştirmesine olanak veren tüm süreçlerde çevre dostu üretim gerçekleştireceklerini söyleyen Tahmaz, fabrikanın yüzde 100 yerli ve milli imkanlarla hayata geçireceklerini belirtti. Tahmaz, “Özellikle son dönemde, tüketicinin taze, organik ve güvenilir gıda talebi arttı. Bu yatırım sayesinde, tüketicinin bu tutumuna cevap vererek, ülkemizin doğal kaynaklarını korurken, insanların en çok ihtiyaç duyduğu gıda ürünlerine istedikleri zaman ulaşabilmelerine katkı sağlayacağız. Ülkemizin en çok ihtiyacı olan şey üretmek ve daha çok üretmek” dedi HANGİ TEKNOLOJİLER KULLANILIYOR? Bitki fabrikalarında 3 ana disiplin var. Bunlardan ilki bitki besleme ve dozajlama sistemi, bir diğeri bitkinin fotosentezi için gereken aydınlatma sistemi, üçüncüsü ise bitkiye istediği ortamı sağlayan iklimlendirme sistemi. Bunların dışında bitkilerin elleçlenmesi için gereken mekanizma, fabrikayı izleyip yöneten elektronik sistem ve operasyonun mali olarak takip edilmesini sağlayan muhasebe modülü kullanılan diğer teknolojiler arasında. Bitki fabrikasının sağlıklı bir şekilde işlemesi tüm bu sistemlerin doğru ve entegre olarak çalışmasıyla mümkün olabilir. Özellikle büyük ölçekli bitki fabrikalarında... KARACA: BİTKİ FABRİKALARI SÜRDÜRÜLEBİLİR TARIMIN GELECEĞİN Dünyamızdaki iklim değişiklikleri, artan sıcaklık değerleri, susuzluk, çoraklaşma, kirlenme, kimyasal kullanımı gibi nedenlerle ekilebilir topraklar hem küçülüyor hem kalitesizleşiyor. Bunun yanında global anlamda nüfus artışı ve şehirleşme de ekilebilir toprak alanlarını negatif anlamda etkiliyor. Bu da bitki fabrikaları gibi alternatif üretim yöntemlerinin önemini artırıyor. Bitki fabrikalarını sürdürülebilir tarımın geleceği olarak tanımlayan Cantek Group Yönetim Kurulu Başkanı Can Hakan Karaca, insanları doyurabilmek, onlara kaliteli gıdalar sunabilmek için farklı ve inovatif çözümler gerektiğinin altını çiziyor ve “Günümüzdeki çözüm seralar. Ancak seralarımız çok geniş tarım alanları işgal ediyor ve sürekli üretim sağlayamıyorlar. Bitki fabrikalarıyla dar alanlarda sürekli üretim yapıp standart kaliteli ürünler elde edebiliyorsunuz. Ayrıca tabiatın tüm negatif etkilerinden bağımsızsınız” diyor. Önümüzdeki senelerde bu alandaki bilinçlenmeyle beraber otoriteler ve yönetimlerin bu konu hakkında daha fazla düşüneceğini, yatırımcıların enerji, finans kaynaklarını bu alana yönlendireceklerini kaydeden Karaca, bu sayede sürekli, sabit fiyatlı ve ilaçsız gıdanın önünün açılacağını vurguluyor. “Bitki fabrikalarıyla hem Kenya’da hem İngiltere’de hem de kutuplarda aynı üretim aynı şekilde yapabiliyor; aynı kaliteli ve sağlıklı ürünü yetiştirebiliyorsunuz” diyen Hakan Karaca, öncelikle sürdürülebilirlik için makul yatırım ve işletme maliyetlerine ulaşmanın çok önemli olduğunu vurguluyor ve ekliyor: “Soğuk zincirde yer alan gıdayı bir ülkeden veya bir şehirden diğerine götürmenin maliyeti yarım ila bir dolar civarlarında. Bu nedenle yerinde üretim yapmak çok avantaj sağlıyor. Bunun yanında üretimde dış tehdit olmadığı; bakteriyle, böcekle mücadele etmek zorunda kalmadığınız için ilaç da kullanmıyorsunuz. Böylelikle hem sağlıklı hem de ekonomik bir üretim modeline sahip oluyorsunuz. Ayrıca, dünyada tarım imkânının kısıtlı olduğu yerleri, tropikal ve kutup kuşaklarını düşünün. Bu bölgelerde birçok ürünü yetiştirmek susuzluk ve sıcaklık nedeniyle çok maliyetli veya neredeyse imkânsız oluyor. Bitki fabrikaları bu sorunu tamamen ortadan kaldırıyor. Toplam üretim maliyetinin yüzde 50-60’ının enerji kalemleri olduğunu düşünürsek, özellikle sıcak coğrafyalarda bulunan ve enerjinin ucuz olduğu petrol zengini ülkeler için bitki fabrikaları mükemmel bir çözüm. Bu ülkelerdeki yönetimlerin bitki fabrikalarına büyük yatırım destekleri vereceklerinden ve bu alanda yatırımların çok artacağından eminiz. Böylelikle büyük bir bitki yetiştirme devrimi gerçekleşecek.” “HER BİTKİNİN FARKLI ORTAMI OLMALI” Tabiatta her türlü bitkinin iyi-kötü yetişebileceğini ancak asıl konunun verimlilik olduğunun altını çizen Karaca, “Her bitki büyüyebilmek için farklı gereksinimlere ihtiyaç duyar. Ispanağı, rokayı, marulu ayrı şartlarda, ayrı koşullarda, en verimli olduğu yerlerde yetiştirmek gerekiyor. Bitki fabrikalarında da aynı durum söz konusu. Her bitkinin farklı farklı şartlandırılacağı farklı ortamları olmalı. İklim kontrolü tamamen sizde olduğu için, bitkilere ihtiyacı olan her koşulu sağlayabiliyorsunuz. Ispanak ve marulu örnek alalım. Bu iki bitkiyi aynı anda yiyoruz ama ikisi de büyüyebilmek için farklı ihtiyaçlara sahipler. Mesela ıspanak, marula göre daha serin bir ortamda yetiştirilmeli” diyor. “AVRUPA’NIN İŞLEYEN EN BÜYÜK FABRİKASI” Bitki fabrikaları konusunda en tecrübeli ve bilgili ülkenin Japonya olduğunu ifade eden Hakan Karaca, dünyadaki farklı uygulamalar ve Türkiye’deki durumla ilgili şu bilgileri aktarıyor: “Japonya’da hem ürünlerin piyasa fiyatları yüksek (bir marul 5 Euro’ya alıcı bulabiliyor) hem de halk sağlıklı gıda konusunda çok hassas. Biz de bu bilinçle sektörün gurusu olan Toyoki Kozai’den 2 defa yerinde eğitim aldık. Bu alanda tüm dünyada ilkiz. Bunun dışında ABD ve Kanada bitki fabrikaları alanında güçlü ülkeler. Avrupa ülkeleri de bu alanda önemli yatırımlar yapıyorlar ancak henüz büyük çaplı endüstriyel bitki fabrikalarına sahip değiller. Bizim kendi tesislerimizdeki prototip bitki fabrikamız, Avrupa’nın işleyen en büyük fabrikası niteliğinde. Bunların yanında deneysel çalışmalar dünyanın her yerinde gerçekleştiriliyor. Farklı sistemlerle çalışan binlerce irili ufaklı deneme tesisinden bahsedebiliriz. Ancak piyasanın bitki fabrikalarında yetiştirilen ürünlere alışması için endüstriyel tesislerin sayısının artması gerekiyor. Dünyada bu yönlü bir eğilim başladı. Özellikle büyük sermaye grupları endüstriyel tarıma yatırım yapmak konusunda oldukça hevesliler. Bu alanda yatırımlar yeşil yapraklı ürünler için başlayacak; daha sonra teknolojinin gelişmesi ve çeşitlenmesiyle beraber domates, biber, patlıcan gibi yaygın sebzelerle devam edecek. İnsanoğlu tarıma 10.000 yıl önce ilk olarak bu topraklarda başladı. Şimdi ise tarımın son teknolojisi yine Türkiye topraklarında gelişiyor. Ancak Türkiye’de bitki fabrikası yatırımı yapmak zor bir konu. Çünkü ülkede tüm bitkiler kolayca yetişebiliyor ve maliyetleri ucuz. Ancak bitki fabrikalarından çıkan ürünler ilaçsız, %95 daha az suyla yetişen, karbon ayak izi minimum olan, %0 pestisit oranına sahip sağlıklı ürünler. Üstelik her gün aynı kalitede ve aynı maliyetle üretiliyorlar. Bu koşullarda, sera ürünlerinden daha yüksek maliyetli olmaları piyasada kabul gördüğü zaman hepimiz çok daha fazla bitki fabrikası ürünü tüketeceğiz." İKİNCİ TESİS NİJERYA'DA OLACAK Kendi tesislerimizde yetişen ürünleri piyasaya sunmak için geçen sene tüm hazırlıklarımızı tamamlamıştık. Tam bu dönemde talihsiz bir kaza yaşadık ve tüm fabrikamız yandı. Bunun üzerine kolları sıvadık ve 3 sene sonra gerçekleştirmeyi planladığımız ileri teknolojiye sahip fabrikayı inşa etmeye karar verdik. Bunun için önemli Ar-Ge yatırımları yaptık. Krizden fırsat çıkardık ve hayal ettiğimiz yeniliklerle donatılmış bir tesis hazırladık. Satış iletişimi çalışmalarında bulunmamamıza rağmen 2 yıldır bize birçok ülkeden talep geldi. Ancak biz geleceğe hazırlandığımız için bu talepleri beklemeye aldık. Asıl tanıtımlara tesisimiz tam anlamıyla tamamlandıktan ve müşteri kabulüne hazır olduktan sonra başlayacağız. Bunun için önümüzde 1,5 aylık bir süreç var. Ancak yangından hemen önce Nijerya’dan aldığımız bir sipariş söz konusu. İkinci kurulumumuz Nijerya’da olacak. Bitki elleçlemesinin otomasyonla yapıldığı tesislerde m2 fi yatları yaklaşık 1.000-2.000 Euro. Bitki fabrikalarında önemli olan ekim yapılan alanın m2 olarak büyüklüğü. Bitki elleçlemesinin otomasyonla yapıldığı tesislerde m2 fiyatları yaklaşık 1.000-2.000 Euro arasında; manuel tesislerde ise bu rakam yaklaşık 500 ile 1.000 Euro arasında değişiyor. Bu maliyete aydınlatma, iklimlendirme, bitki besleme, tohum atma ve elleçleme de dahil. Bitki fabrikalarının maliyetleri için ilk olarak yetiştirilecek ürünler, üretim kapasitesi, uygulanacak otomasyon, uzaktan yönetim, yapılacak ambalaj, kurulum yapılacak coğrafya gibi birçok farklı parametrenin doğru analiz edilerek belirlenmesi gerekiyor. Ardından yapılacak detaylı proje çalışmaları ile doğru maliyetler ortaya çıkıyor. Yatırımın geri dönüşü ise gelişmiş ülkelerde yaklaşık 3 ila 4 yıl civarında. Burada belirleyici olan ana kalemler enerji maliyeti ve ürünün piyasa satış fiyatı. Kaynak : Dünya

Prof. Dr. Unutmaz, Covid-19 İlacı için Sonbaharı İşaret Etti

Amerika’daki Jackson Laboratuvarı Enstitüsü’nde 'Baş Araştırmacı' olarak immünoloji, enfeksiyon hastalıkları ve kanser tedavisi konularında önemli çalışmalar yürüten Prof. Dr. Derya Unutmaz, ilaç geliştirme süreçlerine hız katacak “üç boyutlu organ” projesinin detaylarını, ilk kez anlattı. İlaç firmalarının yakın zamanda faz çalışmalarında insan yerine üç boyutlu yazıcılarda üretilen “yapay organlar” kullanmaya başlayacağını söyleyen Prof. Dr. Unutmaz, Koronavirüs tedavisi için en geç sonbaharda çok etkili ilaçların geleceğini müjdeledi. İmmünoloji araştırmalarında yeni ilaç geliştirebilmek ve vücut mekanizmalarını tam olarak anlayabilmek için yüksek teknoloji gerektiren yöntemler üzerinde çalıştıklarını kaydeden Prof. Dr. Unutmaz, "Aslında Covid öncesinde bu çalışmalara başladık ancak salgınla beraber biraz yavaşladı. Ama bugünlerde yeniden o çalışmalara geri döndük. Benim ana konum bağışıklık sistemi. Bağışıklık sisteminin birçok konuya etkisi var. Örneğin son zamanlarda biz, kanser tedavisi üzerine çalışıyoruz. Yine bağışıklık sistemine, yani ‘içimizdeki orduya’, kanser hücrelerini nasıl tanıtabiliriz ve kansere karşı bu orduyu nasıl eğitebilir, nasıl programlayabiliriz diye bazı araştırmalarımız var. Buradaki stratejimiz, bağışıklık sisteminin ‘T hücrelerini’- komuta merkezi ya da keskin nişancılarda diyebiliriz bunlara- hastalardan alıyoruz, onları laboratuvar ortamında eğitip donatıyoruz, yani genetik olarak programlıyoruz ve bu hücreleri özellikle kanser hücrelerini tanıyacak hale getirip daha sonra bunları tekrar hastaya geri veriyoruz. Bu şekilde çok etkili bir tedavi yöntemi elde ediyoruz. Ama tabii ki çalışmanın çoğu şu an laboratuvar düzeyinde devam ediyor” dedi. "İlaçları organ düzeyinde test edebileceğiz" Teknolojik çalışmalarına da değinen Prof. Dr. Unutmaz, bilim ve tıp dünyasını artık üç boyutlu yazıcılarda basılan yapay organ devrinin beklediğini anlattı ve şu bilgileri verdi: “Üç boyutlu basımla laboratuvarda organlar üretiyoruz. Bu çok önemli. Örneğin bir ilacı test edeceksiniz, bunu bir organ düzeyinde yapmanız lazım. Akciğerde ya da kalpte, tabi ki insanda yapamıyorsunuz bu deneyleri bazen. Yine Amerika'da bir Türk doktor arkadaşımla birlikte çalışıyoruz bu proje üzerinde. Günümüzde bir ilacın geliştirilmesi için fare deneyleri yapılıyor. Önce hayvanlarda deneniyor yani. Ama maalesef ilacın etkinliği ya da yan etkileri, insanda her zaman hayvanlarda olduğu gibi olmayabiliyor. Onun için Faz 1 çalışmaları yapılıyor. Hatta birçok ilaç da bu sebeple Faz 1 veya Faz 2 aşamasında başarısız oluyor. Çünkü insanda farklı bir sonuç çıkıyor. Eğer biz bunları organ düzeyinde test edebilirsek, çok çok daha hızlı ilerlemiş olacağız. Yeni ilaç geliştirme konusunda hız kazanacağız.” "Virüslerin akciğer üzerindeki etkilerini 3D organlarla inceliyoruz" Pandemi öncesi yapay organ modelleriyle meme kanseri ve bazı virütik akciğer hastalıkları hakkında çalışmalar yürüttüklerini de kaydeden Prof. Dr. Unutmaz,  “Örneğin meme kanserinde dokunun içine hücreler nasıl girebiliyor, diğer doku hücreleriyle nasıl bir ilişki içindeler, bunları anlamamız gerekiyordu. Onun üzerine üç boyutlu basım yapıyorduk. Bu çalışmaların sonuçlarını da çok yakın bir tarihte yayınlayacağız. Onun dışında akciğerde virüsler akciğer dokusuna nasıl giriyor, bütün akciğerin nefes borusu kısımlarını vs, basarak test ediyorduk. Tabii Covid sürecinde biraz Covid için de çalıştık bu şekilde. Yine bağırsaklar çok önemli. Çünkü bağırsakların içinde bakteriler yaşıyor. O ortamı simüle etmeye çalışıyoruz, modellemeye çalışıyoruz laboratuvarda. Bayağı ilerledik bu konuda. Tabii ki çok kompleks mekanizmalar, şu anda geliştirme aşamasındayız ama kanserle alakalı olan çalışmamız, özellikle ilaç seçimi için çok yakında ilaç firmaları tarafından kullanılmaya başlanacak diye düşünüyorum” şeklinde konuştu. "Covid-19 ilacı yaz ortasında ya da sonbaharda piyasaya çıkabilir" Prof. Dr. Unutmaz, Covid-19 ilacının yaz ortasında ya da en geç sonbaharda piyasaya çıkacağını düşündüğü belirtti. Aslında grip için geliştirilen ancak Covid-19 tedavisindeki etkinliği denenen molnupiravir adlı ilaca dair Faz 3 çalışmalarının bitmek üzere olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Unutmaz, sözlerini şöyle sürdürdü: “Merck firması Faz 3 çalışmalarını Mayıs’ta bitirecekti ama biraz gecikme oldu galiba. Çok kısa sürede bu sonuçlar açıklanacaktır diye düşünüyorum. Hayvan deneyleri, Faz 1 ve Faz 2’de çok iyi sonuçlar çıktı. Çok hızlı bir şekilde durduruyor virüsü. Diğer büyük firmaların da böyle faz çalışmaları var. Maalesef uzun sürüyor bu çalışmalar ve bir de yanlış bir strateji yürüttük Covid pandemisinde. Çok büyük bir aciliyet vardı, var olan ilaçları test etmekle müthiş bir enerji harcadık. Örneğin hidroksiklorokin, hiç çalışmadığı belli olan bir ilacı defalarca test ettik, vakit kaybettik. Ben çok etkili ilaçlar çıkacağından eminim. Belki bu yaz, belki sonbahara doğru.” “İngiltere'de Hint varyantı baskın hale geldi"  Prof. Dr. Derya Unutmaz, Dünya Sağlık Örgütü’nün artık Covid-19 varyantlarında yeni bir adlandırma sistemine gittiğini belirterek, “Bildiğiniz gibi şimdiye kadarki varyantların dünyada 4 çeşidi var. DSÖ bunlara İngiltere, Hindistan vs demek yerine artık ‘Alfa, Beta, Gama, Delta’ şeklinde bir adlandırma sistemine geçti. İngiltere'de çıkana Alfa varyantı deniyor artık. Brezilya'daki daha önce P1 denilen varyant Beta, Güney Afrika varyantı Gama, Hindistan'da çıkan varyant da Delta olarak adlandırıldı. İngiltere'de çıkan çok daha bulaşıcı bir varyanttı ve hızlı bir şekilde dünyayı ele geçirdi. Aslında virüsler birbirleriyle rekabet ediyorlar, daha çok bulaşıcı olan versiyonu bir avantaj sağlıyor ve hızlı bir şekilde yayılıyor. Brezilya ve Güney Afrika'da olanların biraz daha fazla tehlikesi var. Çünkü onlarda antikorlardan kaçış mutasyonları oluştu. Daha önce Covid geçirenlerin bir daha enfekte olma riski oluştu. Ya da aşı sonrası antikor düzeyi çok yüksek değilse, enfekte olabiliyorsunuz. Hindistan'da çıkan Delta varyantı ise hepsinin bu özelliklerini bir arada topladı, daha tehlikeli bir hale geldi. Hatta Alfa yani İngiltere'deki çıkandan çok daha bulaşıcı olduğu söyleniyor. Şu anda İngiltere'de bile Alfa’nın yerine geçmiş durumda Hindistan'dan gelen virüs. Bu bakımdan çok tehlikeli ve bir miktar antikorlardan da kaçıyor” dedi. "Çok fazla zamanımız kalmadı, virüsle yarışta öne geçmeliyiz" BioNTech gibi çok etkili antikor oluşturan aşıların, özellikle iki dozdan sonra bu varyanta karşı da tamamen koruyucu olduğuna değinen Prof. Dr. Unutmaz, sözlerini şöyle noktaladı: “Bizim kendi yaptığımız bazı çalışmalar da var buna dair. Yani antikorların etkisi 5-6 kat düşebiliyor ama bu aşılarla o kadar çok antikor üretiyorsunuz ki fark etmiyor. Yine de durdurabiliyorsunuz bunu. Şu anda müthiş bir yarış var virüsle aşılanma arasında. Bizim de önümüzde çok fazla zamanımız kalmadı. Çünkü bu Delta varyantı çok hızlı yayılıyor. Onun için aşılanma ile onun önüne geçmemiz lazım. Geçemezsek, gerçekten önümüzdeki bir iki ayı yine çok zor geçirebiliriz.” Kaynak : T24

Genveon İlaç TSE Covid-19 Güvenli Üretim Belgesi'ni Aldı

Türkiye ilaç pazarına yenilikçi ürünler kazandıran Genveon İlaç, Türk Standartları Enstitüsü (TSE) tarafından yayınlanan, Hijyen, Enfeksiyon Önleme ve Kontrol Kılavuzu'ndaki gerekli tüm şartları yerine getirerek, Covid-19 Güvenli Üretim Belgesi'ni aldı. Hem akut hem de kronik pazarlarda orijinal, eşdeğer ve OTC ilaçlardan oluşan geniş ürün portföyü ile insanların hayatına dokunan Genveon İlaç'ın Gebze fabrikası, Covid-19 pandemisinin başından bu yana aldığı üst düzey önlemlerle Türk Standartları Enstitüsü (TSE) denetimlerinden geçerek TSE Covid-19 Güvenli Üretim Belgesi'ni almaya hak kazandı. Çalışanların ve toplumun sağlığını önceliğine alan Genveon İlaç, TSE'nin, sanayi tesislerinde Covid-19 pandemisiyle mücadele doğrultusunda yayınladığı Hijyen, Enfeksiyon Önleme ve Kontrol Kılavuzu'ndaki gerekli tüm önlemleri uygulayarak, kurumun denetimlerinden başarıyla geçti. Şirket belgeyle Covid-19 sürecinden etkilenmediğini ve üretime hijyenik koşullarda devam ettiğini kanıtladı. "Ülkemize ve toplumumuza olan sorumluluğumuzu da yerine getirdik" Konuyla ilgili açıklamalarda bulunan Genveon İlaç Genel Müdürü Dr. Erhan Baş, "Şirket olarak, tüm dünyayla birlikte bir buçuk yılı aşkın süredir devam eden pandemiyle mücadelemizde oldukça önemli adımlar attık. Gebze üretim tesisimizde TSE'nin yayınladığı Hijyen, Enfeksiyon Önleme ve Kontrol Kılavuzu'ndaki tüm şartları yerine getirdik. Üretim alanları, ofisler, ortak alanlar ve servislerinde koruyucu önlemler aldık, tüm tesisimizde hijyen kurallarını kesintisiz bir şekilde uyguladık. Aldığımız önlemler sonrası TSE'nin tüm denetimlerinden geçerek güvenli üretim belgemizi aldık. Bu belge ile ülkemize ve toplumumuza olan sorumluluğumuzu da yerine getirdik. Sağlık ve kamu otoritelerinin tüm önerilerini dikkate alarak, gerekli önlemlerimizi almaya, insanlar ve sağlık için üretmeye devam edeceğiz" diye konuştu. Kaynak : Basın Bülteni

"2022 Vilcek Biyoteknolojide Mükemmellik" Ödülü mRNA Teknolojisinin Geliştirilmesini Sağlayan Dr. Katalin Karikó'ya Verildi

Koronavirüs'le mücadelede kullanılan mRNA aşılarının geliştirilmesini sağlayan Macar asıllı bilim insanı biyokimyager Dr. Katalin Karikó, 2022 Vilcek Biyoteknolojide Mükemmellik ödülünün sahibi oldu.  Vilcek Mükemmellik Ödülü, ABD'de çalışan ve toplumda etki yaratan göçmenlere veriliyor. Ödül, 2019 yılında Vilcek Vakfı Ödüller programına eklenmişti.  Macaristan'da doğan 66 yaşındaki Karikó, 1985 yılında ABD'ye doktora sonrası çalışmaları için gitmişti. Karikó, şu anda BioNTech'te kıdemli başkan yardımcısı olmasının yanı sıra Pennsylvania Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde çalışıyor.  Vilcek Vakfı Kurucu Ortağı ve CEO'su Jan Vilcek, "Dr. Karikó'nun öncü çalışması, Covid-19'a karşı yeni aşıların geliştirilmesini sağladı. Bu mRNA teknolojisi başarısı dünya genelinde Covid-19'u yayılmasını durdurmayı ve milyonlarca insanın hayatını kurtarmayı vadediyor" dedi.  mRNA teknolojisi, şu anda Koronavirüs'e karşı kullanılan Pfizer/BioNTech ve Moderna aşılarında kullanıldı.  Vilcek Mükemmellik Ödülü sahipleri 100 bin dolar ve hatıra diploması alıyor.  Aynı teknoloji kullanan Moderna'nın kurucularından Derek Rossi, "Bana Nobel Tıp Ödülü'nü kim almalı diye sorsalar bu insanları (Kariko ve Weissman) en başa koyardım. Bu temel keşifleri dünyaya katkıda bulunan tıbbi buluşlar arasına girecek" demişti.  Kaynak : T24

İlaç ve Tıbbi Cihaz Sektörü Raporu Yayınlandı

Devlet Denetleme Kurulu, ilaç ve tıbbi cihaz sektörüne ilişkin rapor hazırladı. Raporda, salgınlar, krizler ve savaş durumları da göz önünde tutularak konunun ulusal güvenlik açısından ele alınması gerektiği ifade edildi. Raporda, ilaç ve tıbbi cihaz sektöründe yerli imalatın artırılmasının ve dışa bağımlılığın azaltılmasının önemi ortaya koyuldu. Yerli ilaç ve tıbbi cihaz sektörünün daha rekabetçi, yenilikçi, sağlıklı ve güçlü bir yapıya kavuşturulmasına katkı sağlanmasının hedeflendiği çalışmada, ar-ge'den klinik araştırmalara, ruhsatlandırma ve pazarlama izinlerinden geri ödemeye kadar tüm aşamalar değerlendirildi. Rapora göre Türkiye gelişmekte olan ilaç pazarları arasında gösteriliyor ve 7,8 milyar dolar ilaç pazarı büyüklüğüyle dünyada 17. Sırada yer alıyor. Türkiye'de tıbbi cihaz pazarının büyüklüğü ise 2 milyar dolar seviyesinde. Türkiye, 2019'da sağlığa yaklaşık 201 milyar lira harcadı. Son yıllara bakıldığında sağlık harcamalarının yaklaşık yüzde 40-45'lik bölümünü ilaç ve tıbbi cihaz harcamaları oluşturdu. Salgın döneminde dünyada 460 milyon dolar seviyelerine ulaşan koronavirüs aşısı pazarının büyüklüğünün 2024'te 25 milyar dolar, 2030'da ise 61,56 milyar dolar seviyelerine çıkacağı tahmin ediliyor. Ve Türkiye’de 2019'da yerli ilaç oranı, kutu bazında yüzde 87,6, değer bazında ise yüzde 51,7 seviyelerine ulaştı.

Geleceğin Sektörü Biyoteknolojiye 5 Milyar Dolarlık Yatırım

Biyoteknoloji Sanayicileri Derneği’nin (BİYOSAD) girişimleriyle 5 milyar dolar tutarında yatırımla kurulacak olan Biyoteknoloji Vadisi, Türkiye’nin biyoteknoloji ekosisteminin temelini atarken katma değerli ihracatın da önünü açacak. İstanbul Tuzla’da 262,5 hektarlık bir alanda kurulması kararlaştırılan Biyoteknoloji Vadisi’nde 160 sanayi kuruluşu üretim yapacak, 250 AR-GE firması yeni ürün ve teknolojiler üretmek amacıyla bilimsel çalışmalar gerçekleştirecek. Vadi, 2 bini lisans ve lisans üstü eğitim almış AR-GE çalışanı olmak üzere toplam 30 bin nitelikli çalışanın istihdam edilmesini de sağlayacak. Türkiye’nin ithal ettiği biyoteknolojik ürünlerin AR-GE ve bilim alt yapısı ile geliştirip üretilmesine zemin hazırlayacak olan Biyoteknoloji Vadisi, ülkemizin bu alandaki ithalatını büyük oranda düşürecek. Öte yandan Vadi’de üretilecek olan ürünlerin, yüzde 60’ının ihraç edilmesi planlanıyor. Kilogram ürünün ihracat bedeli Türkiye’de 1,28 dolar, gelişmiş ülkelerde 5 dolar düzeyindeyken biyoteknolojik ürünlerin kilogram başına ihracat değerinin 10 bin dolar ile 675 bin dolar arasında değiştiği düşünüldüğünde, Biyoteknoloji Vadisi’nin Türkiye’ye ihracatına sağlayacağı katkının boyutu da gözler önüne seriliyor. MİLLİ İLAÇ MİLLİ AŞI Biyoteknoloji Vadisi’nde faaliyet gösterecek tesislerin yüzde 45’inin sağlık, yüzde 25’inin gıda, tarım ve hayvancılık, yüzde 10’unun çevre ve yüzde 20’sinin endüstriyel alanda faaliyet gösteren firmalardan oluşması planlanıyor. Sanayi sektörünü Türkiye’de daha önce geliştirilmemiş ve üretilmemiş, ürünlerle tanıştıracak olan Biyoteknoloji Vadisi’nde üretilmesi planlanan ürünler ise biyoteknolojik milli ilaç ve milli aşı, biyomedikal tıbbı ürün, nitelikli ve tıbbı bitki ve tohum, biyolojik ham madde, antibiyotik, fonksiyonel gıda katkı maddeleri, tanı kitleri, DNA izolasyon kitleri, moloküler genetik kitler, kemik tozu ve kemik grefti, biyosensör ürünler, biyoaktif ortez protezler, spinal implantler, embriyo, antikor, pigment, insülin, hemoglabin, biyomoleküller, terapötik protein, enzim, bakteri, vitamin, plazminojen aktivatörü olarak sıralanıyor. START-UP’LARA DA YER VAR Türkiye’nin dev şirketlerinin ve küresel biyoteknoloji firmalarının yerini şimdiden almaya başladığı Vadi’de, start-up firamalar da faaliyet gösterecek. Vadi, bu yönüyle Türkiye’nin girişimcilik ekosistemine de önemli bir destek verecek. Öte yandan, TÜBİTAK 2023 Vizyon Teknoloji Öngörüleri Projesi raporunda biyoteknoloji en kritik 5 faaliyet konusu arasında gösterildiği için Biyoteknoloji Vadisi’nde faaliyet gösteren büyük, orta ve küçük ölçekli tüm firmalar, diğer sanayi dallarına sağlanan teşviklerden daha yüksek oranlarda teşvik alma imkanına sahip olacak. KUSURSUZ ALTYAPI İhtisas OSB statüsü taşıyacak olmasına rağmen, diğer OSB’lerden farklı olarak AR-GE ve üretimin eşit ağırlıklı olarak devam edeceği Biyoteknoloji Vadisi’nde teknoloji geliştirme bölgesi, AR-GE merkezleri, teknoloji transfer ofisleri, lise ve üniversite düzeyinde mesleki eğitim kurumları, temel bilimler uygulama enstitüsü, test ve kalibrasyon laboratuvarları ile belgelendirme firmaları gibi AR-GE ve ÜR-GE işletmeleri ile hizmet destek birimleri yer alacak. Bir OSB’de olması gereken tüm altyapı ve hizmetleri katılımcısına eksiksiz olarak sunacak olan Biyotekloji Vadisi’nde, OSB SCADA merkezi, atıksu arıtma tesisi, OSB atık transfer binası, mesleki eğitim merkezi, iş geliştirme merkezi, dış ticaret istihbarat merkezi, bilim ve teknoloji merkezi, kongre ve etkinlik merkez ile cami, yeşil alanlar ve otoparklar da bulunacak. HANGİ AŞAMADA? Biyoteknoloji sektörünün öncü ve lider firmalarının yerini aldığı Biyoteknoloji Vadisi’nde yer seçimi tamamlandı. Kamu kurum ve kuruluşlarının uygunluk görüşü ve yerel yönetimlerin oy birliği ile yer seçimi gerçekleştirilen Biyoteknoloji Vadisi’nde çevresel etki değerlendirme süreci tamamlanma aşamasına geldi. Biyoteknoloji sektöründe faaliyet gösteren işletmelerin yoğun ilgi gösterdiği Biyoteknoloji Vadisi’nin yıl sonu itibariyle kuruluş süreçlerinin tamamlanması hedefleniyor. Kaynak : Basın Bülteni  

Nanobiomed Orijinal Formülle Dünyaya Açılıyor

Nanoteknoloji ve nanotıp alanında uzun yıllardır Ar-Ge faaliyetleri yürüten Türk biyoteknoloji şirketi Nanobiomed, gıda takviyeleri alanında yeni bir yatırıma imza attı. COVID-19 döneminde özellikle bağışıklığı destekleyen ürünlerle ilgili pazarın hızlı büyüdüğüne dikkat çeken Nanobiomed’in Kurucusu Doç. Dr. Gürer Güven Budak, 15 yıldır muhtelif nanomalzeme ve organik / inorganik moleküller üzerinde çalıştıklarını belirterek, bu alanda ileriki aşamalarda ilaca dönüşebilecek bir biyoteknolojik ürün üzerinde gelişme kaydettiklerini söyledi. FDA’e onay için başvurduk Nanoteknoloji alanında ödülleri de olan Doç. Dr. Gürer Güven Budak’ın bahsettiği yeni ürünün adı Vaxomed Plus. Uzun bir Ar-Ge sürecinin ardından orijinal formülasyon geliştirdiklerini söyleyen Budak, şu bilgileri verdi: “Biz COVID-19’u önlemeye yönelik bir ilaç geliştirme hedefiyle yola çıktık. Ürün şu anda risk grubundaki hekimlerce kullanılıyor. Sonuçlarla ilgili raporlama aşamasındayız. Üründe kullanılan organik ‘flavonoid’ moleküller FDA tarafından gıda takviyelerinde ‘Genel Olarak Güvenli Ürün’ kategorisinde değerlendiriliyor. Bu yüzden, pandemi döneminde ihtiyaç sahiplerine daha hızlı ulaştırabilmek amacıyla, ürünü ilk aşamada ‘Takviye Edici Gıda’ olarak ruhsatlandırdık. Formülün uluslararası patent başvurusunu ve marka tescilini tamamladık. Sağlık Bakanlığı tarafından ‘etki, koruma ve tedaviye yönelik faydası ve güvenirliği bilimsel olarak ispatlanmış ürünler’ için verilen ‘Sağlık Beyanlı Ürün’ ruhsat başvurumuzu da yaptık.” Polifenollerin etkileri kanıtlandı Nanobiomed’in yeni ürünü için ilerleyen dönemlerde Faz çalışmaları başlatılması planlanıyor. Doç. Dr. Budak, bu aşamadan sonra ürünle ilgili ilaç ruhsat başvurusu yapmayı planladıklarını belirtti.    Nanobiomed Yönetim Kurulu Başkanı Doç. Dr. Gürer Güven Budak, yeri ilaç endüstrisi için önemli gelişmelerden biri olarak nitelendirdiği yeni ürünün formülünde yer alan temel aktif maddelerin polifenol-flavonoid yapıda moleküller olduğuna dikkat çekti. Verdiği bilgilere göre bilimsel analizlerde flavonoidlerin COVID-19’a neden olan SARS CoV-2 virüsünün yüzeyindeki M proteazlarına güçlü biçimde bağlanabildiğinin ortaya konulmuş. Benzer şekilde, IBM teknolojisiyle süper bilgisayarla yapılan matematiksel modelleme çalışmalarında da, flavonoidlerde SARS CoV-2 virusu S (spike) proteinlerine bağlanarak virusun konakçı hücreye tutunmasını engelleyebilecek 47 farklı molekül belirlenmiş. Doç. Dr. Budak, “Bu 47 molekül arasında yer alan üç farklı flavonoid, yeni geliştirdiğimiz formülasyonda kullanıldı” dedi. Kaynak : Dünya - Mehmet Kaya

Biyoteknoloji Girişimi, Geliştirdiği Huzursuz Bağırsak Sendromu Tedavisini Dünyaya Tanıtacak

Bağırsak mikrobiyomu üzerine çalışan yerli biyoteknoloji şirketi ENBIOSIS’in Huzursuz Bağırsak Sendromuna yönelik yaptığı klinik çalışma uluslararası arenada ses getirdi. Prof. Dr. Tarkan Karakan, ENBIOSIS’in geliştirdiği yöntem ile hastaları üzerinde yaptığı çalışmalarda hastalığın tedavisinde %78 başarı oranı elde etti. Türk profesör, alanında dünyanın en büyük uluslararası tıp buluşması Digestive Disease Week’te sunum yaptı. Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Tarkan Karakan, geçtiğimiz yıl biyoteknoloji girişimi ENBIOSIS’in geliştirdiği mikrobiyom bazlı kişiselleştirilmiş diyet müdahale programıyla huzursuz bağırsak sendromuna yönelik bir klinik çalışma başlatmış ve bu hastalıkta %78 başarı elde etmişti.  Tıp dünyasında yankı uyandıran bu çalışma dünyanın en büyük uluslararası tıp buluşması olarak tanımlanan ve her yıl gastroenteroloji alanında çalışan 20 bin hekim, araştırmacı ve akademisyeni ağırlayan Digestive Disease Week’te sözlü sunum olarak kabul edilmesinin ardından Amerikan Gastroenteroloji Derneği’nin (AGA) en prestijli dergilerinden Gastroenterology’de  özet olarak yayımlandı. “Sadece Türkiye’yi değil, dünyayı da ilgilendiriyor”  Konuya ilişkin açıklamada bulunan Prof. Dr. Tarkan Karakan, “Yürüttüğümüz klinik çalışmada  ENBIOSIS bağırsak bakteri analizi kullanılarak öncelikle Huzursuz Bağırsak Sendromu (IBS) hastalarının bağırsak florasını analiz etmiş ve bağırsak florasını düzenlemek için kişiye özel beslenme stratejisi uygulamıştık. Çalışma sonucunda yöntemi uyguladığımız hastaların %78’inin semptomları ağır şiddetten orta şiddete gerilediğini raporladık. Elde ettiğimiz başarının kişiye özel sağlık çözümlerinin etkinliğini kanıtlama noktasında önemli bir adım olduğuna inanıyoruz. Keza uluslararası arenadan gördüğümüz ilgi bunun bir göstergesi. Sadece Türkiye değil, dünyayı da ilgilendiren bir konu. Kişiye özel tıp ve yapay zekanın birleşimi tıpta çok popüler bir alan” dedi. Sıra kişiye özel prebiyotiklerde  Klinik çalışmalardan elde ettikleri verilerden hareketle dünyada bir ilk olarak IBS hastalığına özel  prebiyotik reçetesi hazırladıklarına değinen ENBIOSIS Kurucu Ortağı Dr. Ufuk Nalbantoğlu şunları aktardı: “İsim benzerliğinden dolayı sıklıkla probiyotiklerle karıştırılan prebiyotikler, bağırsaktaki faydalı bakterilerin gelişimini destekleyen ve sindirilemeyen besin bileşikleridir. IBS hastaları için mikrobiyomlarına özel beslenme stratejisi sunmanın yanı sıra bu hastalık grubuna özel hazırlanan prebiyotiklerle bağırsak florasını yapılandırmak üzere çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Ar-Ge çalışmalarımız sonucunda kişiye özel prebiyotikleri de kullanıma sunacağız. Yaptığımız kurumsal anlaşmalarla çok yakında sadece Türkiye’de değil tüm dünyada hizmet vermeye başlayacağız. ABD, Suudi Arabistan, Fransa, Ukrayna ve Almanya ise hizmetimizin yayılmaya başladığı ilk ülkeler arasında yer alıyor.” Kaynak : Basın Bülteni

E-bülten için aşağıdaki bilgileri doldurmanız yeterli.

Giriş Yap

Şifremi Unuttum Kayıt Ol

Kayıt Ol

Şifremi Unuttum